Nazmi Özüçelik • Olaysız Günlerin Olayı
17 Haziran 2018 Öykü

Nazmi Özüçelik • Olaysız Günlerin Olayı


Twitter'da Paylaş
0

Anlatacaklarım başımdan geçtiğinde Üniversite’de ikinci yılımdı. O zamanlar boykotlarla yorgun düşmüş üniversite binalarının loş koridorlarında bir meslek öğreniminin içinden hayatı tanıma çabasındaydık. Günler, benim için her biri bir diğerine benzer geçer, kırk yılda bir beni etkileyen masum bir olay yaşarsam kendimi ayrıcalıklı sayardım. O yıllarda, naif hayatlarımız sürerken günlerin olaysız geçmediği doğru değildi elbet. Bu yalnızca benim için böyleydi. Canım bir ev sıcaklığını çektiğinde Vezneciler'de kaldığım öğrenci yurdundan çıkar, hemen teyzemin Haseki'deki evine giderdim. Çekingen doğamın gereği, yabancı hayatların içine girmeyi hiçbir zaman düşünmezdim. Buna karşılık, hayatımın bir başkasınınkiyle ani olarak kesişmesinin bende sarsıcı bir iz bırakabildiğini ilk kez şaşırarak gördüm. Bunda teyzemin bir kararı –daha doğrusu kararlılığı– etkili oldu. Evine gittiğim bir gün teyzem bana, bizim gibi memleketinden uzağa düşmeyip halen Mudanya'da yaşayan akrabalarımızdan birinin genç yaştaki oğlunun uyuşturucuya alışması sonucunda zıvanadan çıktığını, on beş gün önce Bakırköy Akıl Hastanesi'ne yatırıldığını, üzüntülü ses tonuna eşlik eden mimikleriyle anlattı. Ben yaştaki gencin annesiyle birlikte kadın kadına öyle bir hastaneye hasta ziyaretine gitmelerinin olanaksızlığını, değerlendirmem gereken bir yurt gerçeği olarak önüme koydu. Oğlan öyle deli falan değildi. Çekinmemeliydim. Annesi oğlunu özlediği için, yaşadıklarından ders almasını umduğu oğluna sahipsiz biri gibi davranılmaması için ve anneliğin aklına düşürdüğü bin bir endişenin en azından birkaçını giderebilmek için gidiyorduk. Ziyaretin hafta sonunda yapılacak ve derslerimi etkilemeyecek oluşu, onlara eşlik etmemem için bana bir bahane bırakmıyordu. Ziyaret günü geldi. Yola düştük. O otobüs senin bu otobüs benim Bakırköy'e vardık. Hastaneye kadar yürüdük. Hastanenin yüksek taş duvarları arasında bir boşluk oluşturan kapısını ve önündeki görevliyi aşıp bina girişine yöneldik. Bahçe kapısını hastaneye bağlayan genişçe yol bahçeyi ikiye bölüyor, ana damardan ayrılan ince damarlar gibi dar patikalar yoldan ayrılarak bahçeye yayılıyordu. Koyu gölgeli yaşlı çınarlar, çiçeklerle bezenmiş bakımlı tarhlar ve yeşil bir halıya benzeyen çimenlikleriyle bahçe bana görülmeye değer güzellikte ve dışarısına göre daha huzurlu göründü. Yalnız ya da ikili üçlü guruplar halinde oraya buraya dağılan insanları ilk bakışta olağan bulmuş, daha dikkatle baktığımda ise bazılarının elleriyle ve başlarıyla tuhaf hareketler yaptıklarını fark etmiştim. Bu da bahçenin görünür huzuruyla çelişiyordu. Tedirgin olmuştum. Çok geçmeden binanın ana kapısından içeri girdik, hastamızın adını danışmaya vererek hangi bölüme ve nasıl gideceğimizi öğrendik. Üçümüz dar koridorlardan ve bu koridorları kısa bir süre için rahatlatan küçük salonlardan birbirimizden ayrılmadan geçmeye çalışırken, rastladığımız akıl hastalarının taciz edici bakışlarından kaçabilmek için onlarla göz göze gelmemeye özen gösteriyorduk. Bir köşeyi döndüğümüzde beni fazlasıyla ürküten bir manzarayla karşılaştık. Yerlere oturan, tek tip koyu gri elbiseli, ayak bileklerinden iri zincirlerle bağlı bir grup hastanın biz geçerken ağızlarından hışırtılı bir ses çıkararak acılı yüz ifadeleriyle yalvarır gibi kollarını bize doğru uzatmaları beni dehşete düşürmeye yetmişti. İsa'nın çarmıhtaki ölü bedenine el sürmek için öne atılan müridleri gibi benim iyileştirici gücümden yardım umarcasına ellerini bana doğru açıyorlardı. Bir yandan, bir kaldırım dilencisinin yalvaran ellerini görmezden geldiğimde alışık olduğum ruh halini takınmaya çalışıyor, diğer yandan aradaki farkı bana fark ettiren aklım süratlenmemi öğütlüyordu. Korkunun davranışları hızlandırdığını bir yerde okumuştum. Bizimkileri arkama alarak korumaya uğraşmak yerine aceleyle diğer koridora ulaşmayı seçtim ve onları da kendimle birlikte sürükledim. Geçmek zorunda olduğumuz son koridordu bu. Orada birçok hastanın erkek olduğunu, arada bir kadın hastaların da kendi hülyalarından çıkıp bir görünüp bir kaybolduklarını sezebiliyordum. Kirli sarı badanalı, nemden yer yer kabarmış duvarlara dayanarak bekleyen akıl hastalarından bazılarının, varlığını bilmediğim başka bir dünyadan bana meraklı bakışlarla baktıklarına, ortada dolaşan hastaların önümü keser gibi yapıp geri çekildiklerine veya yüzlerini yüzüme doğru yaklaştırıp anlamsız sözcükler mırıldandıklarına, şu anda o anları anımsarken bile inanmakta güçlük çekiyorum. Hayatımın tamamen dışındaki, bana yarı korku ve yarı acıma duygusu veren bu insanlara ve durumun olağandışılığına aldırmadan yürümeye kendimi zorladıkça üstünlük onlara geçiyor, ben akıl sağlığı yerinde bir insan olmanın suçluluğuyla başım önde aralarından darağacına yürüyen bir hükümlüymüşüm gibi ilerlemeye çalışıyordum. Sonunda akrabamızın oğlunun bulunduğu odaya ulaştık. Annesini karşısında gören gencin yüzünde, bizi yabancı bulduğundan olsa gerek, bir utanma duygusu belirdi. Sonra da ona, dış dünyanın umutlu esintisini getirmiş olmamızdan memnun ama gene de ciddi bir yüz takıntı. Kendi durumundaki oda dolusu hastayı umursamadan bir köşeye çekildik. Annesi bizi tanıttı ve hemen, önceden düşünüldüğü belli olan, zaman zaman sitemli, zaman zaman öğütlü, sonrasında da ümitli bir konuşma tutturdu. Oğlu yalnızca dinliyordu. Ana oğulu yalnız bırakmak isteğiyle teyzeme baktım. O, onlarla birlikte olmaktan memnundu. Bense iç sıkıntısı kabımın dolup da taşmakta olduğunu duyumsuyor, bir an önce odadan çıkmak istiyordum. Görevliye, bahçeye açılan kestirme yolu sorarak kendimi dışarı attım. Gökyüzünün mavisini, çimenin yazı karşılayan yeşilini görmemden ve havadar bahçenin bol oksijenini ciğerlerime çekmemden mutlu olan varlığımla gezinmeye başladım. Bahçe, temiz hava almaları için dışarıya çıkarılan hastalarla birlikte, bizim gibi ziyarete gelen hasta yakınlarının da seçimi olunca, iyice kalabalıklaşmıştı. Patikaların çimenle birleştiği sınırda birbirine geçmiş yarım daire şekilli bir karış yüksekliğindeki tel çit görevini yapamıyor, insanlar çimenlerin üzerinde keyiflerince oturup dertleşiyordu. Patikaların orasına burasına serpiştirilmiş bankları yeğleyenlerin azlığı yüzünden, boş bir bankın kenarına iliştim. Bakışlarımı, duvar diplerinin karanlık ve gizemli bölgelerinde dolaştırıyor, kendimi oyalıyordum. Birden yanımda bir gölge belirdi. Başımı kaldırdım. Bu güzel ama bakımsız görünen, kumral saçları taranmayı unutmuş, uzunca bir hırkanın sade giysisini fazlasıyla kapattığı, genç bir kadındı. Bir şey söylemeden aramıza boşluk bırakarak banka oturdu. Gözlerini karşıya dikti. Öce onun da bir ziyaretçi olduğunu düşündüm. Bir süre öylece oturduk. Bir yanım kalkıp dolaşmayı istiyor, diğer bir yanım merakımdan doğan görünmez bir bağla beni orada tutuyordu. Genç kadının dudaklarından dökülen anlaşılmaz bir mırıldanma beni yerime iyice mıhladı. Rüyada gibi konuşmasına karşın, konuştuğu dilin Türkçe olmayıp bir yabancı dil olduğunu, hemen sonra da Fransızca konuştuğunu kavradım. Okulda, iki sömestr seçmeli ders olarak aldığım ve pratik yapamamaktan hızla unutmaya başladığım Fransızcanın hiç beklemediğim bir yerde karşıma çıkmasına şaşırmıştım. Bana daha da ilginç gelen, onun konuşuyor olmayıp, ahenkli sesiyle ezberden Fransızca bir şiir okumakta olduğuydu. Üstelik şiiri biliyor olmam, hiç tanımadığım ve artık iyiden iyiye kaderin cilvesiyle Bakırköy'e düşmüş bir Fransız kadını olduğuna tamamen inandığım bu insanla aramda sözsüz ve ani bir iletişimin doğmasına yol açtı. İşitmekte olduğum şiir, ünlü Fransız şairi Apollinaire'in, onun kadar ünlü ve Seine Nehri’nin üzerindeki bir köprüden adını alan "Mirabeau Köprüsü" şiiriydi. Bu şiir üzerine dakikalarca çalışmış, etütlerde uzun uzun tartışmıştık. Genç kadının kusursuz bir Fransızcayla okuduğu dizelerde şair, varlığımızın en önemli olgularından biri olan aşkı, bir nehir gibi akan zamana bağımlılığı içinde dile getiriyordu. Şiirsever hastayı, şiirin dört kıtasını da tekdüze ve zorlukla anlaşılabilen bir ses tonuyla okuyup bitirene dek dinledim. Akıl hastalarının başkalarından çok kendilerine zarar verdiklerini duymuştum. Kendisi için üzüntü duyarak, beğendiğimi belirtecek bir iki Fransızca sözcüğü art arda getirme ve sonra da hemen uzaklaşma hazırlığı içindeydim ki, yakınımızdaki bir camiden gelen ezan sesi aniden bahçeyi doldurdu. Ona doğru döndüm ve bakışlarını bankın üzerinde sağa sola gezdirdiğini gördüm. Beni şaşkına çeviren tertemiz bir İstanbul şivesiyle, "Kuşlar pisletmiş burayı. Ne şeker şey onlar!" dediğini ezan sesine rağmen şüphe edemeyeceğim bir netlikte duymuştum. Yüzüme yumruk yemiş gibi sendeledim. Birdenbire değişen duruma yetişmeye çalışan algılarımın uyarısıyla Türkçe, "Teşekkür ederim çok güzeldi," dedim. Sakin olmaya özen göstererek yerimden kalktım ve birkaç adım ilerleyip merakla onu bir kez daha görebilmek için geriye baktım. O da ayaktaydı ve durmamı fırsat bilerek bana yaklaştı. Yanıma geldiğinde, o zamana kadar hiçbir kadından duymadığım duru ve yumuşak bir sesle, yüzüme bakmadan, "Acaba bana biraz para verebilir misiniz," diye sordu. Allak bullak olmuştum. İlk duygum –bastırmakta güçlük çektiğim– utanç oldu. Ne yapacağımı şaşırdım. Hemen döndüm, arkama bakmadan kaçar gibi dar patikadan bahçe kapısına doğru hızla yürüdüm. Ayağımın altındaki çakılların sesi beynimde zonkluyordu. Kapıda beni bekleyen teyzeme ve arkadaşına katıldım. Birlikte otobüs durağına doğru yürürken sessizdim. Sessizliğimin altında, hastanede bıraktığım genç kadının kim olabileceğine dair düşüncelerimi tartıyor oluşum yatıyordu. Birkaç olasılık üzerinde durduktan sonra kararımı verdim. Hayali düşüncelere ve kurmacaya daima açık olan zihnimin ısrarıyla, onun İstanbul'un zengin ve tanınmış ailelerinden birinin kızı olduğuna, iyi bir eğitim alarak özel Notre Dam de Sion'u bitirdiğine, Üniversiteye devam ederken kişiliğini tahrip eden ve gerçekle bağlarını koparmasına neden olan karşılıksız bir aşk yaşadığına ve sonunda dayanılmaz aşk acılarıyla akıl sağlığını yitirdiğine bütün kalbimle inandım. Her akşam denizden dönünce, hiç görmediği deniz kızlarını köy halkına görmüş gibi anlatan ve kayalar üstünde deniz kızlarını gerçekten gördüğü bir günün akşamında hiçbir şey anlatamayan balıkçının hikâyesindeki gibi, yol boyunca suskunduk.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR