Necati Tosuner: “Sarsıcı olmak içtenliğe dayanmalı.”

Necati Tosuner: “Sarsıcı olmak içtenliğe dayanmalı.”


Twitter'da Paylaş
0

• Moda olmuş deyişlerin bir gün demode olacağını düşünmek gerekir. • Son üç romanı yazarken çok acı çektim. Necati Tosuner, 1960’larda yazmaya başlayan öykücü kuşağının ilk akla gelen adlarındandır. O kuşak, öykücülüğümüzü taçlandıran kuşaklardandı. Necati Tosuner de hem dergilerde yayımladığı öykülerle, hem de art arda gelen kitaplarıyla öne çıktı. Verimli ve titizdi. Bu arada yeterince değerlendirilmediği de söylenebilir. Gerçek bir Türkçe tutkunu ve ustasıdır o. Semih Gümüş: Korkağın Türküsü ile de son üçlemeniz tamamlandı. Bu üçlemenin, Necati Tosuner’in kesintisiz süren yazarlık veriminin son durağı olarak nasıl bir anlamı var? Necati Tosuner: Bana kendim için “ustalık dönemi” dedirtmeye çalışmıyorsundur! Yüksel Pazarkaya beni sevdiği için böyle “ustalık dönemi” gibi bir söz etmişti. Bir söyleşide anlatmıştım bunu. Sonra Cumhuriyet’te yayımlanırken başlığa çekilmiş ve... Hulki Aktunç telefon etti. “Yahu Necati, sen kendin için böyle şeyler söylemezdin!” dedi. Söylemem elbet. En parlak yıldızımız Sait Faik için hep “genç hikâyeci” denilmiyor muydu?.. İşte, politikacının “ustalık dönemini” de yaşayarak görüyoruz her gün: Elbet, korkar olduk ustalıktan! Şunu söylemem gerekir, ben hiçbir zaman “Doğan görünümlü” olmak istemedim. Evet, sonunda bitti bu üçleme. Kasırganın Gözü bu kitaplardan ilki. Sonraki, Susmak Nasıl da Yoruyor İnsanı! En son da bu, Korkağın Türküsü. 2006 yılında yazmaya başlanıp 2013 yılında bitirilen üç roman. Bu yedi yıllık yazma serüveni hiç de kolay geçmedi. Şimdi son yıllarda şöyle bir moda var... Televizyonda falan yazarlar kitapları üzerine konuşurken şöyle söylüyor: “Ay, yazarken çok keyif aldım...” Ben yaşlanınca geri kafalı mı kaldım nedir!.. Eskiden “keyif” denmezdi, ayıp sayılırdı. O güzel gözlü hayvanda keyif olurdu. Ve kitap denilen, acı çeke çeke yazılırdı. Yazdıkça bir haz duygusu sarardı seni. Damara kalsiyum giriyormuş gibi olurdu. Gelip gelip de yazmakta takılınca, olmayan bir saatin sesi, beyninde yükselir ve hızlanırdı. Bunca sözden sonra söylemeye gerek kalmadı ama ben yine söyleyeyim de –o pek sevilen deyişle– kapak olsun keyif alanlara: Şu son yedi yılda ben çok acı çektim bu üç romanı yazarken. SG: Ben üçlemenin ilk kitabı Kasırganın Gözü’nü okuduğumda, romanın hem bu kadar kısa hem de bu kadar yoğun oluşu üstüne düşünmüştüm. Sanırım sizin hep böyle bir dil ve anlatım oluşturma kaygınız oldu... NT: Kasırganın Gözü’ne çalışırken, bunun bir üçlemeye gideceğini biliyor değildim. Ama üç belirgin etken vardı... Birincisi, altmış yaşını geride bırakmıştım. Oysa, arkadaşlarım bilirler, ben kırk yaşını göremem diye geçti gençlik yılları. Altmış yaşına da çok değişik yerlerden geçerek, dolu dolu gelmiştim. Ama işte, artık hızla yaşlanıyordum. İkincisi, ülkenin geldiği yer. Böyle mi olacaktı?.. Bir yenilginlik duygusu. Ağır bir yumruk almış olma durumu. Kaygılar. Avrupa Birliği, değiştirildiği söylenen gömlek, siper alınan takiye kurnazlıkları. Eksen kayması denilenin hızla eksen değişikliğine gidiyor olması. Üçüncüsü, yazarlığım. İlk romanda anlatılan kişinin yazar olduğu sezdirilmekte ve onun yazdığı belli olan metinlere sık sık yer verilmekte. Ama ben o andaki kendi yazarlığımdan söz ediyorum: Vakit daralmaktadır. Bilinçli bir seçişle, yıllardır özenle koruduğum yazarlık çıtamı daha da yükseltmem gerekmektedir. Böyle... SG: Necati Ağbi, siz belki bilmezsiniz, ben sizin çok eski bir okurunuzum. İlk kitap Özgürlük Masalı, ki 1965’te yayımlanmış, o zaman yaşım yetmemiştir ama onun sonraki bir basımını da okumuştum ve sonra da dergilerde ve kitaplarda, bütün öykülerinizi okumuş olabilirim. Romanlarla da devam ettim. Yazarlar böyle okurları olduğunu düşünür mü? NT: Şimdi böyle söyleyerek elimi ayağımı bağlamış oldun! Kusura bakma, “Aman be, Necati Tosuner için bunca zaman öldürmeye değer mi?..” diyemeyeceğim sana. Yazarlık iki temel üzerine kurulur: düşler ve gerçekler. Yazarken de böyledir, sonuçları bakımından da böyledir. Edebiyatın “para” etmesi için de, yazınsal bir değer taşıması açısından da bu değişmez. Düşlemenin güzelliği, gerçeğin varlığından kaynaklanır. Düşler gerçek dolmayacak olsa da bir gerçek vardır. Sana herkes “Şair-i Azam” dese ne olacak ki?.. Bugün, “Hamiyet”in o güzelim sesi kulaklarımızda olmazsa, var mı bir “Şair-i Azam”?.. Hadi, sen söyle, ben öyle düşüneyim. Diyelim, İstanbul’da bir lisenin öğretmenler odasında, Necati Tosuner için edebiyat öğretmenleri –bile– “Öyle bir yazar mı var?” diyorsa, ne yaparsın?.. Ya da, “genç yazar” kendi döküm kazanını Necati Tosuner’in ateşiyle hiç harlandırmamışsa, ne yaparsın?.. 1970’lerin ilk yıllarında, Sovyetler Birliği’nde ve Çekoslavakya’da, üniversite çevrelerinde –üstelik, toplumcu yazarlardan sayılmadığı halde– Necati Tosuner’le ilgili incelemeler yayımlanmış da, Türkiye’de olmuyorsa ne yaparsın?.. Yıllardır bir Sancı.. Sancı.. bile çevrilemediyse, ne yaparsın?.. Gel, bedava kontör var! Yazarlar ikiye ayrılmıyor mu: bir kitapçıya girince kitaplarını görenler ve ötekiler... Haa, bunları söyledimse birçok yazar için geçerli olduğundan söyledim. Yoksa, Tülin Arseven’in yazdığı kitap var: Yazgıya Başkaldıran Yazar: Necati Tosuner. Yüksel Pazarkaya 25 öykümü Almancaya çevirdi, Lob der Einsamkeit adıyla Habib Bektaş Almanya’da yayımladı. Ayrıca, İş Kültür Yayınları tüm kitaplarımı bastı. Günışığı tüm çocuk kitaplarımı bastı. Daha ne isterim! SG: Kasırganın Gözü’ndeki anlatıcının kendisiyle konuşması Susmak Nasıl da Yoruyor İnsanı!da sürüyor. Aynı zamanda insanı düşündüren, sarsan durumlar ve duygular anlatılıyor, biraz da artan bir öfkeyle. NT: Semih, benim şu benzetmem vardır, sen bilirsin... Hani, televizyonda izlediğimiz artistik patinaj yarışmalarında gördüğümüz ölçütler gibi. Edebiyat eserine de o iki ölçütle yaklaşabiliriz: Bir, zorunlu hareketler. İki, artistik hareketler. Zorunlu hareketler dildir. Artistik hareketlerin en başında mimari gelir. O üçlemeyi yazarken, kitapların birbirleriyle bağlı olmaları gibi, birbirlerinden farklı da olmalarına özen gösterdim. Susmak’ta, ilk kitaptaki gibi önceden yazılmış metinler yoktur. Anlatılan kişi, kafa sesi kullanılarak daha belirgin biçimde ortaya çıkmaya başlar. Ülkede yaşanan ile yazılan roman arasında çağrışım zenginlikleri daha sık yer bulur. Susmak, susmak zorunda kalmış olmak, öfkeyi haklı kılmaya ve giderek artırmaya başlar. Her biri altı parçadan oluşmuş altı ana bölümden sonra “37” numaralı bölüm gelir. Kitabı bütünlemeye yarar ve bir içtenlik patlamasıyla, “Ben korkağım,” diye sona erer. Örtük olarak okura, “Karar ver. Sen hangisisin!” demektedir. “Korkak mısın, değil misin?..” SG: Okuru sarsmak gibi bir amacınız da oldu mu bu üçlemeyi yazarken? NT: Sarsıcı olmak bir içtenliğe dayanmazsa, okur onu fark eder. Oysa yazar, okurun onu fark ettiğini asla bilemeyecektir. Ve kendini kandırmayı sürdürecektir. Elbette yazık olacaktır. Biliyorsun, ben yıllarca “kambur” öyküleri yazdım. Ama bir öykü ötekine hiç benzemezdi. O yüzden de her öykünün sarsıcılığı kendine özgü oluyordu. Belki bu nedenle, “Aman ya, kambursan kambursun!” diye bir tepki hiç almadım. Bu üçleme serüveninin daha başlarında, yazar, Kasırganın Gözü’nün daha ortalarına gelirken, “Bu yazdıklarım için ‘roman değil’ diyen biri olacaksa, şimdiden bıraksın okumayı!” der. Yazar, bir dansa davet biçimi olarak bunu seçmiştir ve bu üç kitap boyunca sürecektir. SG: Üçlemenin son romanı Korkağın Türküsü’nde yaşadığımız son sıcak olaylar, sokaklar, zalimler, muktedirler, Gezi ve adaletsiz dünyaya bir yakarı var. Yaşadıklarımızın romanı mı Korkağın Türküsü? NT: İkinci roman, “Ben korkağım,” diye bittiği için, Korkağın Türküsü koydum üçüncü kitabın adını. Ülkede yaşanan ve körü körüne bir gidişe dönüşen olaylar dizisinin hep katmerlenerek çoğalıyor olması, uygarlık yolunda yıllar sürmüş çabalarla elde edilmiş kazanımların yok edilmesi, biat etmekten hoşnut bireylerle var kılınan dikta eğilimi, kadın haklarının geçmiş gitmiş zamana gömülmüş kalmış olması, bal tutan parmak öyküleri, öyle hep söylenen “Yapacak bir şey yok!” umutsuzluğuna karşı, yine de hep bir umut yaratma umudu, falan... Ben çocukken, “kayısılar dalları eğdiğinde” diye bir deyiş vardı. Benim doğduğum zaman için de öyle söylenirdi. Haziran ayı demek olurdu. Öyle işte, gidiyordu yazmakta olduğum üçüncü roman. Derken, ben penguenleri izliyordum o akşam, bir şey oldu. Kimsenin hiç beklemediği bir şey... Ve benim yazmakta olduğum roman için önceden tasarladığım sona eriş biçiminin artık hiçbir önemi kalmadı. Çünkü, Gezi olayları oldu. Onu izleyen günlerde, yazdığım her şey ortada kaldı. Elli yıllık yazardım ve ilk kez başıma böyle bir şey geliyordu. Olanları yazmanın birinci güçlüğü şurada: Olaylar, yazardan önde, koştura koştura gidiyor. Yetişemiyorsun. Yetiştin, yakaladın, ikinci güçlük ortaya çıkıyor: Yazdıkların, gazete yazılarına benziyor. Daha da kötüsü: şu “nemalanma” lafı. Kendim için böyle bir sözün söylendiğini akıldan geçirmek bile, perişan etmeye yeter beni. Sonra da yazamaz oldum. Ne yapmalıydım? Kendini kandırmaktan sakınıyor ve içtenliğini yitirmiyorsan, bir çare bulunabiliyor... Romanda vurgulandığı gibi, Gezi’nin temel özelliği olan “tekil ve hep birlikte” olma durumuna benzeyen bir çözüm... “ÜSTGEÇİT” diye adlandırılan bölümlerin yazılışı romanı kurtardı. Bunların hepsi de aynı adı taşıyor ve 1,2,3 falan gibi bir öncelik anlamı gözetmiyor. Hepsi de ayrı ayrı kendi tekil değerlerini koruyor ve hep birlikte alındıklarında, toplamlarından çok daha büyük bir değere sahipler. Yaşanılan, onlarla romanda okura gerekli çarpıcılıkta aktarılabiliyor. Yani, güzel oldu. SG: Necati Tosuner, Türkçeyi son kertede kıskançlıkla koruyan bir yazar olarak biliniyor. Bir de bütün yazdıklarınızın çok indirgenmiş bir dili var. Uzatma yok, fazlalık yok, ne anlatılacaksa en az sözle anlatmak var. Peki tam istediğiniz gibi bir dil kurduğunuzu düşünüyor musunuz? NT: Demin bir bilinçten söz ettim, zorunlu hareketler, dil. Bu gerçekte her yazar için geçerli. Kendi yazdıklarını güç beğenirlik, kendini sürekli bir denetleme altında tutmak oluyor. “Ben yazdım, oldu!” anlayışından sakınma, bende yerleşti, alışkanlığı da geçen bir ”kendiliğinden öyle” durumuna dönüştü. Yazarken, kalem nereye gidiyorsa, bırak gitsin! Çağrışımların bizi ulaştırdığı yerden ille de hoşnut kalmamız gerekmez. Biraz kaygı duyabilirsek, orayı yeniden yazma isteği için yeterli olabilir. Hepimiz aynı sözlük ve aynı dil kurallarıyla yaşıyoruz. Yazarın dili, onun özel dilidir. Yazar olmak anlatacak bir şey taşımaktır. Yazarın onu anlatacak bir dil kurması, anlatılanı farklı kılar. Değeri, tek olmasıdır. Tek olmazsa, kalıcı olması da söz konusu değildir. Hiç değilse, “Nasıl söylenebilir?” sorusuna yanıt olabilecek üç roman yazdım işte! Gerçekten Semih, şimdi nereye gideceğimi bilmiyorum. Ama, laf olsun diye bir yere gitmeyeceğimi de iyi biliyorum. Bakalım, evet, merak ediyorum. Yaşlanmak merak etmeye engel değil. SG: Sizin öykülerinizde diyalogların da önemli bir yeri var. Sıkı ve sağlam diyaloglar yazıyorsunuz. Diyalogları nasıl kullanıyorsunuz, söyleyeceklerinizin yararlı olması için soruyorum. NT: Aman, yararlı olmaya bayılırım! Gündelik yaşamda çok sık karşılaşılır. “Canım, o öyle söyledi, ben de öyle söyledim!” denir. Demek ki, yazar ona nasıl söyletecek ki, ötekinin şöyle söylemesi kaçınılmaz olsun. Konuşan kişiler, yazarın diliyle değil, kendi ayrı ayrı dilleriyle konuşmalı. Şiveyle konuşulması, konuşulana gerçeklik katmaya yetmez. Susmayı iyi kullanmak, konuşmayı inandırıcı kılar. Moda olmuş deyişlerin bir gün demode olacağını düşünmek gerekir. Bir kişinin benzetme gibi kullandığı deyiş, orada kalmalıdır. Başka kişi ve başka yerde –dahası başka bir kitapta bile– başka bir benzetme yapılmalıdır. Reklam da sayılsa, burada kendimden örnek vermem iyi olur: Dokuzuncu öykü kitabım Yakamoz Avına Çıkmak’taki öyküler, öykü tanımına açıklık getirmeye çalışan bir sıralama içerir. Oradaki son öykünün diyalog bakımından zengin olduğu söylenebilir. Sancı... Sancı...nın başarısı –biliyorsun– bir dil başarısıdır. Romanda diyaloglar elbet Almanya’da ve Almanca geçmektedir. Ama Türkçe yazılmış romanın o diyaloglarının okurken özümsenmesinden alınan zevk, yazınsal bakımdan dikkat çekicidir. SG: Diliniz böyle olduğu için şiirsel de bulunuyor. Ben bu şiirsel nitemini yanlış ve olumsuz buluyorum. Öykü ve roman dili şiirsel olmaz. Ama şiirin biçiminden yararlanır. Siz ne dersiniz? NT: Bu konuda ölçütlerde seninle tümüyle anlaşacağımızdan hiç kuşkum yok. Değerlendirmeler elbette öznellik taşıyacak. Şöyle... Sait Faik’in “Sivriada Geceleri” adlı öyküsünü okursak, aradığımız şiirselliği orada buluruz. Nâzım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’ndan üç sayfa okumak da, öyküsellik nedir, bize tanıtır. Şiir biçiminden yararlanmaya ben güvenmem. Şiir biçiminden yararlanıyorum derken, kötü şiir örnekleri ortaya çıkabilir. Kötü şiir de –öykü falan değil– yalnızca kötü şiirdir. Üstelik, hangi şiire göre şiirsel olacak? Benim bu konu için biçimlemeye çalıştığım –arayıp kendimce daha iyisini de bulamadığım– bir örnek var: “Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!” Böylesine basit, kolay. Böylesine yalın, içten. Böylesine renk renk tutuşur, böylesine yaprak yaprak titreşir. İşte böylesine gerçek, işte böylesine duygusal... “Ne var, onu babam da yazar!” Gel, yaz o zaman! Aman neyse, Tarancı bunu duyacak değil... SG: Sonunda sizin yazdıklarınızda neredeyse şiir gibi okunacak bölümler var. NT: Ben yazdıklarımı denetlemek için –zaman zaman– yüksek sesle okurum. Bana da öyle neredeyse şiir gibi göründüğü olur! Yok, bunamadım! Yazarlar da yaptıkları işi –kendilerini kandırmaktan kaçınmak koşuluyla– beğenmek zorundadır. Ama bunu bir övgü olarak başkasından duymak –arkadaşlık hatırına olmamak koşuluyla– daha güzel olur. Cenazelerde bile nerede kamera varsa oraya koşturmanın yazarlıkla bir ilgisi yoktur. Gerçi sen bunu sormadın ama ben yine de söylemiş olayım. SG: Edebiyatta düzyazı şiire de yaklaşıyor mu bu arada? NT: Demin de sözünü ettiğimiz gibi, hangi şiire yakınlaşmaya göre değişir bu. “Bakışsız Bir Kedi Kara”ya yakınlaşma seçilirse, işler daha kolay mı, yoksa daha güç mü olacak? Ece Ayhan dedikse, Melih Cevdet diyelim bu kez: Melih Cevdet’in romanlarının şiirine yakınlaştığını söyleyebilir miyiz? Yoğurt burada. Kaşık burada. Böyle... SG: Necati Tosuner öykücü ve romancı. Sıkıcı soruyu gene de sormak istiyorum: Öykü mü roman mı? Bu soru her okur ve genç yazar için bence hâlâ anlamlı bir soru... NT: Biliyorsun, eskiden bir edebiyat dergisinin kapısından girip orada tutunmadan yazar olunamazdı. Şairler şiir matineleriyle falan ayrı bir halay çekseler de, temel hedef edebiyatçı olmaktı. Büyük heveslerle yayımlanan ilk kitapları, bazen yazarın kendisi unutmaya çalışırdı. Roman yazmak için acele edilmezdi. Acele edilirse, gazetelerde tefrikaya uygun romanlar yazmak ekmek parası diye bağışlanır gibi olsa da, her tefrika kitaplaşamazdı. Önce yıllarca öykü yazılır, sonra roman yazılırdı. O yazar için “romana geçti” denirdi. Edebiyatçı olma yolunda, herkes birbirinin yazdığını okur, dizgi yanlışına kadar bilirdi. SG: Necati Tosuner sonunda yetmiş yaşına dayandı. İnsan yaşlanırken edebiyat da yaşlanıyor mu? NT: İnsan yaşlanınca herkes gençleşiyor, Semih! Yazarın yazdıklarıyla kendini tekrar ediyor olması, o yazar için edebiyatın yaşlanması demektir. Geçmişte ya da bugün yazdıklarımın yaşlandığını söylemek bence doğru olmaz. Dahası, haksızlık olur. “Kendim ettim kendim buldum” şarkısını söylemeyi sevdiğim için, yazar oldum diye bir pişmanlık da duymuyorum. SG: Bugün yazılan ve yaşayan edebiyatla bir alışverişiniz var mı? Nasıl izliyor, neler düşünüyorsunuz? NT: Biliyorsun ben yalnızca edebiyat ürünü veren değil, yazma üzerine de düşünen bir yazar oldum. Bu arada, gençlerin yazdıklarını hep yakından izledim. Elde Kitap adlı denemeler kitabım, gençlerin eserleriyle ilgilenen o yazılarla doludur. Ama doğrusu yaşlanınca, şu son yıllarda bu iyice güçleşti ve eski yoğunluğunu yitirdi. En son Işık Kansu’nun Karabasan adlı kitabındaki öykülerin biçim olarak deneysel bulunabilir yapısı dikkatimi çekmişti. Fuat Sevimay’dan Ara Nağme var bir de. Çok sık rastlanmaz: Aynı ağacın meyvelerinden değil, başka başka ağaçların meyvelerinden oluşan bir kitap. Ama bugün “biteviye” falan diyen bir yazar. Yazık olan bir şey var, nedir?.. SG: Türkçenin, özellikle yeni Türkçenin, anlatılmak istenenleri karşılamakta bazen yetersiz kaldığını öne sürenler var. Sizce böyle bir eksikliği var mı Türkçenin? NT: Yeni buluşların adları ya da bazı uzmanlık alanlarının terimleri için bunu söylemek anlaşılabilir. Ama edebiyat eseri söz konusu olunca... Bilemiyorum, ben öyle engin ufukları olan bir yazar olmadığım için, öyle bir sıkıntı çekmiyorum. Ne yani?.. Hırlı olmak mı kötü, hırsız olmak mı kötü, diyen Türkçeyi severim ben. SG: En çok özlediğiniz yazarlar kimler? NT: Anladım, Korkağın Türküsü mezar taşı gibi bir sözle sona eriyor diye soruyorsun bunu!.. Ama özlenmişleri birbirinden ayırıyor olmak istemem ben...

2014


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR