Nedim Gürsel: "İran ilginç bir ülke, tarih boyunca süreklilik göstermiş derin bir kültürü var."
25 Kasım 2019 Söyleşi Edebiyat

Nedim Gürsel: "İran ilginç bir ülke, tarih boyunca süreklilik göstermiş derin bir kültürü var."


Twitter'da Paylaş
0

İlyada ile Odysseia’yı okumuş, neredeyse bu epopelerle büyümüş benim kuşağım için, Şahname’yi okumamış olmamız büyük eksiklik.

“Nasıl bilirsiniz?”

Bu soru ülkeler için sorulsa, Kanada için mesela. Çağdaş yaşamın, medeniyetin merkezi bir düşler ülkesi diye başlar ve anlatımına bildiği en güzel sıfatları kullanarak devam eder çoğu kişi. Finlandiya’nın her şeyi bir tarafa eğitim sistemi bile anlatılır, İspanya’nın belki diğer iki F’sini değil ama futbol takımlarını sokaktaki çocuk bile sayar. Peki ya İran? Kapı komşumuzun tarihi, kültürü, coğrafyası, sanatı veya edebiyatı ile ilgili bilinen neler? Yüzyıllardır yan yana yaşayan, her alanda birbirini etkileyen iki toplum arasında örülü görünmez duvarlar var sanki. Ama son zamanlarda düzenlenen kültür turları, sosyal medyadaki paylaşımlar, gezi ve edebiyat dergilerinin özel sayıları ile o görünmez duvarların ardındaki ülkenin silueti yavaş yavaş da olsa belirmeye başladı.

Benim ise Kasr-ı Şirin’den sonra Zagros Dağları’nın ardında kalan toprakları görme isteğim her zaman vardı. Çünkü bir tarihçi olarak fotoğraflarla ve standart turistik rotanın izlenmesi ile gizlerini ele verecek ülkelerden biri olmadığını biliyorum İran’ın. Her doğu ülkesi gibi, güneşinde kavrulmadan, taşına toprağına dokunmadan, yasaklarını yaşamadan gerçek kimliğini göstermez. Yazar Nedim Gürsel de tam olarak böyle yapmış; İran’ı kimliğini saklama fırsatı vermeyecek şekilde gezmiş. Türkmenlerin ana yurdu Horosan’ı, güllerin ve şairlerin kenti Şiraz’ı, Selçukluların mirası Rey’i, Nakş-ı Cihan Meydanı’nı gören, Farsların üzerinde bulundukları binlerce yıllık Pers kültürünü nasıl dönüştürerek yaşadıklarını gözlemleyip anlatan Nedim Gürsel’in, Eylül ayında okuyucularla buluşan kitabının adı ise Mehdi’yi Beklerken. Özellikle uzun yıllardır Batı kültürünün içinde yaşamış bir Türk yazarın İran’ı nasıl değerlendirdiğini merak ederek okuduğum bu eserde, Sayın Gürsel beklediğim gibi bilinmeyen İran’ı sözcüklerle çizmiş. Boğazkesen romanında tarih bilgisine tanık olduğum Nedim Gürsel’in İran’ı edebiyatıyla birlikte derinlemesine analiz ederken, ülkenin tarihini gözden kaçırmadığını belirtmeliyim. İşte Sayın Gürsel ile İran’daki sanatı, yasakları, sarayları, gülistanları, şehirleri, sitemi, şiiri, Firdevsi’yi bulabileceğiniz Mehdi’yi Beklerken kitabı üzerine yaptığım söyleşi…

nerim gürsl

Zeynep Yalçın: İran’daki aydınların özellikle genç şairlerin Sadık Hidayet ve Füruğ Ferruhzad’ı efsaneleştirdiklerine tanık oldunuz. Bu iki isimde ne görmüş olabilir ülkedeki genç kuşak?

Nedim Gürsel: Doğrusu yerinde bir soru, çünkü bu iki adın efsaneye dönüşmesi İran toplumunun da, bir anlamda, dönüşümünün göstergesi. En azından toplumun bir kesiminin. Firuğ’a yönelik ilginin kadına daha fazla özgürlük talebinden kaynaklandığını düşünüyorum. Hatta, diyebilirim ki, eğer bir değişim olacak, İran bireysel özgürlükler alanında bir ilerleme gösterecekse, bunun kadınlar sayesinde gerçekleşeceği kesin. Sadık Hidayet’e gelince, onun efsanesi de, bir anlamda, aykırı duruşundan kaynaklanıyor. Siyasal iktidarın dayattığı etik değerleri kabullenmeyen bir konumda olmuş her zaman. Uyuşturucu kullanmış, büyük olasılıkla eşcinsel eğilimleri olmuş, mollalara “lâhana kafalılar” diyecek denli ileriye gitmiş, öte yandan yazınsal yapıtında kendine özgü, gizemli, çok çekici bir dünya kurabilmiş. Genç yaşta Paris’te intihar etmesi de Sadık Hidayet efsanesinin bir parçası olarak algılanabilir.

ZY: Tahran, kültür sanat şehri olmaktan öte bir saray şehri diyorsunuz. Ardından saraylarda oturan siyasi iradenin tarih boyunca şiirsel sözün gücünden çekindiğini belirtiyorsunuz. Sözün gücünden çekinmek en çok Ortadoğu’da mı var peki? Coğrafyadan sonra mesleki kader birliğini de mi paylaşıyor yazar ve şairler?

NG: Sözün, özellikle de “şiirsel söz” olarak tanımladığım muhalif söylemin gücünden tarihin her döneminde siyasi iktidarlar ya yararlanmış ya da onu yasaklamışlar. Ama günümüzde bu durum, ne yazık ki, ülkemizin de aralarında yer aldığı, demokrasiden fazla nasibini almamış ülkeler için geçerli. Avrupa Birliği’ne üye ülkelerde, bu yapının dayandığı demokratik değerler gereği, yazarların baskı gördüklerine tanık olmuyoruz. Herkes görüşünü özgürce ifade edebiliyor. Şiir kitapları “müstehcenlik” ya da “bölücülük” gerekçesiyle toplatılmıyor. Bir yazara, benim Allah’ın Kızları romanımda başıma geldiği gibi, “halkın dinsel değerlerini alenen aşağılamak” gerekçesiyle davalar açılmıyor.

nerdim gürsel

ZY: İran’a gidip Hayyam’ı görmemek olmazdı. Nişabur’un Şadbah Kasabası’nda sonsuz uykusunda olan Hayyam’ın hayalini karşınıza alıp neler konuştunuz?

NG: Bu hayali söyleşiye bir bölüm ayırdım kitabımda. Hayyam’la birlikte inancı sorguladık. Onun rubailerinde kanımca bir metafor olmayan şaraptan, geçen zamandan, ölümden, gidip de dönmeyenlerden söz ettik. Bursa hapishanesinde Hayyam’dan esinlenerek rubailer yazan Nâzım Hikmet’in anısına kadeh kaldırdık. Sonra o ters şarap kadehi biçimindeki, firuze mavisi türbesine döndü, ben dostlarla Horasan’da yoluma devam ettim.

ZY: ‘Doğunun abideleri’nden biri sayılan Hafız’ı, Nietzsche’nin zihinsel düzeyde yakın dostu diye nitelemeniz dikkatimi çekti. Ne söylemek istersiniz Hafız ile ilgili?

NG: Hâfız başlı başına bir dünya, İran halkının hem ortak belleğinin hem de günlük yaşamının bir parçası. Kitabımda onun şiirini derinlemesine inceleme olanağım olmadı, ama okuru çok güzel bir park içinde yer alan, Yahya Kemal’in de bir şiirinde betimlediği kabrinin çevresinde dolaştırmak istedim. Bu arada, hemen herkesin yaptığı gibi, Divan’ından rastgele bir sayfa açarak falıma da baktım. Hafız’ın gazeli sevgilimden uzak düşeceğimi haber veriyordu. Ve ne yazık ki şairin bu falı ya da öngörüsü doğru çıktı.

ZY: Batı edebiyatına hâkim Türk yazarlarından birisiniz. İran’a yaptığınız bu yolculuk sonrası karşılaştırma şansınız olmuştur; ‘Frenk’ ile Türk ve Farisi’in edebiyata bakış açısı arasında benzerlik bulunuyor mu?

NG: Doğuda, Osmanlı’da da olduğu gibi, çok güçlü bir şiir geleneği var, buna karşılık düzyazı, daha doğrusu yazınsal bir tür olarak roman daha geç zuhur etmiş. Baktığımızda İran şiirinin Divan şiirini çok derinden etkilediğini görüyoruz. Dilimizde de çok sayıda Farsça kökenli sözcük var zaten. Türk ve İran edebiyatlarının evrimleri benzerlik taşıyor ama bizim edebiyatımızda ne yazık ki dilimizin kurucusu ve kurtarıcısı olarak tanımlayabileceğimiz, Şahname’nin yazarı bir Firdevsi yok. Hatta, Divan şiirimizin büyük ustalarının toprağı bol olsun, Goethe’yi ve Victor Hugo’yu hayran bırakmış bir Hâfîz da yok!

ZY: Kitapta Şahname’ye özel bir bölüm ayırmışsınız. Nedir onu İran halkının nazarında bu kadar önemli kılan?

Tus kentindeki Firdevsi anıtı.

NG: Bu başyapıt antik İran kültüründen ve mitolojisinden kaynaklanan unsurları da barındıran, altmış bin beyitten oluşan, son derece etkileyici bir anlatı. Az önce de söyledim. Farsçanın kurucusu ve kurtarıcısı olarak biliniyor. Bu nedenle Firdevsi için görkemli bir anıt kabir yapılmış Tus kentinde. Yolum oraya da düştü ve çok etkilendim. Özellikle Rüstem’in bilmeden oğlu Sohrab’ı öldürdüğü bölümü herkese öneririm. Odipus kompleksinin tersi söz konusu burada. Ve İlyada ile Odysseia’yı okumuş, neredeyse bu epopelerle büyümüş benim kuşağım için, Şahname’yi okumamış olmamız büyük eksiklik. Bu nedenle kitabımda “Şahname’nin Renkleri ve Sesleri” diye bir bölüme yer verdim.

ZY: Genelde gezilen ülke ile ilgili hep güzelliklerden bahsedilir, olumsuz durumlara değinilmez. Gerçekçi görmediğim bu yaklaşıma eserinizde rastlamadığıma sevindim. İran’dan ayrılırken neler kaldı aklınızda?

NG: İran ilginç bir ülke, tarih boyunca süreklilik göstermiş derin bir kültürü var. Klâsik şairlerini de onurlandıran, onların anısına anıt mezarlar yapan bir yönetim söz konusu. Ama öte yandan sansür de var. Sonuçta teokratik bir devlet, dolayısıyla demokratik haklar, bireysel özgürlükler de oldukça sınırlı. Bütün bunları görmezden gelemezdim elbet. Dolayısıyla kitabımda yasaklarla da hesaplaştım, ama asıl amacım, okura İran’ın etkileyici coğrafyası ve kültürü hakkında bilgi vermek, bir Türk yazarının bakışıyla bu komşu ülkenin çekici yanlarını tanıtmaktı. Tahran-Kaşan-İsfahan-Şiraz-Meşhed güzergâhında epeyce yol katettik, ülkeyi, Hazer kıyıları hariç, baştan aşağıya karış karış dolaştık. Bu yolculuğun izlenimlerini İran edebiyatı ve tarihiyle harmanlayarak yazdım Mehdi’yi Beklerken’i. Ve beni en çok İsfahan etkiledi. Kitabım yayımlandıktan sonra, Aborda Turizm’in davetine icabet edip yeniden döndüm İran’a ve Yezd’i keşfettim. Bu kenti de yazacağım ilk fırsatta. Mehdi’yi Beklerken okurdan büyük ilgi gördü, yeni baskısı yolda. İkinci İran yolculuğumun izlenimlerini de eklemeyi düşünüyorum bu yeni baskıya.

ZY: Yazdığınız gezi yazılarınızı ve daha önce yayınlanmış gezi kitaplarınızı da okumuş biri olarak merak ediyorum, gezdiğiniz bu kadar ülke/bölge/şehir arasında kaleminizde iz bırakan, sizi en çok etkileyen neresi oldu?

NG: Evet, epey dolaştım dünyayı, Yunus Emre’nin deyimiyle “yedi deryalar aştım”. Anadolu’yu da karış karış gezdim. Yoksa ne Yedi Dervişler’i ne de Derin Anadolu’yu yazamazdım. Çok sayıda gezi kitabım var. Bu arada Bana İtalya’yı Anlat’da anlatmaya çalıştığım İtalya, sanırım, gittiğim ülkeler arasında hem en ilginci, hem de en güzeli. Resimli Dünya romanımı Venedik’te yazdım, İtalya yalnızca gezi yazılarıma değil, roman ve öykülerime de girdi diyebilirim. nedim gürselBu arada uzun yıllardır yaşadığım, hayatımın zor bir döneminde,12 eylül askeri darbesinden sonra Türkiye’de sıkıyönetim mahkemesinde yargılanırken bana kucak açan Fransa’ya da haksızlık etmek istemem. Okur “derin Fransa” izlenimlerimi Hatırla Barbara kitabımda, yazarlığımı etkileyen bir başka kenti, Şeytan, Melek ve Komünist adlı romanımı yazdığım Berlin’i, Çıplak Berlin’de bulabilir. Diyeceğim şu ki : “Ömür biter yol bitmez!”.

ZY: Yoğun bir programınız olduğunu biliyorum, zaman ayırıp söyleşi yapmayı kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR