Murat Özyaşar’ın Öykülerine Bir Değini
4 Şubat 2019 Edebiyat Öykü Yazıları

Murat Özyaşar’ın Öykülerine Bir Değini


Twitter'da Paylaş
0

Murat Özyaşar’ın öykü dünyasının belirgin bir iyimserlik barındırdığını, bunun karşılığını insan ilişkilerinde arayan üslubunun da her zaman için dikkat ve özen taşıdığını söylemek istiyorum.

Murat Özyaşar’ın öykülerine sürekli oluşum halindeki bir iç sesin yön verdiğini daha en başından anlarız: İnceliğini, kırılganlığını ve bunlara gösterdiği özeni hayatın bilgisiyle durmadan karşı karşıya getiren bu ses, derinden derine sürüp giden hesaplaşmalara vesile olur çoğunlukla, ama “başından geçenlerle aklından geçenleri” birleştirirken okumakta olduğumuzun sınırları netlikle belirlenmiş bir vicdan muhasebesinden fazlası olduğunu da anlarız. Aslında bu sesin, karakterlerin yaşantılarını, anılarını ve ilişkilerini irdeleyen doğrudan bir müdahaleden önce öyküleri kapsamlı bir bağ gibi teyelleyen edebî bir imkâna dönüştüğünü söylemek daha doğru. Bu düşüncemi biraz açayım.

Özellikle Ayna Çarpması’nda sessizce bir yapbozu tamamlar gibi tanık olduğumuz bu eğilim, yazarın başvurduğu temaları anıştırmalarla ilerleyen bir döngüsellik içinde gösteriyordur. Birbirlerini yoğunlukla hayal eden, anlama ve anlaşılma ihtiyacının da ötesine geçerek neredeyse özdeşleşen kişiler, bir öyküden diğerine hep farklı bir örgüyle sızan düşünce, duygu öğeleri, alt başlıklarla desteklenen bir simgesellik, kelimelerin, cümlelerin tek başlarına birer ayna gibi kimi zaman bütün bir hikâyeye yuva olmaları, yazılmış başka metinlere başvurma sıklığı, kullanılan dilin düşünceyle birleşen ekonomikliği… Karakterlerin hayatlarını ileriye doğru “yaşanacak” bir olgudan çok sürekli geriye, bir ilk nedene yaklaşmak istercesine “hatırlanacak” bir algı gibi görüyor olmalarını da bütün bunlara eklediğimizde, öykülerin her şeyden önce yazınsal bir evren olarak tasarlanmış olduklarını fark etmemiz kaçınılmazlaşır. Öyle ki kitabın sonlara doğru bir öyküsünde ("Sus Dersleri") başından beri çocukluğuyla gençliği arasında gidip gelen bu düşünceli içsel ses bu kez her şeyi “yazıyor” olduğunu gösterdiğinde taşlar artık bütünüyle yerli yerine oturur: “Kelimeleri ve kelime oyunlarını seven”, dilin kendisini eğip bükmeye ve bundan bir anlam çıkarmaya meyleden, mecaz anlamlara büyük bir öznellikle yer açan bu dünyada elbette hikâyelerin kendileri kadar ele alınış, söyleniş biçimleri, imkânları da araştırılacaktır. Hafıza gibi çok önemli bir edebi olanağa, onun biçimlendirilmesine girişmiş saplantılı bir sesin yavaş yavaş, kararlılıkla bir kimlik verdiği bütün bir kitap, gücünün büyük bir kısmını işte böyle bir dikkatten alır. Hayatının geçip gitmiş her anına özen gösteren bu ses gibi, kelimeler, cümleler, paragraflar da kendi aralarında bir olup ayrı, daha kristalize olmuş bir dünyanın kurallarına, işleyişine bakmaya çağırıyordur bizi.

Bütün o güzel, melodik, veciz sözler, çarpıtılmış ifadeler ve söyleyiş biçimleri sürüp giden olgusallığın bir bakıma şiiri olmuştur...

Sarı Kahkaha’da ise bahsettiğim oluşum halindeki bu yazınsal edebi evrenin bir miktar daha olguların, yaşantıların, ilişkilerin gerisine geçtiğini görürüz. Ayna Çarpması’nın aksine, kelime, söz dizimi ve bunları dışa vuran enerji bakımından daha “konuşkan” olan bu kitap yine de dış dünyanın oturmuş gerçekliğine tam olarak perde olmaz: Daha doğrusu bütün iddiası bu iki “farklı” dünyanın çarpışmasından doğuyordur: Siyaseti, güncel toplumsal meseleleri biraz daha dolaysızca işlemeye karar vermiş bu öyküler, devrik cümleler, çift anlamlı sözler, ikilemeler, ünlemler ya da türetilmiş ifadelerin bolluğu arasında bu yaşamsal dertlerini her defasında kuvvetle yansıtmaktan geri kalmazlar. Nitekim çok nadiren ve kısa sürecek şekilde öykü aralarında “klasik” üslupta, düz bir tonda, betimlemelerin biraz uzamaya eğilim gösterdiği doğrusallıkta pasajlarla karşılaştığımızda şaşırabiliriz: Bütün o güzel, melodik, veciz sözler, çarpıtılmış ifadeler ve söyleyiş biçimleri sürüp giden olgusallığın bir bakıma şiiri olmuştur ve “dünyanın isimden ve mânâdan başka bir şey olmadığını” böyle bir denge içinde ileri sürüyordur. Bu kitapta da Ayna Çarpması’nda olduğu gibi derinden seyreden bir bilinç vardır, ama bu kez daha akışkan ve gürül gürül bir yan edinen bu bilinç oradakinin aksine yazma edimine doğrudan değil sanki hep ima yoluyla, en sonunda varılacak bir izlenim ya da duygunun kendisi olacak şekilde temas eder: Anlatıcının öykülerde ayrımsayabileceğimiz düşünselliği ve hayata, ilişkilere (özellikle arkadaşlıklara) açık olan dikkati bunları yazmaya heves etmez; daha ziyade o hayatın içinde konumlanmayı seçmiş biridir anlatıcı.

Bu sebeplerle Sarı Kahkaha’daki deyişlerin büyük bir çoğunluğunu aynı zamanda yerel renkler ve pratikler de belirliyordur. Türkçenin olanaklarını da araştıran, ama çoğunlukla “melez” bir dil peşinde, zaman zaman da doğrudan Kürtçeye sığınan anlatım tercihi, inanışlar, söylenceler, gelenekler veya gündelik ritüeller gibi bir halkın bütün bir yaşantısına yetişme çabasını öne sürer. Metnin bir hikâye anlatması ya da bir hikâyeye dönüşme yanılsaması yaratmasıyla, bu sözünü ettiğim ve genellikle Doğu toplumlarıyla özdeşleşmiş mesel anlatma olgusunun bu kitapta birkaç hikâyede yan yana geldiğini görmek mümkün. Bir hikâyeye başlayıp hemen ardından bir başkasına geçen, her defasında heyecanla söze başlayıp bol bol yerel ve argo ifadelerle “geliştirmek” istediği hikâyelerini bir türlü anlatamayan, yarıda kaldığı sözlerinin yine bir yerinde bu kez kendini o anki ruh halinin, onun hayallerinin hikâyesine girişmişken buluveren öykü kişileriyle karşılaştığımızda, kadim metinlerden bildiğimiz “hikâye içinde hikâye” olgusunun burada da ele alındığını hissederiz. Bunlara benzer epey bir durumda, Ayna Çarpması’nın kısmen aksine, Sarı Kahkaha’daki öyküler kendilerine dönük dikkati hem yeterince göstermiş hem de bunu daha üstün yazınsal bir adlandırmaya başvurmadan, olduğu haliyle bırakmış, biraz da gizlemiş olurlar.

Kelimelerin yoğun örtüsünden seçebileceğimiz kadarıyla bu dünya –bir resim gibi– netlikle canlandıracağımız değil, daha çok düşüneceğimiz bir dünyadır.

Kendi anadillerinde değil, bir ikinci hatta kimi zaman üçüncü dillerinde yazan yazarların varlığını ve bu durumun eserlerine yansımasını düşündüğümüzde, Murat Özyaşar’ın yazınsal evreninde de hükmünü süren böyle bir tercihin öykülerine başından sonuna anlamını veren asıl unsur olduğunu hissederiz. Ama yine dünya edebiyatlarındaki örneklerin birçoğunun aksine yazar yalnızca kendi anadilinden, Kürtçeden metne sözcükler taşımakla ya da bu bölünmüşlüğün karakterlerinde yaratacağı ruh hallerini vermekle yetinmez (aslında bunu çok az yapar); daha çok kullanılan dilin içyapısını, iç ilişkilerini kurcalamak ve bunun imkânlarına bakmaktır niyeti: Kimi yerlerde bir öğretmen titizliğiyle dilbilgisel bağlantılarına dek mercek altına alınan cümleler, söz öbekleri ya da deyişlerin hep kendi yeniden kuruluş mantıklarını da beraberlerinde gösterebilmeleridir bu öykülerdeki özgün yan: Bir tercihten öte giderek bir oyuna dönüşen ve zamanla okuru da işleyişine, kurallarına alıştıran canlı bir mekanizma gibidir Özyaşar’ın anlatım dili. Sarı Kahkaha buna daha açık bir örnek oluşturur; öykülerin tamamında dinmeyen bir bilinç gibi dünya kelimelerin sunduğu çarpıtılmış prizmanın içinden görünür. Dolayısıyla başkalaşır: Kelimelerin yoğun örtüsünden seçebileceğimiz kadarıyla bu dünya –bir resim gibi– netlikle canlandıracağımız değil, daha çok düşüneceğimiz bir dünyadır.

Öykülerin diline, anlatım yollarına yaptığım bu vurgudan onları şematik veya kuru deneysel alıştırmalara benzettiğim anlaşılmasın; özellikle Ayna Çarpması’nın dramatik dünyası çok duru, çok hüzünlüdür. Dilin, sözcüklerin beliriş veya kayboluş anlarının gerisindeki mantık çoğunlukla kişisel birer hikâyeye bağlanır; bu kitaptaki anlatıcıların çoğunun hep çocukluklarına dönmesinin de gösterdiği gibi, anneyle, babayla, sokakla ya da doğayla kurulan ilişkide dilin, kelimelerin varlığının anlamı, yine bütün bu dünyayı gözlemek ve anlamlandırmakla bir olur. Bir saflık arayışıdır belki de bu, ve en temel, en dolaysız karşılığını çocukluğun dünyasında bulacakmış gibi tane tane, kimi zaman hecelerin basitliğine ve tuhaflığına dek indirgenerek, bazen hayallerle iç içe geçerek, hep en doğru sözcüğün peşinde olunduğunu ve ancak buna ulaşılırsa dünyanın bütün görünümünün açıklık kazanacağını göstererek anlatılıyordur. Bu anlamda Murat Özyaşar’ın öykü dünyasının belirgin bir iyimserlik barındırdığını, bunun karşılığını insan ilişkilerinde arayan üslubunun da her zaman için dikkat ve özen taşıdığını söylemek istiyorum: Yoğun siyasi, toplumsal anıştırmaların olduğu ve artık dili de bakışı da gelişen karakterlerin bu kriz dolu dünyaya doğrudan yöneldiği öyküleriyle Sarı Kahkaha’da da değişmeyen bir şeydir bu. Kişiler hassastır, samimidir ve aralarındaki mesafenin en çok silinecekmiş gibi olduğu anlarda, diyelim erkek arkadaşlıkların son derece yakın bağlarla örülmüş paylaşımlarında bile herkes birbirini – üslubuyla, hitabıyla – gözetme yanlısıdır. Diğer bir deyişle, yazınsal üsluba dair genel bir görüşle karakterlerin dünyaları uyumludur ve birini diğerinden ayırmak istediğinizde kitabın yazarını hayal etmenizi gerektirecek büyük bir edebi günaha batmanıza yol açacak kadar da edebiyat sınırları içindedir.

Ben kitapları uzun bir aradan sonra yeniden okuduğumda öykülerin, seslerin, birbirlerini doğuran ve sürekli başkalarına bağlanan hikâyelerin, hayata sözcüklerin bilinciyle, dinmez sızısıyla yöneltilen bütün itirazların, anlatma ve anlaşılma çabasının beni iki seçenekle karşı karşıya bıraktığını anladım: Hayallerin saf ve sınırsız dünyasıyla kelimelerin onlara müdahale eden yapısının. Ama iyi edebiyat da zaten bu paradoksu unutturmak, hatırlattığı durumlarda ise ondan bir ders değil, yine düşünsel bir manzara ve bununla birleşecek bir okuma mutluluğu devşirebilmemiz için vardır.     


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR