Nasıl Roman Yazarsınız?
6 Temmuz 2019 Edebiyat Roman

Nasıl Roman Yazarsınız?


Twitter'da Paylaş
0

Önce kuralları öğrenin, sonra hepsini yıkın.

Halihazırda kitabı yayımlanmış bir yazarın “sırrı” bildiğine inanmak çok cezbedici. Ama her roman, ilk ya da ellinci bile olsa, farklı zorluklar ortaya koyar. En deneyimli yazarlar bile yollarını kaybetmişçesine, çetrefilli yollarda ve karanlık ormanlarda çıkmaza girer.

Şu sıralar altıncı romanım Folly Cove’u yayınlamak üzereyim ve o pis veya asabi yollardan çıkışım oldukça basit: Başkalarının kitaplarını okumak ve öğrenmeye devam etmek. Bu geçtiğimiz hafta, bana kurguda sadece bir kural olduğunu öğreten dört roman okudum: Eğer işe yarıyorsa, yap!

Kural 1: Asla geriye dönüşlerle romanına ağırlık yapma.

Çoğu öğretmen size geri dönüşlerden kurtulmanızı tavsiye edecek, özellikle kitabın başlarında çünkü geriye dönüşler bir romanın ivmesini talan eder. Genelde bu doğruyken, bazen değildir. Pamela Erens’in aklı baştan alan Eleven Hours’ını daha yeni bitirdim. İki bakış açısından anlatılıyor – iki hamile kadın. Hikâyenin konusu hemşire olan bir kadının, tek başına geldiği bu yolda, hastanede diğer doğum yapanlara nasıl yardım ettiği. Roman şimdiki zamanda geçiyor ama iki kadının geçmişleri, günümüze gelene kadar uzun geri dönüşlerle anlatılıyor. Erens hikâyeleri “şimdinin” anekdotları olarak anlattığından hepsi geçmiş hikâyeler olarak okunmuyor. Oldukça gergin ve merak uyandıran kritik doğum sahneleri boyunca okumaya devam ediyoruz. Daha da önemlisi, Erens, romanı şiirsel nesriyle yükseltmeye devam ediyor, özellikle de kitabın sonlarına doğru.

Kural 2: Romanınız ‘Mutlu Son’u Hak Ediyor.

Elbette, hepimiz mutlu sonları ve net sonuçları seviyoruz – bu yüzden televizyondaki romantik komedileri ve suç filmlerini izliyoruz. Fakat Jennifer Brown’un muhteşem romanı Modern Girls’ten öğrendiğim kadarıyla, bazen siz romanın sonunu okurun çıkarımlarına ve hayal gücüne bırakırsanız, eser daha güçlü olabiliyor. Burada Modern Girls’ten daha fazla bahsetmeyeceğim, yoksa sizi Brown’ın İkinci Dünya Savaşı yükselirken New York’taki göçmen Yahudi ailelerin ve toplumun beklentilerinden kurtulmak için savaşan kadınların sürükleyici hikâyesini okumaya kışkırtmış olurum.

Kural 3: Tarihsel Kurgu, İyi Araştırılmış ve Doğru Olmalı.

Bu da “bir çeşit” kurallardan biridir; yani evet, tarihsel kurgu tanım olarak karakterleri gerçek insanlara dayanan geçmişten bir hikâye ortaya koyar; yani bu türde yazıyorsanız, araştırmayı sevseniz iyi olur. Açıkçası, ben her zaman tarihsel kurgu okumaktan kaçınmışımdır çünkü asla neye inanacağımı bilemedim. Neden gerçek tarihi okumayalım ki? Ya da en azından biyografilari? Ama son zamanlarda, daha çok tarihi kurgu okumaktayım çünkü tarihi kurgu yazmaya çalışıyorum —evet, evet, hadi vurun bakalım— ve yıkılması gereken önemli bir kural buldum: doğru, yazarlar gerçeklerin doğruluğu için araştırma yapmalılar, fakat bazen romanın iyiliği için, bildiklerinizi unutmanız daha doğru. Örneği son zamanlarda, Erika Robuck’un muhteşem House of Hawthorne’unu okudum. Roman, Nathaniel Hawthorne’un eşi Sophia Peabody’nin bakış açısından anlatılıyor ve şahane bir örnek: Robuck’un kadın hakkındaki bildiği gerçekler sınırlı ama Sophia’nın bakış açısına, onun ilerici, feminist bir aileden sanatçı bir kadın olduğuna, sanatını bir kenara bırakıp kendini büyük aşkını desteklemeye ve çocuklarını yetiştirmeye adadığına rahatlıkla güvenebiliriz.

Çünkü Robuck, romanı araştırmayla boğmamış, aile hayatında kendi arzularını çok nadir öne çıkarmasına rağmen kendi kimliğini sürdürmek için çabalayan bir kadının son derece evrensel bir hikâyesine dönüştürmüş.

Kural 4: Karakterleriniz Sevilebilir Olmalı.

Hem evet hem hayır. Buna bir sebep, Game of Thrones’la başım belada, çünkü muhteşem olmasına muhteşem ama sevdiğim bütün karakterler ölüyor. Birçok okur bana karakterleri sevmedikleri sürece romanı okumak istemediklerini söyledi, çünkü hayat sevmediğiniz insanlara zaman harcamak için çok kısa, bu insanlar kitaptakiler bile olsa. Fakat romanlardaki en unutulmaz karakterleri yaratan yazarlar, genelde bu karakterleri tamamen sempatik yapmıyorlar. Ama buna rağmen karakterlere, romanın sonunda üstesinden gelmek zorunda oldukları kusurlar veriyorlar. Mesela, geçen hafta Susie Steiner’dan Missing, Presumed adlı sürükleyici bir polisiyeyi bitirdim. Kayıp bir kadın vakasındaki baş dedektif Manon, gerçekten bitik hâlde: ailesinden uzaklaşmış, aşkta şansız ve sarhoş olduğu zaman kötü şeyler söylemeye meyilli. Soruşturmanın kilit bir parçasını mahvediyor ve istemeden bir başkasının ölümüne sebep oluyor. Yine de, tam bir felaket olmasa da Steiner, Manon’un karakterine çok fazla yürek koymuş; hata yapsa bile onu desteklemeye devam ediyoruz.

Pekâlâ, neydi bizim altın kuralımız yazmak için? İşte tekrardan geliyor: “Eğer işe yarıyorsa, yap!"

(Huffpost)

Çeviren: M. Gizem Erkol


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR