6 Kasım 2018 Söyleşi Edebiyat

Nermin Yıldırım: "Cılız ve uzakta dahi olsa muhakkak umut ışığını görmeyi, göstermeyi, sezdirmeyi istiyorum."


Twitter'da Paylaş
0

Akıl hastanesini bir anlamda tam da içinde yaşadığımız dünya, hatta ülke olarak tasavvur ettim.

Nermin Yıldırım verimli ve gitgide daha çok okunan bir yazar. Art arda yayımladığı romanlarının sonuncusu Misafir. Misafir ile birlikte roman dilini, kurgusunu daha da yetkinleştirdiği söylenebilir mi? Nitelikli okumalara verdiği fırsatlara bakınca, pek çok okur böyle olduğunda hemfikir. Nermin Yıldırım ile Misafir'den çıkarak bir söyleşi yaptık. Onun yanıtları, henüz okumayan okurları da herhalde Misafir'i okumaya yöneltecektir.

Semih Gümüş: Misafir’de akıl hastanesini mekân olarak seçmek önemli elbette. Hemen aklıma Elias Canetti’nin, Körleşme romanının akıl hastanesinde geçen bölümlerini yazabilmek için bir akıl hastanesine altı ay boyunca gidip gözlemler yaptığı geliyor. Siz bir akıl hastanesini nasıl tasavvur ettiniz?

Nermin Yıldırım: Öncelikle zaten bir tür akıl hastanesinin içinde yaşadığım hissi gittikçe ağır bastığı için, mekân olarak burayı kullanmaya karar verdim. Yani akıl hastanesini bir anlamda tam da içinde yaşadığımız dünya, hatta ülke olarak tasavvur ettim. Sonra doktor yahut hasta olarak gerçek akıl hastanelerine yolu düşmüş çok sayıda kişiyle görüşmeler yaptım. Elbette felsefeden klinik psikolojiye okumalar da... Akıl hastanesini tarihsel düzlemi içinde bir metafora dönüştürürken, öncelikle Foucault’nun çalışmalarından yararlandım. Ayrıca mimariyi kurarken, Hapishane’nin Doğuşu’nda bahsedilen, Jeremy Bentham’ın Panoptikon adını verdiği gözetim ve denetim mekanizmasının iktidar ve hükmedilen üzerindeki etkisini yansıtacak bir mekân tasarlamaya çalıştım. İlaveten diğer romanlarımda olduğu gibi Misafir’de de uzman bir psikologdan danışmanlık aldım. Kısacası akıl hastaneleri hakkında mümkün olduğunca detaylı malumat toplamaya çalıştım ama tabii en nihayet roman için kendi hastanemi kurdum. Yaşadığımız dünyada var olan hakiki kurumlar üzerinden yükselen kurmaca bir yer, bir Ev inşa ettim.

nermin yıldırm

SG: Hele bugün yaşadığımız hayatta roman için kapalı bir mekânı, akıl hastanesini seçmek çok iyi fikir. Daha baştan bir metafor olarak beliriyor akıl hastanesi. Sizin düşünceleriniz neydi?

NY: İşlevi yine aynı olacaktı ama en başında mekânı bir akıl hastanesi olarak belirlememiştim. Distopik geleneğin simgelerinden bir ada ya da orman da olabilirdi. Hem içeridekiler sıkışmış, kıstırılmış olsun istiyordum hem de mekânın yapısından dolayı bir bakıma öyle değilmiş, açık bir alandaymış gibi hissetsinler... Çünkü bize olan bu. Kıstırıldık ama özgür olduğumuz yanılsamasına tutunmaya çalışıyoruz. Sonra hikâye belirginleştikçe Misafir’de adına Ev dediğimiz bu akıl hastanesi çıktı ortaya. Avlular, bahçeler içinde ama yine de geleni sadece bir süreliğine misafir edecek dört duvar arasında bir yapı. Fakat öyle duvarlar ki bunlar, asıl hastalar içeride mi, dışarıda mı, asla emin olamıyoruz.

SG: Gene de romanın iki asıl karakteri Esin ve Rikkat Hanım bütün o toplumsal ve bireysel arızalar içinde ümitlerini kaybetmez. Bunda yazarın isteğinin de yeri var mı? Karakterlerinizle aranızda nasıl bir ilişki oluşur?

NY: Karanlığı, kasveti, dehlizleri ve uzun tünelleri anlatmayı seviyorum ben. Yaşadığımız o klostrofobiyi olanca şiddetiyle vermeyi. Ama sadece edebi değil, bir hayat duruşu olarak da umutlu bir lafım yoksa susmayı tercih ederim. Velhasıl yazdığım romanlarda nasıl bir dünya kurarsam kurayım, hatta hakikatte nasıl bir dünyada yaşarsam yaşayayım, tünelin ucundaki umut ışığını, cılız ve uzakta dahi olsa muhakkak umut ışığını görmeyi, göstermeyi, sezdirmeyi istiyorum. Bu benim direniş noktam. Umuda, insanlara, daha iyi bir dünyaya ve daha güzel günlere inanmak, karanlığın ortasında bile, düşerken bile bu inanca sarılmak.

narmin yıldırm

SG: Böyle bir hayat içinde karakterler elbette düş kırıklıklarıyla dolu olacak, aynı yaşadığımız bu hayat gibi. Ama yazar da bunları yazmalı değil mi?

NY: Yazmalı, muhakkak yazmalı. Hayalin olduğu yerde hayal kırıklığı da olur. Üstelik yaşadığımız dünya, hayalleri bir bir kırmak, hayal ne ki kolumuzu kanadımızı kırmak üzerine inşa edilmiş. Ben romanlarda düşüş anlarını yazıyorum. Ama düşüşü bir umutsuzluk vesilesi olarak değil, yeniden kalkmak, dirilmek ve direnmek için umut vesilesi olarak görüyorum. Burada kişisel gelişim soslu içi boş, kof bir umuttan, tüketim kültürünün pembe beyaz mutluluk hayallerinden bahsetmiyorum elbette. Direnişçi bir umuttan, yılgınlığa kapılmayan, zulmü kabullenmeyen, pes etmeyen bir insan ve toplum tahayyülünden bahsediyorum.

SG: Verimli bir yazarsınız. Hemen her yıl bir kitabınız yayımlanıyor. Nasıl bir tasarıya bağlı olarak ve nasıl bir hızla yazıyorsunuz?

NY: İlk romanım yayımlandığında otuz yaşındaydım. Şimdi otuz sekiz yaşındayım ve altıncı romanım yayımlandı. Fakat otuz yaşımdan önce de yine bu hızda yazıyordum ben. Yazmaya başladığımdan, yani uzun yıllardan beri yazma ritmim hep bu. Çünkü yazı hayatımda büyük yer kaplıyor. Hayatı anlamaya çalışırken kullandığım bir enstrüman diyebiliriz. En temelde bir tür can havliyle yazdığım için verimli dediğiniz o sonucun çıktığını düşünüyorum. Bir gün romanlarım bir sebeple yayımlanmazsa ya ben artık yayımlatmaktan vazgeçersem mesela, yine bu hızda yazacağım muhtemelen. Yayımlanma maceramın öncesinde de olduğu gibi. 

SG: Gerek kurgusu gerek diliyle Misafir’in önceki romanlarınızın da önüne geçen bir niteliği olduğunu söylenebilir mi?

NY: Onu ben bilemem ama böyle söylendiğinde elbette çok mutlu oluyorum. Çünkü muhakkak ki en son yazdığım en iyisi olsun istiyorum hep. Edebi olarak, estetik, olarak, dil ve kurgu anlamında, kendi küçük yolculuğumu ileri taşımaya çabalıyorum. Kendi sınırlarımı araştırmak, açmaya çalışmak, kalemimi geliştirmek ve terbiye etmek. Yazıya kalem işçiliği olarak bakıyorum. Bir yanıyla çok doğal, kendiliğinden bir süreç, bir yanıyla da muhakkak disiplin ve çalışma işi. Yani söylediğiniz gibiyse ne mutlu bana.

Hiç okunmasaydım da aynı şekilde yazmaya devam ederdim. Hiç basılmasaydım da. Bir yazarın neden yazdığı önemli bir sorudur diye düşünüyorum.

SG: Yaşar Kemal, “Roman tamamıyla insan psikolojisini anlatır” derdi. Sizin için de sanki öyle…

NY: Evet, kesinlikle öyle. Ve insan psikolojisini içinde yaşadığı toplumun psikolojisinden ayrı düşünemiyorum. Bizi biz yapan zamanın ve coğrafyanın ruhu da sızıyor romanlara. En azından sızmasını arzu ediyorum. Romanların fonunda dünyalar yıkılıp kurulabilir ama öndeki hikâyede büyük olaylar, uçmalı kaçmalı mevzular değil, minimal, küçük, sıradan meseleler, basit hayatlar, o basitliğin muhteşemliği, karmaşıklığı, derinliği çekiyor benim ilgimi.

SG: Okurun ya da okurlarınızın romanlarınızın karşısındaki yeri nedir sizce? Okurlar yazdıklarınızla pek ilgilenmeseydi bu sizi nasıl etkilerdi?

NY: Bir süredir romanlarım görece daha geniş bir kitleye ulaşıyor olsa da ilk romanı yıllarca ikinci baskıyı bile görmemiş, ilk üç romanı çok da bilinmemiş bir yazarım ben. Ancak en başından beri benimle yürüyen minik ama kemik bir okurum vardı, sonra yolculuğun devamında yavaş yavaş kalabalıklaştık. Romanlar yeni baskılar yapmaya, bilinmeye başlandı. Bu elbette mutluluk verici. Okuruyla kurduğu ilişkinin niteliği bakımından da şanslı bir yazar olduğumu düşünüyorum. Ama hikâyenin başından da anlaşılacağı gibi, yazıyla kurduğum ilişkide belirleyici olmadı hiç ne kadar okunduğum. Hiç okunmasaydım da aynı şekilde yazmaya devam ederdim. Hiç basılmasaydım da. Bir yazarın neden yazdığı önemli bir sorudur diye düşünüyorum. Ben hayatı kavrama çabamın bir yolu olarak yazıyorum. Yazıyla aramda, başkalarını ve onların beklentilerini vs. sokmak istemediğim, hatta bundan kaçındığım şahsi bir ilişki var. Yazarken yazdıklarımın okunacağını bile düşünmemeye çalışırım. Yoksa elim kolum bağlanabilir, işin içine zaaflar, hesaplar girebilir. Bu da metne ve yazma coşkuma yapacağım en büyük haksızlık olur. Yazarken yalnızım. Ama sonra metin bitiyor, yayınevine teslim ediliyor ve okurla buluşma süreci başlıyor. Yazdıklarımın birilerinde karşılığı olduğunu görmek, hiç tanışmadığım insanlarla bir tür gönül birliği kurmak bana elbette çok iyi geliyor. Bu ilişkiyi çok önemsiyorum da. Ama okurun varlığını yazarken değil, metin bittikten sonra düşünmek, yazıyla kurduğum ilişkinin sahiciliği açısından en doğrusu gibi geliyor.

nedmin yıldırm

SG: Nasıl yazıyorsunuz? Tasarlama, yazma, gözden geçirme süreçlerinizden söz eder misiniz?

NY: Bir derde binaen yazan yazarlardanım. Önce yaşadığımız hayatın içinde düğümlenen yerlerden sızan dert çıkıp geliyor, rahatsız ediyor, sonra zamanla bir hisse ve soru işaretine dönüşüyor. Derken o soru işaretinin etrafında dönen hikâye ve karakterler çıkıyor ortaya. Ama hemen yazmaya koyulmuyorum, hatta  mümkün olduğunca öteliyorum bunu. Bir fikir başta göründüğü kadar parlak, serpilip büyümeye yetecek kadar güçlü olmayabilir çünkü. Zaman içinde hikâye kendini örmeye devam ediyorsa, dallanıp budaklanıyorsa, o zaman onu yazacağımı anlıyorum. Notlar almaya başlıyorum. Sözlükler, haritalar oluşturuyorum, okumalar, gerekiyorsa röportajlar  yapıyorum, üstüne çalışıyorum. Her şey netleştiğinde de masamın başına geçiyorum. Evvela aklımdakini kâğıda dökmeye çalışıyorum hızla. Sonra taslaklar üzerinden yeniden, yeniden çalışıyorum. Bir romanı ortalama yedi kere yazıyorum. Demleyip demleyip baştan bakıyorum yani. Diliyle, diyaloglarıyla, bağlantılarıyla, detaylarıyla ilgileniyorum. Çengelleri güçlendiriyorum. En nihayet içime sindiğinde bırakıyorum. Ha, sonsuza kadar baştan yazılabilir tabii bir metin. Ama çıkış noktasından uzaklaşmamak için bir yerde durmak gerekiyor sonuçta.

SG: Romanlarınız yayımlanmadan önce birlikte çalıştığınız editörleriniz olabiliyor mu?

NY: İlk romanımdan beri aynı editörle çalışıyorum, Işıl Özgüner. Metin bitene kadar genellikle kimseye göstermem, bahsetmem bile, o dünyanın içinde tek başıma düşer kalkarım. Ama bittikten sonra her zaman öncelikle editörümün fikrini merak ederim, onunla beyin fırtınası yapmayı severim, önerileri olursa değerlendiririm. Onca uğraştan sonra insan metnin içinde kayboluyor çünkü, körleşiyor bir nevi. Dışarıdan, fakat bir yandan da ne yapmak istediğinizi bilen, sizi anlayan, tanıyan, yani bunları yapabilecek kadar içeriden de olan bir gözün yazdıklarınızı değerlendirmesi çok kıymetli.

Saymakla bitmez. Romancılardan, öykücülerden ve tabii bir de şairlerden çok şey öğrendim.

SG: Hangi yazarların içinden geçerek buraya geldiniz?

NY: Her yazarın hocaları kendinden önce yazmış ustalarıdır. Bizden önce yazmış olanların bir kısmından ne yapmamız, bir kısmından da ne yapmamamız gerektiğini öğreniriz. İyi bir okur değilseniz kötü bir yazar dahi olamazsınız bence. Varsa da istisnadır. Ben de ustalarımdan çok şey öğrendim. Edebiyat zevkini, dilin şerbetini, kurgunun kıymetini... Işık, pusula ve rehber oldular bana. Bir insanı anlamanın yolunun yaşadığı toplumu, bir toplumu anlamanın yolunun içindeki bireyleri anlamaktan geçtiğini mesela, ilk kez Adalet Ağaoğlu’nun Dar Zamanlar Üçlemesi ile fark ettim. Dilin şiirini, insanların bıçak, bıçakların insan gibi konuşabileceğini Lorca’dan, ironiyi Tanpınar’dan, insan ruhunun karanlık dehlizlerinde kaybolmayı Dostoyevski’den, Saramago’dan, gerçekdışı sandığımızın gerçeğin ta kendisi olduğunu Márquez’den öğrendim mesela. Saymakla bitmez. Romancılardan, öykücülerden ve tabii bir de şairlerden çok şey öğrendim. Şairler mühim, neredeyse kutsal. Dilin ritmini, sözcüklerin anlamları dışındaki anlamlarını, müziğini, az yazarak çok anlatmayı, hiç anlatmadan çok sezdirmeyi, durarak yürümeyi, bazen kelimelerin, bazen virgüllerin, bazen sadece sessizliğin büyülü olabileceğini onlar öğretti. Öğrendiklerimle ne yapabildim bilemem, ama bu yolları aydınlatan bütün ustalara gönülden teşekkür ederim.

nermin yıldırım

SG: Yaşadığımız bu ürkütücü ülkede yazarın nasıl bir duruşu olmalıdır?

NY: Her dönemde ve ülkede, yazarın her tür iktidar ve güç odağından uzakta, onlarla alacak vereceği, bilhassa alacağı olmadığı koşullarda, bağımsız, sözünü söylemekten çekinmeden yazmaya çalışması gerektiğini düşünüyorum. Yazarlar kimliklerine göre duruş sergiler. Kalem sözdür. Sözünü yüksek sesle, veya imza metinleriyle de söyleyebilir yazar ya da sadece eserleriyle de. Bu kişisel bir seçimdir. Ben yaşarken de, yazarken de hep yarın bir gün aynaya bakmaktan utanmayacağım bir yüze sahip olmak istedim. Duruştan anladığım da en temelde bu.  

SG: Yazının dışında nelerle ilgileniyorsunuz?

NY: İyi bir okur olduğumu düşünüyorum. Film izliyorum, müzik dinliyorum, resimle ilgileniyorum. Yazmak, bütün sanat dallarından beslenerek güçlendireceğiniz bir uğraş. Sadece yazımı değil, hayatımı da sanatın farklı disiplinleriyle zenginleştirmeye çalışıyorum. Onun dışında bir de çok yürürüm. Uzun uzun, saatlerce. Yürümek spordan ziyade bir düşünme biçimi benim için.

SG: En sevdiğiniz yazarların ve kitapların adlarını verir misiniz?

NY: Liste işinde çok kötüyüm. Bu sohbeti sonradan okuduğumda belki en sevdiklerimi söylemediğimi fark edeceğim ama ilk aklıma gelenler şöyle: Adalet Ağaoğlu (Bir Düğün Gecesi ve Ölmeye Yatmak), Lorca (Kanlı Düğün), Saramago (Körlük), Camus (Veba ve Yabancı), Edip Cansever (Ben Ruhi Bey Nasılım) Harper Lee (Bülbülü Öldürmek) Tanpınar (Saatleri Ayarlama Enstitüsü) Zambra (Eve Dönmenin Yolları) Márquez (Yüzyıllık Yalnızlık), Vüs’at O. Bener (Dost) Assis (Asabiyeci) Sabahattin Ali (Kuyucaklı Yusuf) Yusuf Atılgan (Aylak Adam) Margaret Atwood (Penelope).

Fotoğraflar: Kiraz Demirezen


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR