Nabokov'un Göçmen Oyunları

Nabokov'un Göçmen Oyunları


Twitter'da Paylaş
0

Ben İngilizce düşünüyorum, yüreğim Rusça atıyor, kulaklarım Fransızca duyuyor.”
Kısmet Rüstemov
Nabokov üzerine onun edebi dünyasının oyun kurallarını bilmeden sadece yazmak için yazmak çok tehlikeli, çünkü onun kahramanlarından biri oluverirsin, haberin olmaz. Üslup ve biçim oyunlarından, ironiden, parodiden, tesadüften, kısası, zengin edebi hileler kaleydoskopundan uzak olan herhangi bir yazı, Nabokov’un kahkaha kalaşnikofundan çıkan mermilerle hemen darmadağın olur. Ben yaralansam bile, sağ kurtulmak istiyorum. Onun için de esas konuya geçmeden ve Nabokov henüz kendi oyun kurallarını bana dayatmaya başlamadan, hemen bu yazının kurallarını size takdim etmek istiyorum. Amerikalı çoksatar kitapların yazarı Luke Rhinehart’ın Zar Adam isimli romanının kahramanı Luke bir gün ilginç bir karar veriyor: Yarından itibaren kendi iradesinden vazgeçecek, yapması gereken her şeyi zarla seçecek. İlk olarak aklına gelen şeyleri, günlük hayatın tabularını, ahlaksızlık olarak kabul edilen şeylerin bir listesini yapıyor, onları numaralıyor, sonra zarı atıyor. Zar hangi rakamı söylüyorsa, o gün listede o rakama karşılık gelen şeyi yapmaya başlıyor. Zarın büyük iradesinden asla dışarı çıkmayan Luke’un başına ilginç şeyler geliyor. Bu yazıyı Luke’un oyun kuralları ile yazmak istiyorum. Önce liste:
  1. Biyografisi
  2. Kelebekleri
  3. Romanları
  4. Lolita’sı
  5. Dersleri
  6. Müzesi
Şimdi zarı atalım bakalım şansımıza ne çıkacak. Emin olun, zara ihanet etmek aklımdan bile geçmiyor. Siz de bir zar atarak bu yazıyı kendi zarınızın size sunduğu sırayla okuya bilirsiniz. ... Şeş! Haydi bakalım!

Nabokov’un Ev Müzesi

Orhan Pamuk Masumiyet müzesi romanında kahramanı Kemal'in dilinden müzelerin gururdan, kibirden yararlandığını söylüyor. Küçük, bireysel çabalarla açılmış müzelerden tutun da dünyaca ünlülerine kadar bütün müzeler çeşitli biçimlerde kibirden yapıldı. İmparatorluğun, devletin, ülkenin, kentin ya da herhangi bir sanatçının bireysel gururu (sanatçı öldükten sonra bunu gerçekleştiren aile bireylerinin de olabilir), kibiri maddi olmayan biçimden mekân biçimine düştüğünde müzeler doğuyor. Pamuk’un Manzaradan Parçalar kitabında Masumiyet Müzesi ile ilgili bir yazı var: "Masumiyet Müzesi'nin İlham Kaynakları Arasında Bir Gezinti". Etkilendiği yazarlardan bahsederken Nabokov’u da hatırlayan Pamuk, müze düşüncesinin kaynakları içinde Nabokov’u da anıyor: “Krallardan ve saraylardan söz etmeye devam edelim: Vladimir Nabokov’un ünlü romanı Solgun Ateş, adını, yazarının da bir yerde belirttiği gibi, Shakespeare’ in Atinalı Timon'undakı iki mısradan alır: Ay berbat bir hırsızdır Solgun ateşini güneşten çalan Bu misralar, kaynağını ve ilhamını başka bir yerden alan yaratıcı yazarın durumunu anlatan bir benzetmedir de... Nabokov'un romanı iki parçalıdır. Başta Robert Frost benzeri bir şairin, John Shade’ın hayat ve dünya hakkında uzun bir şiirini okuruz. Romanın asıl gövdesi, kafadan biraz çatlak olduğunu okudukça anladığımız bir komşunun bu şiiri yayınlarken mısra mısra tuttuğu notlardan, yaptığı tuhaf yorumlardan oluşur. Kinbote adlı tuhaf komşu, kimi yerde bir kelimeden, kimi yerde bir mısradan, ortak bir hatıradan yola çıkarak aslında krallar, saraylar, darbeler ve cinayetlerden oluşan kendi hayatını anlatmaya başlamıştır. Bir şiire mısra mısra yazılmış notlardan oluşan bir roman gibi, eşya eşya bir müzeye yazılmış notlar şeklinde bir roman yazabileceğim aklıma böyle gelmiş olmalı.” Nabokov’un doğulduğu, çocukluğunun geçdiği ev St.Petersburg’un en eski yerlerinden birinde, Büyük Deniz sokağı, 47'de yerleşiyor. Binanın tarihi XVII. yüzyılın 30'lu yıllarında Büyük ve Küçük Deniz sokaklarının temeli atılana kadar gidiyor. Bu evin sahipleri birkaç kez değişmiş. Binanın önceki sahipleri yayıncılar Roznotovskiy kardeşleri, Hitrovo ailesi, ünlü komutan Suvorov’un torunuymuş. 1897 yılında bu evi kamu müşaviri İvan Rukavişnikov yegâne kızı Helena için satın aldı ve 1898 yılında Nabokov’lar bu evde yaşamaya başladılar. Tabii ki, 1917 yılının kasımında zorunlu olarak St. Petersburg’u terkedinceye dek. 1901-1902 yıllarında bina Nabokov’lar için tamir edildi ve büyüyerek üç kat oldu. Binanın ön cephesi yenilendi. Nabokov’lar evinin ön cephesi erken dönem modern St. Petersburg mimarlık tarzında yapılmış. 1998 yılında büyük yazarın doğumunun yüzünü yılı sebebiyle Nabokov’ların evi müzeye çevrildi. Ben bu muzeye gitmedim, fakat internette küçük bir araştırma yaptım ve bu müzeye sanal bir tur olduğunu buldum. Nabokovmuseum.org sitesinde büyük romancı ile ilgili çok ilginç resimler, müzeden görüntüler var. Nabokov’un sesini dinlemek, videolarını da izlemek mümkün. Bunlar sanal müzede olduğu için fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. İyisimi zarımızı atalım... Yek! [caption id="attachment_45035" align="aligncenter" width="800"] Vera ve Vladimir Nabokov[/caption]

Nabokov’un Biyografisi

20. yüzyılın en önemli romancılarından sayılan Vladimir Nabokov dünyanın 19. yüzyılı uğurlamaya hazırlandığı dönemde, 1899 yılının 20 Nisan'ında, söyleşilerinde, yazılarında zaman zaman dediği gibi, Shakespeare ile aynı günde, Puşkin’den yüz yıl sonra St. Petersburg’da doğdu. Nabokov’un büyükbabası II. ve III. Alexander dönemlerinde bakanlık yaptı. Nabokov’un babası ise ünlü bir hukukçu ve siyaset adamıydı. Ekim Devriminden sonra baba Nabokov ailesini Krıma gönderdi. Kendisi ise ümitle başkentte kaldı. Çünkü ona göre, bolşevik iktidarı devrilecekti. Fakat kısa zaman sonra o da ailesinin yanına gitti ve Adliye Bakanı sıfatıyla Kırım’dakı vilayet hükümetinde çalışmaya başladı. Sonraki senelerde Nabokov’ların göçmenlik coğrafyası büyüdü. Onlar 1919 yılında Yunanistan ve Fransadan geçerek İngiltere'ye ulaştılar; Vladimir burada Cambridge Üniversitesi'nde önce entoloji (böcekbilim), sonraysa ihtisas değiştirerek Fransız ve Rus edebiyatı okudu. Ünlü otobiyografisi Konuş, Hafıza’da yazdığı gibi, İngilizceyi Rusçadan önce söken Vladimir için Cambridge’de okumak çok da zor değildi. Nabokov’un Edebiyat Dersleri kitabının Rusça baskısına yazdığı önsözde John Updike onun öğrencilik yılları üzerine ve James Joyce’la buluşması hakkında ilginç bilgiler aktarıyor: “Nabokov üniversitede Rus ve Fransız edebiyatını öğreniyordu, futbol oynuyordu, şiir yazıyordu, genç hanımlarla gezip tozuyordu, fakat bir kez bile üniversitenin kütüphanesine gitmemişti. Üniversite yıllarıyla ilgili küçük bir pasajda o, arkadaşı P.M.nin Ulysses romanıyla odaya dalmasını hatırlıyor.” The Paris Review dergisine verdiği röportajda Nabokov arkadaşının adını söylüyor: Peter Mrozovski. Nabokov Ulysses’i o zaman değil, on beş yıl sonra benzersiz bir keyifle okuduğunu itiraf ediyor. 30'lu yılların ortasında o, Paris'te birkaç kez Joyce’a rastlıyor. Bir defasında Joyce onun topluluk önünde konuşmasını dinlemeye geliyor. Nabokov suskun ve renkli topluluk karşısında aniden hastalanan Macar romancının yerine konuşma yapmış: “Beni rahatlatan şey Joyce’un ordaki görüntüsüydü. O, Macar futbol takımının ortasında, gözlüğü parlaya parlaya, ellerini göğsüne düğümleyip oturmuştu.” Nabokov Joyce’la bir defa daha 1938 yılında görüşmüş, ortak arkadaşları Paul ve Louise ile birlikte yemek yemişler. Nabokov’un bu buluşmadan aklında hiçbir şey kalmamış, fakat karısı Vera ufak bir şey hatırlıyor: Joyce sordu: Rus balı nelerden hazırlanıyor, çeşitli cevaplar verildi. Nabokov yazarların böyle buluşmalarına çok sıcak bakmıyordu. Önceleri birkaç kez Vera’ya yazdığı mektuplarda Proust’la Joyce’un efsanevi ve sonuçsuz buluşmasıyla ilgili şeyler yazmıştı. Nabokov, Proust’u ilk kez ne zaman okumuştu? İngiliz romancı Henry Green Bavulumu Topluyorum adlı hatıralarında 20'li yılların başındaki Oxford çevresiyle ilgili yazıyor: “Fransızca bilen ve gerçek edebiyatla ilgilenen her kes Proust’u ezbere biliyordu.” Üniversiteyi bitirdikten sonra Nabokov 1922 yılında Berlin'e göçüyor ve onun yapıtlarının Berlin dönemi başlıyor. Babası Berlin'de Direksiyon isimli göçmen gazete çıkarıyor. O dönem Rus aydınları Almanya'nın baş kentine göçüyordu ve Rusların kalabalık olduğu mahalleler çoğalmıştı. Vladimir, Berlin’de gazete için makaleler çevirmek, satranç bulmacaları ve bilmeceler yapmakla uğraşıyordu. Ayrıca tenis, Fransızca, İngilizce dersleri veriyor, küçük piyesler ve skeçler yazarak geçimini sağlıyordu. 1922 yılında yazarın hayatında büyük bir kayıp oldu. Babası göçmen toplantılarından birinde, bir monarşistin ünlü demokrat Pavel Nikolayeviç Milyukov’a sıktığı kurşunun önüne atlayarak öldü. Başka bir ihtimale göre, bu monarşist değil, faşist kurşunuydu. Bu olaydan sonra Nabokov büyük şok yaşıyor. Sonraki yıllarda ateist olduğunu ilan ediyor. Takvimler 1938 yılının üzerine geldiğinde, Nabokov, Hitler iktidarından kaçarak önce Paris’e, 1940 yılındaysa Amerika’ya gidiyor. Avrupa’da, Sirin takma adıyla hikayeler yazıyor. Düzyazıya hikâyelerle başlayan Nabokov, ABD’ye göçtükten sonra İngilizce yazmaya başlıyor. Rusçadan İngilizceye geçişi Başka Sahiller isimli kitabında dediği gibi, çok zorlu olsa da, Amerika onun için kutsal bir yer oluyor. Çok sonraları, 1964 yılında National Observer dergisine verdiği bir röportajda Amerikayla ilgili şunları söylüyor: “Amerika artık benim evim. Burdaki entellektüel ortam başka ülkelerle kıyasladığımda benim için çok uygun. Arkadaşlarım, kendime yakın bulduğum insanlar çok fazla. Fakat Amerika mutfağını sevemiyorum. Süt ve dondurma güzel. Amerikan bifteği ise bir felaket. Amerika'a ve Amerikalılarda beni mutlu eden bir şey var.” Nabokov 20 yıl içinde Sebastian Knight’ın Gerçek Yaşamı, Pnin, Lolita, Solgun Ateş, Ada ya da Arzu, Saydam Şeyler, Palyaçolara Bak adlı romanlarını yazıyor. Nabokov kendini çok iyi hissettiği Amerikada bütün gücüyle çalışıyor ve Puşkin’in ünlü şiir-romanı Yevgeni Onegin’ini ingilizceye tercüme ediyor, ona yorumlar yazıp dört cilt halinde bastırıyor. Ardından 1944 yılında Nikolay Gogol kitabını yazıyor. 1955 yılında basılan Lolita romanı ona dünya çapında ün sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda servet de kazandırıyor. 1960 yılında Avrupa'ya dönüyor ve İsviçre'nin tatil beldesi Montreux’ye yerleşiyor. Nabokov’un biyografisini her okuduğumda bana öyle geliyor ki, yaşadıkları onun yazdıklarını başka hiçbir yazarda olmadığı kadar şekillendirmiş. Aynı zamanda yazdıkları da, uğraşları da hayatını etkilemiş. Yaşamıyla yazdıkları arasındaki sınırın bu kadar saydam olduğu başka bir yazar bulmak çok zor. Belki de yanılıyorum, kim bilir. Her zaman onun hatıralarını, çeşitli röportajlarını okuduğumda bana öyle geliyor ki, Nabokov’un çoğu romanında kullandığı saydamlık kelimesi onun bütün yaşamını özetliyor. Kitaplarından birinin arka kapağında ölümüyle ilgili bir cümle okumuştum: “1977 yılında yapıtları skandallara sebep olan Nabokov, 78 yaşında bronş enfeksiyonundan öldü.” Bu cümledeki skandallar kelimesi belli ki Lolita’ya söylenmişti, fakat onun ölümüyle ilgili bu cümledeki skandal sözünü sevmemiştim. Halbuki aynı cümledeki bronş enfeksiyonu sözü, bana göre daha geniş anlamlara kapı aralıyordu. Gençlik yıllarından kelebek avlamayı seven, sonra böcekbilim alanında bilimsel derece alan, kelebeklerle ilgili bilimsel kitap yazan büyük romancının bronş enfeksiyonundan ölmesini, Nabokov’u yeni yeni okumaya başladığım yıllarda kelebek kanatlarındaki tozcuklara bağlıyordum. Şimdi bu yorumu fazla çocukça buluyorum. Bu siyah-beyaz kareyi – zarı atmanın zamanı geldi... Cihar! [caption id="attachment_45036" align="aligncenter" width="800"] Jeremy Irons ve Dominique Swain, Adrian Lyne filminde.[/caption]

Nabokov’un Lolita’sı

“Artık hayatımı kazanmak için çalışmama gerek yok. Lolita adından bir kızım var, o benim için çalışıyor. Ben kızını sokağa çıkaran pezevengin biriyim. Hayır, bunu yazmayın! Peki... Olsun.” – bunları Vladimir Nabokov 1959 yılında Arts dergisine verdiyi röportajda söylemiş. Bu röportaj Lolita’nın ABD’de yayımlanmasından bir yıl sonra gerçekleşmiş. Lolita’yı çoğu yayıncı yayımlamak istememiş. En sonunda XX. yüzyılın en büyük romanlarından biri pornografik romanlar basan bir Fransız yayınevi tarafından 1955 yılında basılmış. Üç yıl sonra ABD’de çıktığında yer yerinden oynamış. Lolita, pedofil pröfesor Humbert Humbert'in kendini savunmak için yazdığı hatıralardan ibaret. Nabokov’un müthiş yazı teknikleri, bitip tükenmez metafor duygusu, zaman zaman bilgiç kahramanın dilinden ironik tarzda dile getirilen klasik edebiyatçılar, sanatçılar üzerine görüşleri, romanı okumayanların sadece anormal bir aşk gibi anladıkları, çok zengin dünyası olan bu romana karşı önyargıdan başka bir şey değil. Roman John Ray adında bir profesörün önsözüyle açılıyor. Ray Lolita beyaz bir ırktan dul bir adamın itirafları adlı romana önsöz yazdığını söylüyor ve metnin yazarı olarak romanın kahramanı Humbert Humbert’ı gösteriyor. Biz bunun edebi bir oyun, önsözlere parodi gibi yazıldığını, Nabokov’un kitaba başlar başlamaz bizi oyuna dava ettiğini kitap bittiğinde anlıyoruz. Roman bittikten sonra Lolita adlı bir kitap hakkında adıyla yazılmış bir yazıyla karşımıza Nabokov çıkıyor ve romanın konusunu nasıl bulduğunu, kitabın yazılmasının gerçek tarihini anlatıyor. Fakat burda da Nabokov’un oyunbazlığını görünce, insan şüpheye düşüyor, acaba bu da oyun mu? Bu yazıda ünlü cümlelerinden birini yazıyor Nabokov: “Gerçekçilk”,  tırnak içinde alınmadıkça hiçbir anlam vermeyen sözcüklerden biri de budur. Humbert Humbert (ilginçtir, kahramanın soyadı adının yankısına benziyor) Dolores Haze’e, yani Lolita’ya niçin âşık oluyor? Pedofillik onda hangi travmanın sonucu? Romancı bu soruyu Humbert’in dilinden gençliğindeki ilk sevgilisiyle ilgili bir olayı hatırlayarak cevaplandırıyor. Humbert, Lolita yaşlarındayken akranı olan Annebel isimli bir kızı seviyormuş. Fakat sevgililer yalnız kalmak istediklerinde hep bir mani ortaya çıkıyormuş, hiçbir zaman tam anlamıyla cinsellik yaşayamamışlar. Nabokov genç sevgilelerin düşünüş biçimindeki romantizmi mükemmel aktarmış. Sevgililer uzun çabalardan sonra nihayet bir karar veriyorlar, son şans olarak sahilde ıssız bir yer bulacak ve orda sevişecekler. Fakat burda da arzuları gerçekleşmiyor ve komik duruma düşüyorlar: “Dizlerimin üzerinde tam sevgilime sahip üzereydim ki, deniz banyosundan dönen sakallı iki adam, denizler hâkimi ve kardeşi, kaba gülüşler, cesaret veren haykırışlarla bize doğru yaklaştılar ve sevgilim dört ay sonra Korfu’da tifüsten öldü.” Genç yaşta ölen kızın ismini Annebel koymakla Nabokov tabii ki, Edgar Allan Poe’nun ünlü Annabel Lee şiirine gönderme yapıyor. Bütün romanlarında olduğu gibi bu romanında da böyle göndermeler, âni geçişler tam bir ustalık işi. Humbert Humbert  gerçekleşmeyen gençlik arzusunu sonraki bütün yaşamı boyunca su pericikleri dediği yeniyetme kızlarda arıyor. Lolita’yı gördüğündeyse, nedense hiçbir zaman olmadığı kadar Annabel’i hatırlıyor ve ona âşık oluyor. Nabokov’un tekrar tekrar geri döndüğü, yazmaktan bıkmadığı göçmenlik teması bütün romanlarına sirayet etmiş. En benzersiz kahramanı olan Humbert Humbert de göçmen. Bu çok marjinal kahramanda bana göre Nabokov’dan ufak tefek şeyler var. Büyük romancının kelebek koleksiyonu vardı. Humbert Humbert’in elinde Lolita bir kelebek gibi görünüyor – savunmasız, küçücük. Lolita’nın ömrü de zaten kelebek kadar oluyor, 17 yaşında ölüyor. Sanki Nabokov Humbert Humbert aracılığıyla Lolita’nın ebediyyen 17 yaşında kalmasını istiyor – kelebek gibi... Lolita’yı yorumlayan bazı edebiyatçılar göçmen Humbert’in eski dünyayı, Lolita’nınsa kabalığı, yüzeyselliği ile yeni dünyayı temsil ettiğini söylüyorlar. Bu yoruma göre, eski yeniye hep pedofilce yaklaşıyor. Bunlar benim doğru bulmadığım yorumlar, olsa olsa ilginç diyebiliriz. Nabokov’un güçlü ironisi, parodi yeteneği, muhteşem edebi teknikleri, yapısal planda mükemmel simetri duygusu, biçim oyunları kendinden sonraki birçok yazarı etkiledi. Orhan Pamuk Manzaradan Parçalar’da Nabokov’a olan hayranlığını, saygısını saklamadığı "Acımasızlık, Güzellik, Zaman: Nabokov’un Ada ve Lolita’sı Üzerine" isimli yazısında, okunmaktan sayfaları yıpranmış, fakat vazgeçilmez bir ilaç paketi gibi hep yanında taşıdığı Nabokov kitaplarından söz ediyor: “Nabokov da, tamı tamına neyi iyi yaptığını iyi bilen bir yazarın mağrur güveniyle bir keresinde 'gerekli yere gerekli kelimeyi' bulmakta çok iyi olduğunu bildiğini söylemiştir bize. 'Doğru Kelime'nin Flaubert’ci anlamıyla bu mükemmel seçimi düzyazıdaki bu kesinlik öylesine baş döndürücüdür ki, yazı bir an sihirlik bir nitelik kazanır. Yazarın zekâsı, yaratıcılığı, talihi ya da Tanrı'nın ona verdiği bir yeni kelimeyle (benim gibi yazarlarda kıskançlık, hayranlık ve bir tür özdeşleşme isteği uyandıran bu Tanrı lütuflarının sonu gelmez hiç) açıklanabilecek bu sihrin arkasında okura doğru ve okura karşı acımasız bir çıkış vardır.” Peki neden Pamuk yazının adında acımazlık sözcüğünü kullanmış? Nabokov’daki acımazlık neden ibaret? Pamuk bunu Humbert Humbert’in berbere gittiği ünlü sahneyle açıklıyor. İhtiyar taşra berberi Humbert’i tıraş ederken, bir yandan da beyzbolcu oğlundan bahsediyor. Biraz sonra Nabokov okuru şoke eden bir şey yapıyor. Humbert soğuk davrandığı berberin oğluyla ilgili yazı çıkan soluk gazete parçasındaki makaleye baktığında, berberin oğlunun otuz yıl önce öldüğünü görüyor. Nabokov burda aniden okurun bakış açısını, romancının görünmez kamerasını başka bir yere çeviriyor ve kendi kahramanına karşı ne kadar soğuk ve acımasız olduğunu gösteriyor. Lolita romanı büyük zorluklardan sonra yayımlandığında o kadar popüler oluyor ki, Hollywood’dan Nabokov’a film teklifi geliyor ve 1962 yılında efsanevi yönetmen Stanley Kubrick Lolita filmini çekiyor. Kubrick’in filminden 35 yıl sonra 1997 yılında Adrian Lyne Lolita’yı ikinci kez filme alıyor ve bu film popülerlik kazanıyor. Filmde Humbert rolünde Jeremy Irons müthiş bir iş çıkarıyor. İki filmi karşılaştıran sinema eleştirmenleri Kubrick’in filminin Nabokov’un ruhunu daha iyi yansıttığını (Nabokov filmin çekimlerine katılmıştı), Adrian Lyne’nın filminin ise olay örgüsüne daha sadık kaldığını söylüyorlar. Bana göre, hiçbir sinema uyarlaması kitaptan iyi olmasa da, seçim yaparsam Lyne’nın versiyonunu seçerim. Hiçbir zaman tavla oynamadım, fakat kendi koyduğum kurala uymalı, zar atmalıyım... Se! [caption id="attachment_45037" align="aligncenter" width="673"] İllüstrasyon: Helena Perez Garcia[/caption]

Nabokov’un Romanları

Nabokov’un ilk romanı 1926 yılında yazdığı Maşenka’dır. Bu romanı Nabokov soyadıyla değil, Sirin takma ismiyle yayımlatmış. İlk romanından itibaren her zaman sadık kalacağı konu –göçmenlik– ilk kez bu romanında ortaya çıkıyor. Göçmen olarak Berlin’de yaşayan ve Rusya’daki sevgilisini aklından çıkaramayan bir adamın melodramatik hikâyesini anlatan Nabokov, bu romandan iki yıl sonra Rua, Dam, Vale isimli ikinci romanını bitiriyor. İkinci romanından itibaren biçim deneylerine başlayan Nabokov, üç kişi arasındakiı ilişkileri kartlarla mecazi bir dille anlatmaya çalışıyor. Romanın bölüm sayısı kartlardaki renklerin sayısına uygun düşünülmüş. Nabokov 30'lu yıllardaki neredeyse bütün yapıtlarında hayatın anlamının ne olduğunu arayanların ve göçmenlerin yabancılık duygusundan bahsediyor. Satranç ustası Alexander Lujin’in bakış açısından anlatılan Lujin Savunması, yazarın sık sık söylediği gibi, Rusça yazdığı en iyi romandır. Nabokov kendisi de satrançla ciddi şekilde uğraşmış. Bu romanında Nabokov ilk defa okurun beklentileriyle oynamaya başlıyor. Lujin oyun dünyasıyla gerçek hayat arasındaki sınırları gitgide daha çok karıştıran, psikolojik şok yaşayan ve bir kadının yardımıyla az da olsa iyileşen melankolik bir tip. Romanı okurken Lujin’in iyileştiğine inanmaya başladığımız anda Nabokov yeni bir oyun sunuyor bize, psikolojik sorunları olan Lujin sinsi bir rakibin onun hayatını idare ettiğini düşünmeye başlıyor. Nabokov romanın başından kahramanı sadece soyadıyla tanıtıyor. Romanın açılış cümlesi de manidar: “Onu en çok şaşırtan şey pazartesiden itibaren Lujin soyadıyla çağrılacağıydı.” Romana başlar başlamaz Nabokov kahramanına bir soyad maskesi takıyor ve biz bu maskeli adamın uykulu, melankolik dünyasına giriyoruz. Romanın bir yerinde Lujin kendini pencereden atmak istiyor, fakat pencereye yanaştığında bahçe onun gözüne büyük bir satranç tahtası gibi görünüyor. Gitgide gerçeklik duygusunu kaybeden, dünyayı satranç tahtası gibi gören ve kendine görünmez rakipler uyduran Lujin, bir sonraki oyunda karşılacağı rakibine karşı özel bir savunma mekanizması geliştirmek istiyor. Fakat rakibi oyuna farklı bir başlangıçla başlıyor ve Lujin sarsılıyor. Zamanla onun için satranç oyununda savunma mekanizması hazırlamak, hayatta savunma mekanizması hazırlamakla aynı anlama gelmeye başlıyor. Lujin’in soyad maskesini Nabokov romanın son sahnesinde, kahraman intihar ettiğinde çıkarıyor. İnsanlar onun arkasından telaşla şöyle bağırıyorlar: Alexander İvanoviç, Alexander İvanoviç... 1939 yılında yazdığı ve 1959 yılında oğlu Dimitri ile birlikte İngilizceye çevirdiyi İnfaza Çağrı romanı Nabokov’un çok sevdiği yabancılaşma, göçmenlik konularının en iyi işlendiği yapıtlardan biri sayılıyor. Roman, hayali bir Avrasya kentinde, suçunun ne olduğu roman boyu açıklanmayan, idama mahkûm edilmiş Cincinnatus C’nin başından geçenleri anlatıyor. Cincinnanatus C. idam gününü bekliyor. Ne kadar ısrar etse de, idam gününün ne zaman olduğunu ona söylemiyorlar. 19 günlük bekleme zamanı Cincinnatus C. totaliter iktidarın toplumsal normlarla uyuşmayan bireyi ezmek ve yok etmek için gerçekleştirdiği bütün işkencelere göğüs germeye çalışıyor. Onun gnostik ahlaksızlık olarak suçu, Orwell’in 1894 romanındaki fikir, düşünce suçlarını ya da Kafka’nın Dava’sındakı Jozef K’nın ne olduğunu bilmediği suçunu andırıyor. Cincinnatus C. kendi iradesi dışında tabiatın ona bahşettiği bir yetenekle ona mutlak gerçeklik gibi takdim edilen dünyayı reddediyor. İnsanları esir alan konformizmden rahatlıkla kurtulabilme yeteneği, gerçekliğin özüne nüfuz etmek, eşyaların tabiatını anlamak onu suçlu duruma düşürüyor. Romanın çoğu bölümü Cincinnatus C.’nin hücresinde geçen olaylardan, düşüncelerden oluşuyor. Nabokov hapishane çalışanlarının adlarıyla Dostoyevski'nin Suç ve ceza romanındaki karakterlere gönderme yapıyor. Müdür – Rodrig, gardiyan – Rodion, avukat – Roman ve cellat – mösyö Pier kahramanı bitip tükenmez psikolojik tacizlere maruz bırakıyorlar. Cincinnatus C. ona teklif edilen rolü oynamayı kabul ederse, bir birey olarak özelliğini kaybedecek, kabul etmezse, öldürülecek. Kahraman bu korkunç durumdan kurtulmak için üç yol deniyor: 1) kendi hayal dünyasına kısa seyahatler yapıyor, 2) kendine çok benzeyen hapishane kütüphanecisinin ona getirdiği kitabı okuyor, 3) hiç kimsenin okumayacağı, anlamayacağı metinler yazıyor. Bu roman bize defalarca okuduğumuz, klasik totaliterlik karşıtı XX.yüzyıl entellektüelinin yazgısı gibi de gelebilir, eski metinlerde rastladığımız kurban-peygamber teması gibi de. Nabokov bu romanında sonraki romanlarında daha belirgin şekilde karşımıza çıkan hiciv ve ironi gibi teknikleri, melankoli, korku ve başka duyguları birleştirerek okurun kendini kahramanla özdeşleştirmesine mani oluyor. 1941 yılında Nabokov’un İngilizce yazdığı (bu romandan sonra bütün romanlarını İngilizce yazdı) Sebastian Knight’ın gerçek yaşamı romanı, V harfiyle isimlendirilmiş anlatıcının dünyaca ünlü romancı olan üvey kardeşi Sebastian Knight'ın biyografisini yazmaya çalışacağını söylemesiyle başlıyor. Biyografi için araştırmalara başlayan ve yavaş yavaş yazmaya çalışan V, yazım sürecinde gitgide kardeşinin geçmiş hayatını değiştirerek bu geçmişi kendi hayatına katmaya başlıyor. Böylelikle, adım adım üvey kardeşinin kimliğine bürünüyor. Sebastian Knight da, üvey kardeşi V de, Rus göçmenidir. Bu roman ilk okuduğumda beni sarsmıştı, ipin ucunu kaybetmiştim. Çünki Nabokov bu romanda aralıksız olarak okurun karşısına çıkıyor. Kardeşinin biyografisini yazarken, V onun hayatında olmuş kadınlarla görüşmeye çalışıyor ve başkasına dönüşmeye başlıyor. Romanın finalinde ise akıl almaz şeyler oluyor. Nabokov V'nin dilinden şöyle yazıyor: “... ne kadar çabalarsam çabalayayım rolümden sıyrılamıyorum. Sebastian'ın maskesi yüzüme yapışıyor, benzerlik silinip gitmeyecek. Ben Sebastianım, ya da Sebastian ben ya da belki biz ikimiz ikimizin de tanımadığı bir başkasıyız.” Böyle bir cümleyle biten roman okuru hem şaşırtıyor, hem de bunun bir nevi oyun olduğunu hissettiriyor. Vladimir Nabokov’a göre, metnin asıl yazarı okurlar olmalıdır. Geleneksel romanda yazar her şeyi bilen tanrısal bir konumdadır. Bu artık demode bir anlatım şekli, okur yapıtı yeniden üretmek zorunda. Okurlar yazarın kimliğine bürünmeliler. Nabokov’un bu anlayışla yazdığı Solgun Ateş’i antiromanın en ünlü örneklerinden biri sayılıyor. Solgun Ateş romanı dört kantodan oluşan, 999 mısralık bir şiirin yorumları üstüne kurulmuş. Şiiri yazan şair John Shade’dir. Şiirin birinci kantosu 166, ikinci ve üçünce kantolar 334, dördüncü kanto ise yeniden 166 mısradan ibaret. Bu Nabokov’a özgü bir simetri. Romanın ikinci bölümü Yorumlar adıyla yazılmış. Bu bölümde şairin komşusu olmuş kral Kinbote 999 mısradan oluşan şiirin her bir mısrasını yorumlamaya çalışıyor ve şiir yorumladıkça aslında kendisiyle, geçmişiyle ilgili olaylar da bu yorumun içine bulaşmaya başlıyor. Böylelikle, gitgide şiir gerçek anlamıyla birlikte onu yorumlayan kişinin geçmişine dönüşüyor. Nabokov ilk dönem romanlarda daha çok modernist gibi duruyor. Bu, yalnızca o dönemde modernizmin moda olmasıyla ilgili değil, burada Joyce’la buluşmaların, Proust’a sonsuz sevginin de etkileri var. Sonraki dönemdeyse daha çok postmodern romanlar yazan Nabokov, her romanında biçimde, olay örgüsünde yenilikler yapıyor, ironisini katılaştırıyor ve okurlarla daha çok oynamaya başlıyor. Romanlarının içinde ən karmakarışık, parodik, postmodernist olan bana göre, Ada ya da Arzu romanıdır. Tipik Nabokov romanı olan bu yapıt da onun diğer yapıtlar gibi çözülmeyi bekleyen bir bulmaca gibi. Romanın genel manzarası geleneksel anlatı formlarıyla modern formların sentezi şeklinde ve romancı bunu bilerek yaptığını okura sezdiriyor. Roman Ada ve Van adlı akraba iki genç arasındaki enseste benzer bir aşkı konu alan bir aile romanı. Romanın birinci bölümü 1863-1888 yılları arasındaki dönemi, ikinci bölümü 1888-1893 yıllları arasını anlatıyor, 1922 yılını ve 1922-1967 yılları arasındaki dönemi anlatan üç ana hat da var. Bölümler kronolojik sırayla gittikçe okur aynı zamanda bir hatıra defteri okuduğu hissine kapılıyor. Postmodern romanın romandan başka yazı biçimlerini, edebi türleri anlatının içine katması, bazen türler arası bir yarış başlatması Nabokov’un bu romanında da görülüyor. Brian Mchale Postmodern Roman kitabında yazıyor: “Geleneksel romanın yaklaşımı epistemolojik, postmodern romanın yaklaşımıysa ontoloijktir.”   Mchale XX. yüzyılın çoğu sanatçılarının 60'lı yıllara kadar, “Benim bir parçası olduğum dünyayı nasıl yorumlaya bilirim? Benim dünyadaki yerim neresi?” gibi sorular sorduğunu, 60'lı yıllardan sonraysa, “Bu hangi dünya? Benim hangi parçam bu dünyayla ilişkisi var?” gibi sorulara dönüştüğünü söylüyor. Nabokov da bu romanında söz konusu stratejiyle okurun zihnindeki dünya algısını değiştirmek istiyor. Bu romanında o, iki farklı dünyadan söz ediyor. Bunlardan ilki Terra, ikincisiyse Antiterra. Terra italyanca Dünya demək. Bu bizim bildiğimiz, yaşadığımız dünyaya işaret ediyor. Antiterra ise bizim dünyamıza alternatif bir dünya. Böyle iki dünya yaratarak Nabokov yine postmodern bir teknikten yararlanıyor ve reel dünya ile fantastik dünya dilemmeası arasında okuru şüpheye salarak düşünmeye davet ediyor. Nabokov bu romanda Tolstoy'un Anna Karenina, Hacı Murat, Çocukluğum, Mayne Reid’in Başsız Atlı, Çehov'un Vanya Dayı, Jules Verne’nin Kaptan Grant’in Çocukları, Jane Austen’in Mansfield Parkı ve başka eserlere göndermeler yapıyor, bazı eserlerden parçaları değiştirip romanına katıyor. Zar zamanı geldi... Penc!

Nabokov'un Dersleri

Tamı tamına 18 yıl öğretmenlik yaptı Nabokov. Önce Wellesley, sonraysa Corneil üniversitelerinde Rus edebiyatı ve Batı klasikleri üzerine dersler verdi. Bir de Don Quijote Üzerine Dersleri'i var. Rus Edebiyatı Üzerine Dersler ve Edebiyat Dersleri kitapları okumaktan bıkmadığım, zengin, ışık dolu kitaplar. Büyük bir romancının bakış açısından dünya edebiyatının baş yapıtlarını okumak, onun zaman zaman bazı yazarlara takılması, bazen hakarete benzer laf atmaları farklı bir okuma keyfi veriyor. Bu derslerin metni öyle bir tondaki, Nabokov’un kendini beğenmişlikle entelektüel egoizm arasında değişen duruşunu görüyor, sanki 60 yıl önce sınıfta oturup onun sesini duymuş öğrencileri kadar mutlu oluyorsun. Bu derslerin metnini okudukça bütün romanlarındakı ironik tarzı görüp, bütük ihtimalle zamanında öğrencilerini de şoke eden düşüncelere heyecanlanmadan edemiyorsun. Mesela, Kafka üzerine dersine Nabokov böyle başlıyor: “1883'te doğan Franz Kafka, Çekoslovakya'nın Prag kentinde yerleşmiş, anadili Almanca olan bir Yahudi ailesinden gelmedir. Çağımız Alman yazarlarından en büyüğüdür. Onun yanında Rilke gibi şairlerle Thomas Mann gibi yazarlar cüce ya da alçıdan aziz heykelleri gibi kalırlar.” Çeşitli dönemlerde verdiği röportajlarda Nabokov pedagojik çalışmalarıyla ilgili ilginç şeyler söylemiş. Onlardan ikisine bakalım: “Haftada altı saat dersim var. On yıl önce ilk defa Corneil'e geldiğimde, öğrencilerimin sayı üç yüzdü. Benimle işlerinin kolay olacaklarını zannediyorlardı galiba. Fakat ben kazandım. Şimdi derslerimde en çok yüz elli öğrenci oluyor. Biz romanın özünü analiz ediyoruz. Onlara anlatmak istediğim ana şey yazarın yapıtı nasıl oluşturduğunu anlamaları.” (Niagara Fall, 1959) “Kızlar oğlanlardan daha çabuk büyüyorlar. Onların dolgun bedenleri ve dar gömlek giymeleri dikkatimi dağıtıyor.” (The American Weekly, 1959) Gördüğünüz gibi üstat çok dikkatli öğretmenmiş! Altıncı defa zarı atmak zorundayım, fakat geriye sadece bir bölüm kaldığı için buna gerek yok. Dü! [caption id="attachment_45043" align="aligncenter" width="800"] Nabokov'un bilimsel bir titizlikle yaptığı kelebek çizimleri.[/caption]

Nabokov’un Kelebekleri

1974 yılındakı bir söyleşide Nabokov şöyle demiş: “Kelebekler de insanlar gibi güzel, aynı zamanda çirkin.” XX. yüzyılın en büyük romancılarından biri olan Nabokov’un çocukluk eğlencesi olan (müzik gibi, resim gibi) kelebek sevgisi sonraki yıllarda bana göre onun bütün hayatına etki eden bir olgu oldu. Onun için sadece eğlence gibi başlayan iş, sonralar Nabokov’u ciddi bir entolog yaptı. Biyografisini, romanlarını okudukça içimden gizli bir ses bana hep şöyle fısıldıyor, Nabokov’un göçmenliğiyle, kendini başka birisine dönüştürmek çabalarıyla kelebek sevgisi arasında gözle görülmeyen, saydam bir bağ var. Yazar bir notunda şöyle yazıyordu, çocuklukta Mayne Reid’in Başsız Atlı romanını okuyup çok etkilenmiştim. Bu romanda iki kişi elbiselerini değiştiriyor ve sonuçta aranan kişi değil, onun elbisesini giyen adam öldürülüyor. Nabokov bana göre, her zaman bütün romanlarındaki karakterleri gibi, elbise değiştirmekle, pupadan kelebeğe dönüşmekle, dönüşürken de kelebeklerin ömrünün kısa olduğunu anlayıp yazıklanmakla meşguldü. Kelebek yakalamak, onların koleksiyonunu yapmak, araştırmak gerçekleşmiş dönüşümün – Rusçadan İngilizceye, göçmenlikten özgür yaşama dönüşümü koruma isteğinin bir metaforu gibi. Kendisi hakkında şöyle diyordu: “Ben İngilizce düşünüyorum, yüreğim Rusça atıyor, kulaklarım Fransızca duyuyor.” Aralıksız olarak kendi kabuğundan çıkıp başka birine dönüşen, ayrı düştüğü dünyadan uzakta, boşlukta, gurbette kendine bir dünya kurmaya çalışan büyük bir sanatçının yazgısını çok güzel ifade eden bir cümle. Onun tüm yapıtlarında okurla dalga geçmesi de, ironisi de, parodisi de, söyleşilerinde, derslerinde başka yazarlarla takılmasının da kökünde bence her zaman kendini olduğu yerde yabancı hissetmesi, bundan korkmak ve gülüşle, dalga geçmekle, ironi ile bunları kapatmak çabası var. Bana göre Nabokov, “Thomas Mann büyük eserler veren küçük yazardır”, “Ben Faulkneri anlayamıyorum, onda ne gördüklerini çözemedim. Bence onu uydurmuşlar”, “Balzac ve Stendhal ikrah yaratan gazetecilerdir” gibi sözler söylediğinde yalnızca kendi edebi yoluna işaret etmiyordu, aynı zamanda o göçmenliğin onda yarattığı telaşı, korkuyu laf atmalarla örtbas etmeye çalışıyor, dengesini korumaya çalışıyordu. Acıyı unutmak isteyen hastanın başka şey düşünmeye çalışması gibi, yalnızlıktan sıkılan insanın kendine oyunlar icat etmesi gibi. Nabokov göçmen oyunları oynuyordu ve ne iyi ki de oynuyordu...

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR