Nahid Sırrı Örik’in Romancılığı
20 Mayıs 2019 Edebiyat Roman

Nahid Sırrı Örik’in Romancılığı


Twitter'da Paylaş
0

Nahid Sırrı Örik, edebiyatımızın bir dönem dışlanan, sonra bütünüyle unutulan ve ancak son yıllarda yeniden keşfedilen bir yazarı olarak bence daha çok üzerinde durulmayı hak eden biri.

Nahid Sırrı Örik’in kurmaca dünyası harıl harıl bir şeylerin döndüğü, fikirlerin, duyguların sürekli çatıştığı, herkesin her şey hakkında yürütecek bir içsel “muhasebesinin” bulunduğu hayli karmaşık bir dünya; ama bu karmaşayı en sonunda yazarın dikkatle ve hep derin bir gizi araştırırcasına hevesle yavaş yavaş işliyor olması aynı zamanda aydınlatıcı da: Romanda güçlü karakterler yaratmanın önemine son derece tutarlı ve okurun hemen fark edip bağlanacağı “negatif” kişilikler tasarlayarak dikkat çekmekle kalmaz yazar; asıl hünerini ve bence kendi döneminin edebiyat dünyasına asıl katkısını bu karakterler arasındaki ilişkileri inatla sonuna dek dokuyarak gösterir. Birbirlerinin varlık sebebi kılarak, diğer bir deyişle bir başlarına asla kolayca hayal edemeyeceğimiz bütün bu kişileri durmadan karşı karşıya getirerek, Nahid Sırrı romanlarının her birini niyetlerin, hislerin, anlama ve yanlış anlamaların iç içe geçtiği büyük bir sahneye dönüştürür.

Düşüncelerle eylemlerin birbirini çoğu zaman doğrulamadığı bu sahnede herkes bir başkasını işaret eder. Kelimenin en metaforik anlamıyla maskeler de kuşanılmıştır üstelik. Aklından geçenin aksini yapan, söylediği sözlerin hiçbirine aslında inanamayan, inandığı şeyi samimiyetle savunamayan kişilerin bir kimlik verdiği ve her an değişim halinde görünen birer zihinsel tasavvur gibidir bu romanlar. Karakterlerin içsel dünyaları, birbirlerine temas ettikleri her seferinde, yeni ve önceden belki bir miktar sezilmiş bir duyguyu, küçük bir nüansı, tam da o sahneyi izleyecek anları şekillendirecek parıltılı bir detayı büyük bir isabetle yerli yerine koymakta çok beceriklidir. Yazarın dönemsel ya da gündelik ayrıntılara, maddi yaşamın somut verilerine yer açma eğiliminde epey “gerçekçi” ve zaman zaman “barok” üslubunu da bunlara eklediğimizde, ilişkilerin seyri apayrı bir renk edinir: Ne bütün bu kişiler birbirleri hakkında çoğunlukla olumlu hislere, fikirlere kapılır ne de onların zihinlerini hevesle birbirine açan yazar saflığa, temizliğe, masumiyete yorulabilecek herhangi bir ayrıntıyı gözden kaçırır, o halde kalmasına izin verir. Herkesin karşılıklı olarak niyet okumaya giriştiği ve bunlar doğru çıksa da çıkmasa da kesin bir mantıksallığa büründürüldüğü karanlık, kötümser bir dünyadır Nahid Sırrı’nınki: Bu anlamda, üslubunun ve dünyasının hayalciliğiyle bilinen çağdaşı Tanpınar’ın aksine kişilerinin çatışmalarını didikleyip durmada daha ısrarcıdır. Bir kültür ve yaşayış tasviri yaptığı en “siyasi” ve kişilerin ruhsal dünyalarının diğer kitaplarına kıyasla en geride kaldığı romanı Sultan Hamid Düşerken’de bile, Tanpınar’ın sorunsuzca ele alacağı bir kültürel, siyasal devir değişikliğini Nahid Sırrı kişilerinin kötücül emelleriyle aynı düzleme yerleştirir ve olayların seyrini onların çabalarına, ihtiraslarına koşut geliştirir.

Gerçekçi olmaya ve en derinde ne varsa bulup çıkarmaya bu eğilim, ilişkileri çoğunlukla toplumsal bağlarından soyutluyordur. Bir paşa çocuğunu en düşkün hallerde görebiliriz bu romanlarda; ya da prens ve prensesleri hayli sinsi ve çirkin konumlarda: Aşk, cinsellik, güzellik, para, kin, çıkar gibi hepsi de birbirini çağrıştırabilecek kavramları neredeyse romanların tek merkezi duygusu olan belirgin bir “ihtiras” etrafında birleştirebilmiştir yazar. Kişiler arzular ve ulaşamaz, ulaştığı için bıkar, bıktığı ve artık sevemediği için de olmayacak kötülüklere başvurabilir… Anne kızına kin besler, kızkardeş ağabeyine, karı koca birbirine… Bütün o “hastalıklı”, çoğunlukla aile-içi ilişkiler trajedi veya daha hafif biçimde keder unsuru olarak değil, daha acımasızca verilirler ama: Bu acımasız görünümün insan ilişkilerinin varacağı en nihai, en doğal durum olduğunu derinden ürpertiyle hissedeceğimiz sahnelerle doludur Nahid Sırrı’nın romanları. Sultan Hamid Düşerken’de, Nimet kocasının cinsel yaşamını hafifseyip başka birini hayal edecek kadar güçlüdür mesela; Tersine Giden Yol’da Cezmi babasının ölümünü isteyecek kadar kafası karışık: Zengin kocasının kuyusunu kazan bir kadının bir yerde zevkle içinden geçirdiği gibi, “koyu günahın saadetleri”  Nahid Sırrı’nın roman kişileri için kimi zaman saplantılı ve hiç de acı vermeyen bir tutkudan ibarettir.

Nahid Sırrı’nın romanlarında birbirlerine yıldırım aşkıyla ilk görüşte vurulan kişiler bile hayalciliklerini sınırlarına vardırmaz...

Ama hayat (ve roman) bir sahneyse, ilişkiler kadar jestler, tavırlar, bütün bu kişilerin dışarıdan nasıl göründükleri de bir sorun olup çıkıverir. Güzelliği ve çirkinliği mutlak birer olgu gibi sezdirerek veriyorsa da, bunların en sonunda karşılıklı algıların yarattığı izlenimler olduklarını daha kuvvetle gösteriyordur yazar: Gençliği yavaş yavaş solan bir kadının kendi geçip giden güzelliğini kederle düşünmesi ölçüsünde, bu değişimin sözgelimi âşığında veya çevresindeki diğer bakışlarda bulacağı yansımalara, yarattığı düş kırıklığı ya da düşmanlığa da yer açar yazar. Kendi acizliğimizi benimsememiz, alışmamız ve neredeyse sevmemiz yetmez; başkalarının bunda bir sefalet ve düşkünlük görüp görmedikleri de hemen kurcalanır ve bahis konusu edilir… Nahid Sırrı’nın romanlarında birbirlerine yıldırım aşkıyla ilk görüşte vurulan kişiler bile hayalciliklerini sınırlarına vardırmaz ve sevgilinin kötülüğünü değilse de, bir bakarız ki zaaflarını ve takıntılarını (ya da yüzdeki bir kırışıklığı, Tersine Giden Yol’da güzel Cezmi’nin saçlarının seyreliyor olmasını) hemen kolaylıkla akıllarından geçirebilirler; bunlardan kendilerine mal edecekleri yeni saplantılar ve kıskançlıklar üretip dururlar. Ruh hallerinden ziyade sanatçı ortamlarının nasıl görünüyor olduklarına daha yoğunlukla yer veren benzer temalı Yıldız Olmak Kolay mı? ve Turnede Bir Artist Öldürüldü romanlarında bile, zamanın geçiyor, ilişkilerin değişiyor oluşu “yıldız” karakterlerin yükselip düşüşleri kadar güzelliklerinin, gençliklerinin, seslerinin gitgide soluyor olması üzerinden verilir: Yaşlanıyor olmak, kişinin çevresindekiler için her zaman affedilmez bir günah, bir düşkünlük ve yer yer de aşağılama, hor görme vesilesidir. Güzelliğin de genellikle hep ağır bir bedeli vardır.

Sultan Hamid Düşerken romanındaki Nimet dışında, neredeyse hiçbir karakterinin düşünce ve eylemlerini toplumsal tabakası veya çevresel koşullar fazlaca etkilemez demiştim; ruhsal dünyalarla tarihsel-dönemsel yaşantıları sürekli yan yana getirirken Nahid Sırrı birinin diğerini gölgelemesini değil, beraberce yaşamlarımıza bir etkide bulunmalarının yetersizliğini ve belki de anlamsızlığını vurgulamak istiyor gibidir. Yıldız Olmak Kolay mı? romanındaki bazı açık vurgular dışında, güçlü kadın karakterlerinin yaşamlarını kısıtlayacak olgular olarak kapalı toplum düzenini veya erkek egemen bir yaşayışın baskıcılığını bile belirleyici bir etken olarak pek öne sürmez yazar: Sanki bütün bunların bunaltısı unutulmuştur da, belli belirsiz seziliyor olmaları yine düşünceleri değil, belki sadece eylemleri sınırlıyordur. Hatta İstanbul’a kıyasla dönemsel olarak (otuzlarda, kırklarda) “taşra” sayılabilecek Zonguldak (Kıskanmak), Ankara (Tersine Giden Yol) ya da Bandırma (Turnede Bir Artist Öldürüldü) bile, buralardaki yaşantıları da çok iyi verebilen Nahid Sırrı’nın kadın karakterleri önünde mühim bir engel teşkil etmezler. Tersine Giden Yol’da durmadan sevgili ve eş değiştiren kadınlar, aldatan ve aldatılan erkekler şehrin o zamanlar bile “gri” ve yoksunlukla malul havasını büsbütün unutturup renklendirirler.

Nahid Sırrı Örik, edebiyatımızın bir dönem (daha çok da cinsel kimliği yüzünden) dışlanan, sonra bütünüyle unutulan ve ancak son yıllarda yeniden keşfedilen bir yazarı olarak bence daha çok üzerinde durulmayı hak eden biri: Romanlarının bazı yapısal sorunlar gösteriyor olmasının (örneğin, dönemine göre de değerlendirilebilecek, “her şeyi bilen”, her zihne girip çıkan anlatıcıları) veya üslubunun kendi zamanında bile demode ve takıntılı olarak görülen yanlarının değiştiremeyeceği, eksiltemeyeceği bir değerden söz ediyorum. Çağdaşlarına kıyasla karakterlerinin şaşırtıcı sahicilikleri, aralarında kurulan dengelerin hiç eskimeyecek ve derin psikolojik okumalar yapmamıza her zaman olanak tanıyacak yanları, anlatımındaki tatlı ve melodik yan, genel anlamda hayatın ve zamanın yapısı, güzellik ve zaman arasında asla doğrudan söylemeden sezdirdiği acıtıcı bilinç bu romanların her birine ayrı bir kıymet katıyor.  


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR