Neşe Aksakal: "Denemeciyi felsefeci ile edebiyatçı arasında bir yerde düşünüyorum."

Neşe Aksakal: "Denemeciyi felsefeci ile edebiyatçı arasında bir yerde düşünüyorum."


Twitter'da Paylaş
0

Yaratıcı bir dil varsa, yeni bir şeyler söylüyor ya da sunuyorsa, genelin dışına çıkıyorsa, öngörüsü varsa o kitabı hemen masanın üstüne alıyorum.
Neşe Aksakal'ın Türler Arası En Güzel Yolculuklar kitabı, denemenin bir kıyıda kaldığı bir zamanda yayımlandı. Hem getirdiği zenginlik hem de içerdiği nitelikli okuma biçimi nedeniyle önem verdiğimiz kitabı üstüne Neşe Aksakal ile konuştuk.  Merve Akıncı-Muhammet Atalay Türler Arası En Güzel Yolculuklar'da kuşak ve janrlardan yazarları bir araya getirerek alışageldiğimiz yaklaşımlar yerine daha farklı disiplinlerarası okumalar yapıyorsunuz. Kitabın hazırlık sürecinizden, bu süreçteki okumalarınızdan bahsedebilir misiniz?

Evet farklı kuşakları bir araya getirmek değerlendirmeniz amaç için doğru. Bunun iki nedeni olabilir. Birincisi eskiye dalaşmadan yeniye geçilememesi. Yaşar Kemal’in Ağrı Dağı Efsanesi romanı Anadolu’nun göçebe kültürden yerleşik yaşama geçiş sancısını gösterirken geleceğin romanının sorunsalını da hazırlamıştır. Anamalcı düzenin yalnız ve şaşkın insanı. Orhan Kemal de kentlere göç eden işçilerin haklarını ve yaşam alanlarını konu edinirken bir sonraki sorunsalı öngörmüştür; insanla birlikte doğanın katli. Sait Faik bugünün eylemlerinin sloganını atmıştır; “toprak anamızın koyu yeşil saçlarını görmek” istiyoruz. Günümüzde yeşili kullanan bir yazın doğuyor. Kitabın son yazısında özelliklerini belirleyip adını “derin doğacılık” koyduğum yönelimi hazırlayan Faruk Duman, Latife Tekin ve Murathan Mungan’ın romanları sorunsalı bellek gibi karmaşık bir alana taşıyor.  Demem o ki eski kuşaklar geleceğe dönüş hikâyeleri yazıyorlardı.

İkincisi, sanırım “bir kitap okudum hayatım değişti” gibi bir yaklaşımımın olmayışı. Gençliğimde Kafka’yı okumam “değişim” noktam, Kafka’nın dünyayı okuma biçimini aklımdan çıkaramadım ama Şato’daki Bay K. anımsayalım, bir sona ulaşamamıştır. Okur o düzlemi ve metni sonsuza kadar okuyabilsin diye.

Bir gün benim okuduğum yeni yazarların ve kitapların birçoğundan hocalarımın haberdar olmadığını fark ettim.

İlk sorudan yola çıkarak: Akademik çevrenin genel temayülü aksine günümüz yazarlarına daha çok önem veriyor, kimi zaman genel okur kitlesine bile ulaşamayan yazarların metinlerine eleştirel okumalar yapıyorsunuz. Burada dikkat çektiğiniz nokta, akademinin yeni çalışmalar konusunda eksik kaldığı, yeniyi yakalayamayarak kendi içinde sürekli tekrara düşmesi midir? Yoksa tamamen kişisel tercihiniz mi?

Ben Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldum. O yıllar da gençler okurdu. Yeni yapıtları edebiyat öğretmeni ve iyi bir okur olan babam sayesinde hızla takip ettim. Bir gün benim okuduğum yeni yazarların ve kitapların birçoğundan hocalarımın haberdar olmadığını fark ettim. Orhan Okay ile Yeni Türk Edebiyatını Halit Ziya Uşaklıgil’de bitirmiştik, Muhan Bali ile Orhan Veli’de. Söz konusu akademik eğitimin merceğinde bunlar vardı. Şunu söyleyeyim: Biliyorsunuz bir; düzenlenmiş, seçilmiş ve yapılandırılmış içeriklerden oluşan, tasarlanmış, amaçlı ve kısıtlı bir öğrenme sunan eşzamanlı eğitim süreci var. Bir de açık ve özgür öğrenmeleri hazırlayan rastgele (informal) eğitim süreci. Kütüphaneler, yasaklanan yazarlar, ısıran kitaplar, buluntu metinler, afişler gibi. Eşzamanlı eğitimin yüzde 20’si aklımızda kalıyor; rastgele öğrendiklerimizin ise yüzde 80’i fakat işte bu yüzde 80’lik deneyimsel öğrenme,  söz ettiğimiz yüzde 20’lik öğrenme sayesinde oluyor. Demek oluyor ki, akademik eğitim makul ölçülerde kendi işini yapıyor. Artık üniversitelerde bir ders olarak okutulmaya başlanan “yaratıcı yazarlık” adı altındaki dersleri de bu şekilde değerlendirebiliriz; rastgele eğitimden eşzamanlı eğitimin eline geçmiştir. Fakat üniversitelerin parlak döşenmiş koridorları ve kırmızı koltuklu konferans salonları yeni ve genç yazarlarımıza her an, her durumda açık olmalıdır.

Kitabı okuduğumuzda kendi ürettiğiniz kavramları görüyoruz. Bu tür kavramları ortaya koymak ve bunun kabul edilebilirliği akademik açıdan olumsuz sonuçlar doğuruyor mu, dile yerleşimi açısından nasıl dönütler alıyorsunuz?

Anıtkabir’de Atatürk’ün el yazılarının sergilendiği bir odada onun “uluslararası” sözcüğünü ars-ı ulusal’dan adım adım uluslararası haline getirişini gördüm; heyecan vericiydi. Sözcüğe ekler getirip cümleler kurmuş, kullanılabilirliğini de deneylemişti. Konuşurken kullanıp durduğum sözcük sözcüğünü de Melih Cevdet Anday türetmiştir. Bugün onsuz olamayacağımız “bilgisayar sözcüğünün” isim babası da -uzun yaşasın- bilişimci Prof. Dr. Aydın Köksal’dır. Hemen aklıma gelen İstanbul’da aynı havayı soluduğumuz üniversite çevresinden Bülent Sankur, Yorgo Istefanopulos Birkaç yıl önce Örsan K. Öymen’in düzenlediği bir felsefe seminerinde, liseli genç bir arkadaşımız uzun felsefi sorularıyla epey popüler olmuştu. Son derste,  “gerekircilik, tersinmezlik, kılgıcılık, dizimsel bağlaşıklık”  gibi sözcükleri olmaya devam ederse felsefeden bir şey anlamayız” diyerek sözlerini bitirişti. O zaman gençliğine vermeyip senden bir şey olmaz,  dedim içimden. Terimleri Türkçe karşılamak bir zorunluluktur, kavram adları birer buluştur. Kabul edilebilirliği kavramın gerekli görülüp kullanılmasıyla ilgili; çekinmeden, yılmadan kullanmakla. Benim bu kitabım gibi yazılardaki kavram adları da yeni.“Derindoğacılık” terimini özellikle görmekten mutluluk duyarım.

Hasan Ali Toptaş’ın son romanı Kuşlar Yasına Gider’de kent ve kasaba yolunda kahramanın peşini bırakmayan at anlatımlarından yazarın bir öngörüde bulunduğunu okudum: Türkiye hızla kasabalılaşıyor.

Okuduğunuz bir kitapta sizi çeken, yazı yazmaya ya da bu kitap hakkında yazmaya iten ilk unsur nedir? Bunları diğer okumalarınızla nasıl bağdaştırıyorsunuz?

Yaratıcı bir dil varsa, yeni bir şeyler söylüyor ya da sunuyorsa, genelin dışına çıkıyorsa, öngörüsü varsa o kitabı hemen masanın üstüne alıyorum. Örneğin küçük İskender’in son kitabı Waliz Bir’de şiirler diğerlerinden bir şekilde farklıydı. Sahne ışıkları altında biraz ürkek, şaşkın biri, görünmeyen kalabalık karşısında konuşup duruyordu. Şiiri biçimini bulmuştu, bu heyecan verdi; bu yapıyı “solo şiir” olarak adlandırdım, ayrıntılara inip şiirin nasıl işlediğine bakmış oldum böylelikle. Kitapların deneyimlediklerine odaklanmak haz verici benim için. Türler Arası En Güzel Yolculuklar’da yok ama beni yazmaya iten sorunuza yanıt olarak bir örnek vermek istiyorum. Hasan Ali Toptaş’ın son romanı Kuşlar Yasına Gider’de kent ve kasaba yolunda kahramanın peşini bırakmayan at anlatımlarından yazarın bir öngörüde bulunduğunu okudum: Türkiye hızla kasabalılaşıyor.

Kitapta, Eco’dan ve Orhan Pamuk’tan da yola çıkarak “saf okur”, “örnek okur” gibi okur türlerini açıklıyorsunuz. Orhan Pamuk, hem saf hem de düşünceli okur tipini ideal gösteriyor. Peki akademik olarak ideal bir okur tipinden bahsetmek mümkün müdür ya da böyle bir kategorizasyona niçin ihtiyaç duyuyoruz?

Orhan Pamuk, Saf ve Düşünceli Romancı’da saf okurdan ne kadar çok çektiğini örneklerle anlatıyor. Saf okur, romandaki “ben” diyen sesi “yazar” zannetmekten kendini alıkoyamayan okur. Saf okur -ona masum okur diyeceğim şimdi- yazarın çok iyi tanıdığı biraz da karşılaşmaktan korktuğu bir okur. Gerilim yaratan bir okur türü. Romantik bir duruşla, başını  hafif yana eğip sanki önemli bir şey yakalamışçasına masum bir ses tonuyla, “Bu yazdıklarınızı yaşadınız mı?”, “O siz misiniz?” , “... adında biri var mıydı?” gibi sorular yazarı gerer.   Yazar; romanda neresi yaşanmış, neresi hayal ikilemi yaşanacağını düşünerek yazar, o yüzden düşünceli yazardır. “Her ayrıntıda, yazar okurun, o ayrıntının yaşanmış olduğunu düşüneceğini düşünür. Okur da yazarın o ayrıntıyı yaşanmış sanacağını düşünerek yazdığını düşünür. Yazar da okurun bunu da düşüneceğini düşünerek o ayrıntıyı yazdığını düşünür.” diye açıklamaya çalışıyor Orhan Pamuk. Bakın bugün saf ve düşünceli romancı olan Orhan Pamuk, saf okuru için imgenin eşyalarını sergiliyor; kurgu karakter Füsun’un saati, küpesinin teki Masumiyet Müzesi’nde! Şimdi o saf (!) romancı gerilimi okura geri veriyor.  Orhan Pamuk’un okuru, Orhan Pamuk yazınının ideal okuru olabilir diyelim. Metinin niyetiyle okurun niyeti örtüşüyor.

Sözcükler, estetik birer nesne halinde bulunurlar ve estetik göz önünde bulundurulduğunda, çoğu insan şiiri düşünür.

Okuru sınıflandırma ihtiyacı nerden doğmuştur, diye soruyorsunuz. Okurun tarihi Sümerlere dayanır. Bana kalırsa ilk okur olan Sümerli Dudu’dan beri okumak eylemi ve eylemin öznesi merak konusu olmuştur. Şunu eklemek istiyorum. Her metin ideal bir okuyucu gerektirir. Eco, Okuyucunun Rolü adlı kitabında verilen herhangi bir metnin ideal okuyucusun, içeriğinin alıcısı olduğunu ve metnin kalıplarını takip etmek için oluşturulduğunu vurgular. İdeal okur olmanın dışına çıkabilmek için içinde olduğunu fark etmek gerekir. Hadi hep beraber ideal okur olmak için çabalayalım. Sahte hikâyelerin, efsanelerin içeriğinin alıcısı olalım, bu hikâyelere göre yaşayalım. Reklam metinlerinin alıcısı olalım,  alışveriş kültürünün  “ne alırsan osun” hikâyesini takip edelim,  propagandaların ideal okuyucusu olalım!

“Bora Abdo’nun Yazındaki Keşfi: Çirkinliğin Estetiği”nde Bora Abdo’nun, okuru, yazın konusunda kaygılandıran sorulara yönelttiğinden bahsediyorsunuz. Sizce yazın estetiği nedir, var mıdır, nasıl olmalıdır?

Sözcükler, estetik birer nesne halinde bulunurlar ve estetik göz önünde bulundurulduğunda, çoğu insan şiiri düşünür. Sözcüklerin sesleri, dilin ritmi, içekle uyumun temellerini attığı estetik kabul halihazırda geçerli olan. Evet, uyumun da uyumu, kötünün de estetiği olabiliyor; yazıda bu alanlardan örnekler verdim. Estetik değerlendirme alanı o kadar geniş ki. Düşüncenin olağan iletişimini yöneten tüm yasalar estetik uzlaşmanın alanındadır bence.  Estetik değerlendirmenin dilin geliştirilmesinde de bir yeri olduğunu düşünüyorum.

Türkiye’de okuru var edebilmek için akademinin üzerine düşen görevler nedir ya da bu akademinin görevi midir? 

Böyle bir görevi olduğunu düşünmüyorum. Zaten özel üniversiteler kurucularının adıyla anılıyor; Sabancı, Koç, Özyeğin, sonuçta buralar şirketlerin uzantısı.

Türkiye’de çok dikkat çekmese de deneme türünde pek çok nitelikli örnek var. Sizin kıyıda köşede kaldığını düşündüğünüz, eleştirel okumalarınızda referans kaynaklarınız nelerdir? Tavsiyelerinizi alabilir miyiz?

Evet, deneme türü Cumhuriyetten sonra gelişmeye başlamış ve 80’lere kadar bu gelişme sürmüş. Denemeciyi felsefeci ile edebiyatçı arasında bir yerde düşünüyorum. Montaigne gibi, o bir edebiyatçı mı felsefeci mi sizce? Yani aydınlanma için “deneme” şart. Suut Kemal Yetkin’in denemelerini söyleyebilirim ki o edebiyat pröfesorü, çevirmen, hemen aklıma gelen ve hiç de eskidiğini düşünmediğim Suut Kemal’in atışma arkadaşı Nurullah Ataç. Ayrıca Melih Cevdet Anday’ın dil üzerine yazıları var okunması gereken. Bir de yanılmıyorsam 1930’da ölen pek öne çıkmamış; gazetecilik, öğretmenlik yapmış Mamut Sadık’ı keşfetmek ilginç olabilir.

Sizin akademide görmek istediğiniz, akademisyenlerin ya da adaylarının çalışmasını arzu ettiğiniz çalışmalar nelerdir?

Kaynak tarama ve aktarma çalışmalarının uzağında bir yerlerde bir şeyler olmalı diye düşünüyorum.  I.A Richards bir akademisyen ve öğrencilerin yanlış yorumlarını inceleyen bir çalışma yapmış yaklaşık doksan yıl önce.  Okuma davranışları üzerine yapılacak çalışmalar ilginç olabilirdi. 

"baş döndürücü", seçmece sözcüklerle yaratılagelen yazın örnekleri”ne bir karşı duruş olduğunu söylüyorsunuz Bora Abdo’nun metinleri için. Bürünsüz ve arızalı sözcüklerin varlığından, güzel benzetmeler ve söz söyleme sanatının bozguna uğratılarak başka bir estetik norm geliştirdiğinden bahsediyorsunuz. Bora Abdo dışında böyle bir duruş sergileyen yazarlar var mı sizce?

Öykü Gazetesi çıkıyor bir süredir, bilirsiniz. Oradan yeni yazarları takip edebiliriz rahatlıkla, özellikle henüz kitapları çıkmamış arkadaşları. Karışık olarak söylersem Tahsin Çember, Onur Çalı, Engin Türkgeldi.

Okur yalnızca kendi kişisel özellikleriyle, salt bir okur olarak duramaz mı metnin karşısında? İdeal olmak ya da kategorize edilmek zorunda mı?

Açıkçası ben henüz nasıl bir okur olduğumu bilmiyorum, zaten Eco’da net bir sınırla ayırmaz türleri. Mesela Eco, örnek olarak kendi örnek okurunun, Wolfgang Iser'in örtük okuruna çok benzediği söyler. İdeal, saf, örtük, meta vb. okuru betimlemek açısından zevkli bir yaklaşım. Betimlemek bir sorunu çözmek için mi yapılıyor, bunu sormak gerekir. 

Bir kere gerçek denilen şey neyse onu arayan bir okur var, bunları gerçekten yaşadınız mı, bunlar gerçek mi sorusunu soran ve gerçek olduğuna ikna olmak isteyen.

Sizce Türkiye’de en çok hangi okur türü var? 

Eğlenceli bir soru. Kafka’nın Dönüşüm’ünü ara ara yorumladığımız yıllar olmuştu. Derse başlamadan başıma neler geleceği tahmin ediyordum. Ama bu seferki başkaydı. Samsa’dan, kendisi gibi bir gençten, kendisinin de her gün yaptığı gibi sabah uyanmaya çalışan bir gençten korkuyor, tiksiniyordu. Derste böcek sözcüğünü söylemememi özellikle rica etti. Sonraki günler derslere giremedi ve sınavda o sözcüğü yazmamak için psikologdan bir kâğıt bile getirdi. Burada böcek bir imgeydi ama o çözmeden reddetmişti, yoksa böcekleşmeden, kapitalist sistemden, işsizliğin hiçleştirmesinden tiksinmiyordu. Kapitalizmin ne olduğunu anlamadan Marks’ı okumadan okuduğunu anlayamazsın. Ben bu şekilde Kafka’nın Kanun Önünde öyküsündeki kapı imgesini çözüp kapılar önündeki korku ve tiksintimin nedenini anladım.

Bir kere gerçek denilen şey neyse onu arayan bir okur var, bunları gerçekten yaşadınız mı, bunlar gerçek mi sorusunu soran ve gerçek olduğuna ikna olmak isteyen. Yani ferrasini gerçekten satmış mı bu bilge adam?  Bu okuru avlamak pek de zor olamasa gerek. Filmlerdeki gibi bir not, bu olaylar tamamen gerçektir, yeterli. Gerçeği bekleyen bir okur kitlesi var ama burada bir çelişki göze çarpıyor. Bu okur bir efsaneye inandığını bilmiyor, gerçek dışı olaylara inanıyor ama gerçekten olmuş olanı okumak istiyor. Bir okuma grubunda Flaubert’in Madam Bovary romanındaki rahip ile eczacının Emma’nın cesedini bekledikleri sahne üzerine konuşuyorduk. Rahibin konuşmalarını yorumlarken ‘Adem ile Havva gerçektir nasıl olur da buna efsane dersiniz’ diye karşı çıkanlar oldu, kadın da Adem’in kaburga kemiğinden yaratılmıştı.  Galiba ikna edilmiş okur diyebileceğim geniş bir okur kitlesi var.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR