Musa ve Gaspar
16 Şubat 2020 Öykü

Musa ve Gaspar


Twitter'da Paylaş
0

Tren soğuk ve nemli bir kasım sabahı altı sularında vardı. Sisten dolayı neredeyse görünmüyordu. Paltomun yakasını yukarı kaldırmış, şapkamı kulaklarıma kadar indirmiş olsam da sis iliklerime kadar işliyordu. Leónidas’ın evi merkezden uzak bir mahallede, orta halli bir binanın altıncı katındaydı. Her şey –merdivenler, koridorlar, odalar– sisle kaplanmıştı. Yukarı çıkarken sanki sonsuzluğa varıyordum, sisli ve sessiz bir sonsuzluğa. Leónidas, kardeşim benim, evinin kapısında acıdan ölecek gibi hissettim! Geçen sene Noel tatilinde ziyaretime gelmiştin... “Akşam yemeğinde zeytin ve kestane dolgulu hindi yiyeceğiz, köpüklü İtalyan şarabı ve kuru meyveler olacak,” demiştin neşe saçarak, “Musa, Gaspar, felekten bir gün çalacağız!” O zamanlar her günümüz felektendi. Bol bol içip sohbet ettik, ailemizden, elmalı turtalardan, ateş başında geçirdiğimiz gecelerden, babamızın piposundan, aklımızdan çıkmayan kederli ve dalgın bakışlarından, annemizin kışları bizim için ördüğü süveterlerden, tüm parasını toprağa gömüp açlıktan kırılan teyzemizden, yakası kolalı ve papyonlu matematik öğretmenimizden, pazarları sinemaya götürdüğümüz komşu kızlarından, o hiçbir zaman izlemediğimiz filmlerden, dönüşte çöpe atmak zorunda kaldığımız ruj lekeli mendillerden söz ettik... İçine saplandığım acı yüzünden apartman görevlisine Leónidas’ın kapısını açık bırakmasını söylemeyi unutmuştum. Mecburen uyandırmam gerekti. Yarı uyur vaziyette ayaklarını sürüyerek yukarı çıktı. Musa ile Gaspar içerideydi, beni görünce korku içinde kaçıştılar. Apartman görevlisi kadın onlara günde iki kez yiyecek verdiğini söylese de gözüme fazlasıyla cılız görünmüşlerdi.

“Korkunçtu Bay Kraus, gözlerimle gördüm, burada, bu koltuktaydı, sanki masanın üstünde uyuyakalmış gibiydi. Musa ile Gaspar ayakucuna sinmişti. Başta uyuyorlar sandım, o kadar sakindiler ki! Ama vakit çok geçti, oysa Bay Leónidas erkenden uyanıp Musa ile Gaspar’a yemek almaya çıkardı. Kendisi çarşıda yerdi ama onları yedirmeden asla bırakmazdı; sonra anladım ki...”

Biraz kahve hazırladım ve cenaze işlemlerini halledecek gücü toplamak için sakinleşmeyi bekledim. Leónidas, Leónidas! Nasıl olur da senin gibi sapasağlam bir adam soğuk bir dondurucu bölmesinde kaskatı yatar!..

Cenaze akşamüstü dörtteydi. Yağmur yağıyordu ve keskin bir soğuk vardı. Her yer griye bürünmüştü, o monotonluğu bölen tek şey siyah şemsiyeler ve şapkalardı; yağmurluklar ve yüzler sisle yağmurun arasında kayboluyordu. Cenazeye çokça insan katıldı, muhtemelen Leónidas’ın işyerinden tanıdıkları ve birkaç arkadaşıydı. Bense rüyaların en karasında dolaşıyordum. Hemen yarın olsun, boğazımdaki düğüm olmadan, zihnimi tam anlamıyla serseme çeviren o derin sızı olmadan uyanayım istiyordum. Yaşlı bir rahip dua okuyup tabutu kutsadı. Daha sonra tanımadığım biri bana sigara uzattı, samimi bir şekilde kolumu sıvazlayarak başsağlığı diledi. Biz mezarlıktan çıktık. Leónidas ise sonsuza kadar orada kaldı.

Israrla ve tekdüze yağan yağmurun altında tek başıma, bir yere varmaksızın yürüdüm. Kalbimin bir yarısı koparılmış, çaresizdim. Leónidas ile birlikte tek mutluluğum, beni hayata bağlayan tek büyük sevgi de gitmişti. Çocukluktan beri yan yanaydık. Savaş yüzünden birkaç yıl ayrı düşmüştük. Mücadele ve yalnızlıkla geçen zamanın ardından yeniden buluşmak hayatımızın en büyük mutluluğuydu. Artık sadece ikimiz kalmıştık. Fakat bir süre sonra herkes kendi hayatını kurmalı diye düşündük ve öyle de yaptık. O süre zarfında birbirimizden tamamen bağımsız, kendimize özgü huylar ve alışkanlıklar edindik. Leónidas bir bankada veznedar oldu, bense bir sigorta şirketinde muhasebeci olarak işe girdim. Cumartesi gününe kadar işimize veya yalnızlığımıza yoğunlaşmış bir şekilde yaşıyor, ama pazar günlerini mutlaka birlikte geçiriyorduk. O zamanlar öyle mutluyduk ki! İkimizin de pazarları iple çektiğini söyleyebilirim.

Bir süre sonra Leónidas’ı başka bir şehre gönderdiler. İstifasını verip başka bir iş arayabilirdi ama o her zaman her şeyi ibret verici bir sakinlikle karşılardı. “Direnmenin faydası yok, sonuçta dönüp dolaşıp aynı yere varırız...” “Fazla mutluyduk, bir şey çıkacaktı elbet, mutluluğun da vergisi var...” Leónidas’ın yaşam felsefesi buydu, şiddet ve isyana yer yoktu. “Bazı şeylerle mücadele edemezsin sevgili José...”

Leónidas gitti. Yokluğuna katlanmak bir süre çok zor oldu; daha sonra yavaş yavaş yalnızlığımızı bir düzene koymaya başladık. Ayda bir iki kez mektuplaşıyorduk. Tatillerimi onun yanında geçiriyordum, o da kendi tatillerinde beni ziyarete geliyordu. Hayatımız böyle sürüp gidiyordu...

Leónidas’ın evine döndüğümde gece olmuştu. Soğuk şiddetini artırmış, yağmur hâlâ devam ediyordu. Önüme çıkan açık bir bakkaldan aldığım rom şişesini kolumun altında taşıyordum. Ev tamamen karanlığa gömülmüştü, buz gibiydi. Tökezleyerek içeri girdim, ışığı açıp kaloriferi yaktım. Titrek ve beceriksiz ellerimle gergin bir halde şişeyi açtım. Orada, masada, Leónidas’ın bulunduğu son yerde oturup acımı bastırmak için içtim. En azından tek başımaydım, kimseye karşı acımı bastırmak veya gizlemek zorunda değildim; ağlayabilir, çığlık atabilirdim ve... Bir anda arkamda birinin beni izlediğini hissettim, sandalyeden fırlayarak döndüm: Musa ile Gaspar oradaydı. Tamamen aklımdan çıkmışlardı ama işte orada, gözlerini bana dikmiş, düşmanlıkla mı yoksa güvensizlikle mi olduğunu çözemediğim korkunç bakışlarla beni izliyorlardı. O anda ne diyeceğimi bilemedim. Tam anlamıyla bomboş ve kaybolmuş hissediyordum, sanki benliğimden kopmuş, hiçbir şey düşünemez vaziyetteydim. Ayrıca olanların ne kadarını idrak edebildiklerini bilmiyordum... İçmeye devam ettim... Daha sonra sessizce ağladıklarını fark ettim. Gözyaşları göz çevresinde birikiyor ve yere düşüyordu, ne bir mimik vardı ne de bir bağırış. Gece yarısına doğru kahve yaptım, onlara da biraz yiyecek hazırladım. Bir parça bile yemeden acı içinde ağlamayı sürdürdüler...

Leónidas evindeki her şeyi düzenlemişti. İçeride ona ait tek bir kâğıt bile bulamadım, belki de hepsini yakmıştı. Öğrendiğime göre yapacağı bir seyahat için mobilyalarını satmıştı, sonraki gün almaya geleceklerdi. Giysilerini ve kişisel eşyalarını adımla etiketlenmiş iki bavula toplamıştı. Birikimlerini ve mobilyalar için ödenen parayı banka hesabına yatırmıştı, o da benim adımaydı. Her şey bir düzen içerisindeydi. Bana bıraktığı tek görev cenazesi ve Musa ile Gaspar’ın vesayetiydi.

 

Sabaha karşı dört gibi tren istasyonuna gitmek üzere yola çıktık: Trenimiz beşi çeyrek geçe kalkıyordu. Musa ile Gaspar yüzlerinde koca bir hoşnutsuzluk ifadesiyle bagaj vagonunda seyahat etmek zorunda kaldı, çünkü ücret karşılığı bile yolcularla aynı vagona kabul edilmiyorlardı. Ne çileli bir yolculuk! Hem fiziksel hem de manevi açıdan bitik haldeydim. Leónidas’ın telgrafla gelen ölüm haberinden beri dört gün dört gecedir gözüme uyku girmemiş, biraz olsun dinlenememiştim. Yolculuk boyunca uyumaya çalışsam da sadece kısa süreliğine dalabildim. Trenin daha uzun kaldığı duraklarda Musa ve Gaspar iyi mi, yiyecek bir şey istiyorlar mı diye bakıyordum. Görünüşleri içimi sızlatıyordu. Onları bu duruma koyduğum için bana sitemli görünüyorlardı. “Benim bir suçum olmadığını biliyorsunuz,” diye tekrarlıyordum ama ya anlamıyor ya da anlamak istemiyorlardı. Onlarla yaşamak hiç de kolay olmayacaktı. Beni hiçbir zaman sevmemişlerdi, yanlarında kendimi rahatsız hissediyordum, sanki sürekli beni dikizliyorlardı. Geçen yaz Leónidas’ın evinde onları görmek ne kadar da canımı sıkmıştı! Leónidas sorularımdan kaçınır, onları sevip kabullenmemin daha iyi olacağını söylerdi. “Bu zavallılar sevgiyi o kadar hak ediyorlar ki,” derdi. Sırf Leónidas’ı görmek bile beni mutlu etse de o tatilim yorucu ve rahatsız geçmişti. Musa ile Gaspar’ı yalnız bırakamadığından bir daha ziyaretime gelmedi. Ertesi yıl Leónidas ile son görüşmemde her şey normal seyrinde ilerlemişti. Benden hoşlanmıyorlardı ve hiçbir zaman hoşlanmayacaklardı ama artık eskisi kadar rahatsız olmuyordum. Leónidas’la yaşamaya nasıl başladıklarını asla öğrenemedim... Şimdiyse benimleler, hiçbir zaman unutmayacağım Leónidas’ımdan bana miras kaldılar.

Evime vardığımızda gece on biri geçiyordu. Tren dört saatten fazla rötar yapmıştı. Üçümüz de perişan haldeydik. Musa ile Gaspar’a sadece meyve ve bir parça peynir verebildim. Herhangi bir coşku gösterisi olmadan, bana şüpheli bakışlar atarak yediler. Uyumaları için odaya birkaç battaniye serdim. Bense kendi odama kapanıp bir sakinleştirici aldım.

Ertesi gün pazardı, bu da beni işe gitmekten kurtarıyordu. Zaten takatim yoktu. Geç vakte kadar uyumayı planlasam da gün doğar doğmaz gürültüler başladı. Uyanmış, evin içinde bir uçtan ötekine koşturup duruyorlardı. Odama kadar gelip kapının dibinde durdular. Sanki anahtar deliğinden beni gözetlemeye çalışıyorlardı, belki de sadece uyuduğumdan emin olmak için nefes alıp verişimi dinliyorlardı. O an Leónidas’ın sabah yedide onlara yemek verdiği aklıma geldi. Kalkıp yiyecek bir şeyler almak zorundaydım.

Musa ile Gaspar evime geldiğinden beri günler öyle zor ve zahmetliydi ki! Eskiden saat sekizden biraz önce kalkar, kahvemi hazırlar, sekiz buçukta yola koyulurdum, işe varmam otobüsle yarım saat sürerdi, mesaimse dokuzda başlıyordu. Musa ile Gaspar’ın gelişiyle bütün hayatım altüst oldu. Süt ve diğer ihtiyaçları almak için saat altıda kalkmak, sonra da alıştıkları gibi kahvaltıyı tam yedide hazır etmek zorundaydım. Gecikirsem sinirleniyorlardı, bu da beni korkutuyordu, çünkü kızgınlıklarının hangi boyuta varabileceğini kestiremiyordum. Geldiklerinden beri her şeyi dağıttıkları için evi her gün toplamam gerekiyordu.

Bana en çok azap verense iflah olmaz kederleriydi. Kapıyı gözleyerek Leónidas’ı bekleyişleri. Bazen işten döndüğümde sevinç içinde koşturarak karşılamaya geliyorlardı, fakat ben olduğumu anlayınca öylesine aldatılmış ve ıstırap dolu bir ifade takınıyorlardı ki ben de oturup onlarla birlikte ağlamaya başlıyordum. Paylaştığımız tek şey buydu. Bazı günler yerlerinden hiç kıpırdamıyor, saatlerce neşesiz ve hiçbir şeye ilgi duymadan öylece yatıyorlardı. O anlarda ne düşündüklerini bilmek isterdim. Aslında onları almaya gittiğimde hiçbir açıklamada bulunmamıştım. Leónidas bir şey demiş miydi bilmiyorum, belki de zaten anlamışlardı.

 

Hayatımda ne denli büyük bir sorun yaratacaklarını fark ettiğimde Musa ile Gaspar yaklaşık bir aydır benimle yaşıyordu. Devamlı gittiğim bir restoranın kasiyeriyle birkaç yıldır ilişki yaşıyordum. Arkadaşlığımız basit bir şekilde gelişmişti, kadınlara kur yapabilen bir adam değildim zaten. Bir kadına ihtiyacım vardı sadece ve Susy bu sorunu çözmüştü. Başlangıçta çok sık görüşmüyorduk. Bazen bir iki ay boyunca yalnızca restoranda görüşüp birbirini tanıyan sıradan iki insan gibi ufak bir baş hareketiyle selamlaştığımız zamanlar da oluyordu. Bir süre onu düşünmeden sakin bir şekilde hayatıma devam ediyordum, fakat aniden o bilindik, eski endişe belirtilerim, ani öfke ve hüzün patlamalarım nüksedince Susy’yi arıyordum, böylece her şey normal seyrine dönüyordu. Sonrasında Susy haftada bir gelmeyi neredeyse alışkanlık haline getirirdi. Hesabı öderken ona, “Bu akşam Susy,” derdim. Eğer müsaitse, çünkü başka randevuları da oluyordu, “Bu akşam” ya da “Bu akşam olmaz, sizin için de uygunsa yarın” yanıtını verirdi. Susy’nin diğer randevuları beni rahatsız etmezdi; kimse birbirine hesap vermek zorunda değildi, ikimiz de birbirimizi tam olarak sahiplenmiyorduk. Susy yaşını başını almıştı, toplu vücuduyla güzel olmaktan epey uzaktı ama güzel kokardı ve her zaman dantelli, ipek iç çamaşırı giyerdi. Bu beni apaçık heveslendiren bir şeydi. Giydiği elbiselerden birini dahi hatırlamam ama iç çamaşırlarının tüm kombinasyonları aklımda. Sevişirken konuşmazdık, sanırım ikimiz de fazlasıyla kendi içimize dönüktük. Vedalaşırken ona biraz para verirdim. Memnun bir halde, “Çok cömertsiniz,” derdi. Bu alışılagelmiş hediyenin dışında benden hiçbir şey talep etmezdi. Leónidas’ın ölümü rutin ilişkimizi sekteye uğrattı. Bir aydan fazladır Susy’yi görmüyordum. Onca zamanı dermansız acıma gömülü halde yaşadım. Musa ile Gaspar bana ne kadar yabancıysa ben de onlara o kadar yabancıydım ama yine de bu acıyı bir tek onlarla paylaşabiliyordum. O gece restoranın köşesinde Susy’yi bekledim. Her zamanki gibi benim evime gittik. Her şey o kadar hızlı gelişti ki anlamakta güçlük çektim. Susy odaya girerken koltuğun arkasına korkuyla sinmiş olan Musa ile Gaspar’ı gördü. O anda Susy’nin öyle bir beti benzi attı ki bayılacağını sandım, ardından deli gibi çığlık atmaya başladı ve hızla merdivenlerden aşağıya indi. Arkasından koştum. Sakinleştirmek hiç kolay olmadı. Bu talihsiz kazadan sonra Susy bir daha evime uğramadı. Artık onu görmek istediğimde bir otelde oda kiralamam gerekiyordu ama bu durum bütçemi oldukça etkiliyor ve canımı sıkıyordu.

Susy ile yaşadığım olay bir dizi felaketin yalnızca başlangıcıydı...

“Bay Kraus,” dedi bir gün apartman görevlisi, “bütün komşular siz işe gittikten sonra evde başlayan dayanılmaz gürültüden şikâyet etmeye geldi. Lütfen buna bir çare bulun. Bayan X, Bay A gibi geceleri çalışıp gündüz uyumaya ihtiyacı olan insanlar var.”

Şaşkına dönmüştüm, ne düşüneceğimi bilemedim. Musa ve Gaspar sahiplerinin ölümünden beri mutsuz ve sessizdi. En azından ben evdeyken öyleydiler. O kadar bitik ve kahrolmuş görünüyorlardı ki onlara hiçbir şey demedim, çünkü bu acımasızlık olurdu, üstelik ikisine karşı bir kanıtım yoktu...

“Aynı meseleden ötürü sizi rahatsız etmek beni mahcup ediyor ama durum katlanılmaz bir hal aldı,” dedi apartman görevlisi birkaç gün geçmeden. “Siz çıkar çıkmaz mutfaktaki kap kacağı yerle bir ediyorlar, sandalyeleri fırlatıp bütün yatak ve mobilyaları oynatıyorlar. Ve bağırışlar, hem de nasıl bağırışlar Bay Kraus, korkunç! Artık dayanamıyoruz. Üstelik siz eve dönene kadar böyle devam ediyor.”

Araştırmaya karar verdim. İşyerinden bir süreliğine çıkmak için izin aldım. Öğle vakti geldim. Apartman görevlisi ve komşular haklıydı. Evimden bina yıkılıyormuşçasına dayanılmaz gürültüler geliyordu. Kapıyı açtım. Musa kaloriferin üstünden Gaspar’a tabak çanak fırlatıyordu. Gaspar ise saldırıdan kaçmak için deli gibi bağırıp gülerek koşturuyordu. Kendilerini oyuna o kadar kaptırmışlardı ki geldiğimi fark etmediler. Sandalyeler devrilmiş, yastıklar masaya ve yere fırlatılmıştı... Beni gördüklerinde kalakaldılar.

“Gördüklerime inanamıyorum!” diye bağırdım öfkeyle. “Bütün komşulardan şikâyet almama rağmen onlara inanmayı reddettim. İkiniz de nankörsünüz. İnsaniyetime ve sahibinizin hatırasına ihanet ediyorsunuz. Ölümü sizin için geçmişte, geride kalmış ki içiniz dahi sızlamıyor. Tek umursadığınız oyun oynamak. Sizi hain küçük nankörler!”

Konuşmayı bitirdiğimde ikisinin de yakarışlar içinde yere uzandığını gördüm. Onları öylece bırakıp işe geri döndüm. Bütün gün kendimi kötü hissettim. Akşam döndüğümde her şey yerli yerindeydi, ikisi dolabın içine sığınmıştı. O anda korkunç bir pişmanlık duydum, zavallılara karşı fazla acımasız davranmıştım. Belki de, diye düşündüm, Leónidas’ın bir daha dönmeyeceğinin farkında değillerdi, belki de onlara göre sadece seyahate çıkmıştı ve bir gün dönecekti, böylece umutları artarken acıları azalıyordu. Bense onların tek mutluluğunu mahvetmiştim... Fakat pişmanlığım uzun sürmedi; ertesi gün her şeyin eski haline döndüğünü öğrendim: gürültü, bağırışlar...

Bu kez mahkeme emriyle evden çıkarıldım ve oradan oraya taşındığım bir hayat başladı. Bir ay burada, diğer ay orada... O geceki can sıkıcı felaketler dizisinin ardından kendimi korkunç şekilde yorgun ve keyifsiz hissediyordum. Küçük bir salon, mutfak, banyo ve yatak odasından oluşan ufak bir eve çıkmıştık. Uzanmaya karar verip odaya girdiğimde yatağımda yattıklarını gördüm. O an hatırladım... Leónidas’ı son ziyaretimde, eve vardığım ilk gece kardeşimin salona iki yatak yaptığını fark etmiştim... “Musa ile Gaspar yatak odasında uyuyor, bizim buraya yerleşmemiz gerekecek,” demişti Leónidas biraz çekinerek. O zamanlar Leónidas’ın bu iki zavallının isteklerine nasıl olup da boyun eğdiğini anlayamamıştım. Şimdi biliyordum... O günden beri evimi işgal etmişlerdi ve ben bunu engellemek için hiçbir şey yapamamıştım.

Komşularla hiçbir zaman içli dışlı olmadım. Yalnızlığı, bağımsız olmayı tercih ediyordum. Merdivende, koridorda veya sokakta denk gelirsek selamlaşıyorduk sadece... Musa ile Gaspar’ın gelişiyle her şey değişmişti. Kısa sürede birinden ötekine taşındığımız tüm apartmanlarda komşuların öfke dolu nefretini kazanmayı başarmıştım. Artık binaya girmeye veya evimden çıkmaya korkar olmuştum. Akşamleyin Susy ile görüştükten sonra eve dönerken saldırıya uğramaktan korkuyordum. Ben geçerken kapıların açıldığını duyuyor ya da arkamda sessiz, temkinli adımlar ve ensemde birinin nefesini hissediyordum... Nihayet evime girdiğimde baştan aşağıya soğuk terler dökmüş ve titrer vaziyette oluyordum.

Kısa süre sonra işimden ayrılmak zorunda kaldım. Onları yalnız bırakırsam başlarına bir şey gelmesinden korkuyordum. İnsanların bakışları öylesine nefret doluydu ki! Evin kapısını zorlasalar kolayca açılırdı; hatta apartman görevlisi elinde bulunan anahtarla bizzat açabilirdi, o da onlardan nefret ediyordu. İşi bırakınca elimde yalnızca eve getirebileceğim türden muhasebe işleri kalmıştı ama onlar da geçinemeyeceğim kadar az bir gelir sağlayan ufak tefek hesaplardı. Çok erken saatlerde, hava henüz aydınlanmamışken çıkıp yemek almaya gidiyordum. Yemekleri kendim hazırlıyordum. Hesap defterlerini alıp vermeyeceksem sokağa çıkmıyordum, çıktığım zamansa geç kalmadan, aceleyle, neredeyse koşarak gidip hemen dönüyordum. Para ve zaman sıkıntısından Susy ile bir daha görüşemedim. Onları ne gece ne de gündüz yalnız bırakabilirdim, Susy de eve asla gelmezdi. Birikimlerim yavaş yavaş tükeniyordu, Leónidas’ın bana bıraktığı mirası da harcamıştım. Hiç denecek kadar az kazanıyordum, ne yemeğe ne de sürekli taşınmaya yetiyordu. Bunun üzerine oradan ayrılmaya karar verdim.

Kalan paramla şehrin dışında küçük, eski bir köy evi ve birkaç zaruri eşya aldım. İzbe ve yarı göçük bir evdi. Orada üçümüz her şeyden, ama tacizlerden de uzakta, birbirimize görünmez bir bağla, keskin ve soğukkanlı bir öfke ve anlaşılmaz bir planla sıkı sıkıya bağlı bir hayat sürecektik.

Gitmek için her şey hazırdı, her şey, daha doğrusu sahip olduğumuz az sayıda şey. Musa ve Gaspar da gitmeyi dört gözle bekliyor. Heyecanlarından anlıyorum. Sanırım hallerinden memnunlar. Gözleri ışıldıyor. Ne düşündüklerini bir bilebilseydim... Ama yo, hayır, varlıklarının gizemli karanlığında kaybolma ihtimali beni ürkütüyor. Sessizce yanıma yaklaşıp sanki ruh halimi anlamak ya da düşüncelerimi okumak için beni kokluyorlar. Fakat hissettiklerini biliyorum, coşku gösterilerinden, zafer edalarından anladıkları belli oluyor, oysaki ben bu mutluluğu yok etmeyi arzuluyorum. Yapamayacağımı biliyorlar, en şiddetli arzumu hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceğimi biliyorlar. Bu yüzden eğleniyorlar... Elimde olsa onları kaç kez öldürmüştüm! Leónidas, Leónidas, verdiğin kararı yargılayamıyorum bile! Beni seviyordun şüphesiz, tıpkı benim seni sevdiğim gibi ama ölümün ve mirasınla hayatımı mahvettin. Büyük bir soğukkanlılıkla beni buna mahkûm ettiğine, mahvoluşuma hükmettiğine inanmak, bunu düşünmek dahi istemiyorum. Hayır, bu bizden daha güçlü bir şey, biliyorum. Seni suçlamıyorum Leónidas. Böyle olması gerekiyordu demek ki. “Sonuçta dönüp dolaşıp aynı yere varırız...”

İspanyolcadan çeviren: Nergis Turan


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR