Neslihan Önderoğlu: “Yazarken susmaya çalışıyorum.”

Neslihan Önderoğlu: “Yazarken susmaya çalışıyorum.”


Twitter'da Paylaş
0

Neslihan Önderoğlu son dönemin en çok okunan ve göz önünde tutulan öykü yazarlarından. Bunun nedenleri var. Öykülerinin anlatım biçimine, diline ve öteki biçim öğelerine olduğu kadar, ne anlattığına da önem veriyor. İnsanları can evinden yakalamaya, üstünde durmadan geçtiğimiz hayatlara parmak basmaya çalışıyor. Art arda yayımladığı iki öykü kitabından sonra üçüncü kitaptaki öykülerinin niteliğini daha da yükseltmek için şimdilerde yoğun bir çalışma içinde. Yazdıkları iyi okunursa, öykünün ne denli önemli bir tür olduğu hemen görülecektir. Semih Gümüş: Neslihan, geç yazmaya mı başladın, yoksa uzun yıllardır yazdıklarını geç mi ortaya çıkardın? Neslihan Önderoğlu: Geç yazmaya başladım. Ondan öncesi, üniversite yıllarında herkesin bulaştığı şairliği saymazsak, sadece çok disiplinli ve profesyonel bir okur olarak tanımlayabilirim kendimi. Üniversite sonrası yoğun bir iş hayatı, para kazanma derdi, evlilik, çocuklar yazma fikrini sürekli ertelememe neden oldu. Ben yapı olarak yazma işini bunların yanında götürebilecek bir insan değilim. Yapabilen arkadaşlara imrenerek bakıyorum ama ben beceremezdim. Bana göre yazmak başlı başına bir iş ve herhangi başka bir işle (buna annelik de dahil) birlikte götürülebilecek bir şey değil. Yazabilmem ya da okuduğum bir metne yoğunlaşabilmem için benim kesinlikle yalnız olmam gerekiyor, çünkü ben yazma eylemini insanın hayatındaki en mahrem şeylerden biri sayarım. Bu nedenle ne zaman ki bu şartlar oluştu hayatımda, ben de o zaman yazmaya kalkıştım. SG: Belki alışılagelmiş bir soru olacak ama niçin öykü yazmaya karar verdin? Sonunda öykü geniş okur çevrelerine ulaşabilen bir tür değil. Bence sen pekâlâ roman yazarak da başlayabilirdin. : Birincisi, geniş okur kitleleri benim pek umurumda değil. Bir yazar hiçbir zaman bunu dert edinerek yazmaz, yazmamalı. Tek bir kişinin okumayacağını bilsem yine de yazardım, diyebiliyorsanız yazmalısınız. Kuşkusuz her yazar yazdıklarının okunmasını ister ama bunun yazmak için geçerli bir sebep olduğunu düşünmüyorum. İkincisi, bana göre öykü romana göre hem yazılması hem okunması daha zor bir tür. Ben gerçek edebiyat okurunun öykü okuru olduğunu düşünüyorum. Öykü sınırlı izleği içinde hata kaldıramayacak bir tür. Hani çok narin kumaşlar vardır, terziler korkar o kumaşları dikmekten, çünkü en ufak bir dikiş hatasını belli eder. İşte öyle bir şey öykü. Neden roman değil de öyküyü tercih ettiğime gelince, bu tamamen anlatmak istediğim şeyle ilgili. Bir kere benim çok derdim, anlatmak istediğim çok mesele var, şu anda roman bana daha sınırlayıcı geliyor. İleride kim bilir belki uzun uzun anlatmak istediğim bir meselem de olur. SG: Bildiğim kadarıyla ilk öykülerin de yaratıcı yazarlık atölyelerine katılmaya başladıktan sonra yayımlandı. Sence atölyelerin yeni bir yazara gerçekten katkısı oluyor mu? : Elbette. Yeni yazmaya başlamış biri olarak eğer çevrenizde yazdıklarınızı okutabileceğiniz ve yargılarına, edebi bilgisine güvenebileceğiniz insanlar yoksa –ki genelde de aileler pek dahil olmaz buna– yazdıklarınızı görücüye çıkarabileceğiniz iki kanal var, atölyeler ve edebiyat dergileri. Bizim ülkemizde nedense atölyelere karşı bir tavır var. Bunu çok aptalca buluyorum. Yurtdışında, örneğin Amerika’da pek çok yazar bu atölyelere burslu kabul edilmiş, yıllarca devam etmiş. Raymond Carver, Amy Hempel aklıma gelen ilk isimler. Hempel kitapları yayımlanırken de sekiz yıl boyunca atölyelere katılmış. SG: Peki atölyelerde birlikte çalıştığı kişilerin anlayışı, yeni yazarı da biçimlendirmiyor mu ve bu, yolunu arayan bir yazar için sakıncalı bir durum değil mi? : Buna asla katılmıyorum. Somut bir örnek vereyim, şu anda kendi kuşağımdan kitaplarını yayımlatmış öykücü arkadaşlarımın pek çoğuyla aynı atölyelerden geçmişiz, kimisiyle aynı atölyelerde yollarımız kesişti. Hiçbirimizin yazdığı birbirine benzemez. Atölyede sadece doğru bir kurgunun olması gerekenlerini, yazının evrensel olmazsa olmazlarını öğreniyorsunuz. Bunun dışında kimsenin yazı anlayışını, tarzını benimsemek gibi bir durum söz konusu olamaz. Sonuçta yazmak öğretilebilir bir şey değil ama öğrenilebilir. SG: İlk kitabın İçeri Girmez miydiniz? hemen ilgi gördü. Sence bu ilginin nedeni, senin öykülerinin en göze çarpan olumlu özelliği neydi? : Bu olumlu bir özellik mi bilmem ama bir kere öykülerimi rahatsız edici buluyorum. Sırtüstü uzanıp okunacak öyküler yazmak istemiyorum. Sıradan bir insanın sıradan hayatı içinde yaşadığı ağrılı, samimiyetsiz, sevgisiz, duyarsız anları, ilişkileri yazmayı seviyorum. Ama bunu olabildiğince dışarda kalarak ve ince ayrıntıların peşinde koşarak anlatmayı. Bu anlamda çocuk sahibi olamamış bir lağım işçisinin bilenmiş suskunluğu da, estetik operasyonla kalçasını büyüten bir kadının çaresizliği de ilgimi çekiyor. Aynı zamanda en korkunç acı ve çaresizliklerin, en büyük zavallılıkların içinde barındırdığı bir ironi var, onu çok önemsiyorum. SG: Sanırım dergilerde yayımlamak da meraklı bir küçük çevrenin ilgisini Neslihan Önderoğlu öykülerine çekmeyi sağlamıştır. : Benim de çoğu öykücü arkadaşım gibi kitaptan önce dergilerde yayımlandı öykülerim. Sanırım kitap öncesinde adınızın vitrine çıktığı ilk yer edebiyat dergileridir. SG: Bu arada ilk kitabın 2013 Haldun Taner Öykü Ödülü’ne değer görüldü. Ardından da ikinci kitabın Mevsim Normalleri hemen bir yıl sonra yayımlandı. O da çok olumlu karşılandı. Art arda iki iyi kitap, bir ödül ve yazarlarla okurların adını öğrendiği bir yazar olmanın senin ve yazdıklarının üstündeki etkileri neler oldu? : Şunu açıkça söyleyeyim, kişilik olarak kendini bir halt sanmaya, gereksiz kibirlere kapılmaya, “yazar tavrı” olarak nitelendirilebilecek davranışları sergilemeye müsait bir insan değilim. Aksine, her zaman daha iyisi olabilirdi, diye düşünen ve kendini hep eksik hisseden bir yapıdayım. Koskoca bir dünya edebiyatı külliyatı karşısında “ben de yazıyorum” iddiasına kapılmak gülünç geliyor bana. Ben kimim ki? Yazdıklarımın olumlu eleştiriler almasının üzerimdeki tek etkisi beni daha fazla yazmaya teşvik etmesi ve çıtayı biraz daha yükseltme baskısıdır. Ama zaten zaman zaman beni yıpratan bir çalışma disiplinim ve mükemmeliyetçilik yanım var. Yaptığım her işi önemserim. Bu yazarken de böyle, okurken de. Ne yazık ki insan mükemmel bir yazar olamaz ama mükemmel bir okur olabilir. SG: İlk iki kitabındaki öyküler her bakımdan birbirine benziyor. Dili, anlatım biçimi, anlattığı kişiler, hayatlar, sorunlar. Bunu olumlu sayıyorum ben. Kendi anlayışını kararlılıkla güçlendirmek gibi. Ne de olsa yeni bir yazardın ve iki yılda iki öykü kitabı, kısa bir dönemi anlatır. : Aslında bir yazarın kısa bir dönem aralığında yazdıklarına bakacak olursanız dönüp dolaşıp aynı şeyi anlattığını görürsünüz, bu doğal, çünkü o dönemde kafasına taktığı, meselesi haline getirdiği bir şey vardır. Önemli olan o meselenin farklı yönlerinden nabzını tutarak ve tekrara düşmeden anlatmak, kendinize ait bir dil ve anlatım biçimi oluşturmak ve onu geliştirmek. Bu nedenle her kitapta bambaşka bir dil ve anlatımla kurgu oluşturmayı doğru bulmuyorum. Yeni arayışlar ve deneysellik güzel ama kendi dilinizin üstüne inşa edilirse. SG: Belli bir öykü anlayışın olduğunu düşünüyorum. Senin yazdıklarını tanıyorum. Bu önemli. Bu arada öykülerinin özelliklerini sıralayabiliriz. Yalın bir dilin ve açık bir anlatımın var. Anlattığın sorunların ortaya çıkardığı küçük dünyaları ve kişilerinin ruh durumlarını onların davranışlarından, konuşmalarından bile çıkarabiliyoruz. Anlatım biçimini hep doğru kullanmaya özen gösteriyorsun. O zaman öykülerinin kaynaklarından söz eder misin? Kimlerden etkilendin? : Benim öykü yazmam genellikle gündelik hayattaki bir gözleme dayalı, bana ilginç gelen bir fikrin aklıma takılmasıyla başlar. Onu dert edindikten sonra bazen bir oturuşta bazen de uzun bir zaman sürecinde koza örer gibi malzeme toplayarak öyküyü yazarım. O fikre hizmet edecek her şeyi not ederim, algıda seçicilik bu. Dile gelince, bana göre süslü ifadeler, söz oyunları, metnin neresine konursa konsun uyabilecek ya da çıkarıldığında bir şey kaybettirmeyecek dolgu cümleleri, okurun mutlaka hoşuna gidecek duygu sağaltımları aramak gereksizdir. Aslolan, öykünün ne anlattığı ve bunu ne kadar anlatabildiğidir. SG: Bu arada kusursuz bir dil ve anlatımla yazmaya çalıştığın hemen belli oluyor. Âdeta bütün etlerinden sıyrılmış kemik gibi. Çok rafine, saf. Böyle yazılmış metinleri ruhu alınmış gibi görenler, eczanede mi satılacak bu metinler, diyerek olumlu karşılamayanlar da var... : Bu çok tartışmalı bir konu ve ben “öykü yazmak bir matematik işidir” dediğim zaman çok tepki gösterenler oldu. Oysa benim kastettiğim şey tamamen duygudan arınmış, matematik formülü gibi yazılmış metinler değil. Öyküde anlatıcı seçimi, başlangıç cümlesi, seçilen cümlelerin uzun veya kısalığı, ritmi, karakterlerinin oluşumu, mekân, nerede başlayıp nerede sonlanacağı bir matematiktir bana göre. Bunları ister bir yazar içgüdüsüyle yapın, ister üstünde düşünerek, kurgunun kendisi matematiğe dayanır. SG: Öykülerinde anlatıcılar dışarıdan müdahale etmiyor. Kimseyi ve duyguları harekete geçirmeye çalışmıyor. Bence de böyle yapılmalı. Bunu da bir teknik özellik sayabilir miyiz? : Öykü ya da romanda yazarın sesini ve müdahalesini hissettiğim anda onu da metnin içinde görür gibi olurum ve bu beni rahatsız eder. Elimden geldiğince susmaya çalışıyorum yazarken. Okur aptal değil, bir kılavuza ihtiyacı yok. SG: Sonunda hem biçimsel özelliklerini çok önemseyerek yazıyorsun hem de insanın canını acıtacak sorunları, hayatları anlatmaya çalışıyorsun. Bu ikisi bir araya gelince etkileyici de oluyor. Buruk hayatlar, yaralı ruhlar, hayatın bir köşeye sıkıştırdığı, ezdiği insanlar, hayatın ağırlığı, sevgisiz, mutsuz insanlar. Mutluluk da yok. Nedir senin derdin? : İçinde yaşadığımız çağda edebiyatın bireysel varoluşun çelimsizliği içinde umutsuzlukla başa çıkabilecek en güçlü silahlardan biri olduğunu düşünüyorum. Yazmak ve okumak, utançsız ve acısız bir varoluş hayaline tutunmaktır. Bu yüzden sırf “güzel” olsun diye yazılamaz. Güzellikten başka amacı olmayan anlatım dekoratiftir, zanaatkâranedir ve kesinlikle çirkindir. İnsanı anlatıyoruz ve insan özünde toplumdan yapılmıştır. Bizi melankolinin keyifli atmosferinden koruyacak yegâne düşünce de bu. Varoluşun anlamsızlığı, anlamsız bir varoluşa malzeme olamaz ama yazıya olur. SG: Senin öykülerinden çıkalım biraz. En yeni kuşağın en yeni yazarlarındansın. Kendi kuşağının yazarlarından ve yazdıklarından söz etmek ister misin? Öykü ve roman, ikisini birden düşünerek. : Günümüz edebiyatına baktığımda ben öykünün en ivmeli tür olduğunu düşünüyorum. Gerçekten çok iyi şeyler yazılıyor. O kadar çok isim var ki ama Yalçın Tosun, Sine Ergün, Murat Özyaşar, Bora Abdo, Berna Durmaz, Ferat Emen, Kerem Işık, Bahri Vardarlılar, Mehmet Fırat Pürselim, Onur Çalı, Hande Gündüz, Gamze Güller, Şenay Eroğlu Aksoy, Serkan Türk, Hakkı İnanç, Özlem Akıncı, Melike Uzun, Gül Ersoy, Nazlı Karabıyıkoğlu, Figen Alkaç ilgiyle izlediğim öykücüler. Cem Kalender, Kemal Varol, Güray Süngü ve Erhan Sunar romanı çok iyi yerlere taşıyacak isimler. SG: Ustaların ya da başucunda tuttuğun yazarlar? : Bence öyküyle bu kadar hemhal olmuş herkes üç aşağı beş yukarı aynı yanıtları verecektir ama yineleyelim. Bizim edebiyatımızda Sait Faik, Vüs’at O. Bener, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay, Leylâ Erbil, Tomris Uyar, Sevgi Soysal, Ferit Edgü ve benim kıymetlim olan Selçuk Baran. Daha sonraki dönemlerden Murathan Mungan, Mahir Öztaş, Ayfer Tunç, Murat Gülsoy, Cemil Kavukçu, Hasan Ali Toptaş, Faruk Duman, Behçet Çelik, Sibel K. Türker, Barış Bıçakçı hep takip ettiğim ve önemsediğim yazarlar. Bir bütün olarak Amerikan ve Latin edebiyatını çok sevdiğimi ve takip ettiğimi de söyleyebilirim. Sayısız isim var. Birkaç tanesini analım; Hemingway, Carver, Poe, Cheever, Flannery O’Connor, Richard Brautigan (evet kesinlikle), Fuentes, Cortázar, Márquez. SG: Eski ya da yeni, bizim edebiyatımızın en önemli sorunları, eksikleri nelerdir sence? : Bu konuda ahkâm kesecek bir konumda hissetmiyorum kendimi, ancak kendi düşüncelerimi ifade edebilirim. Bence bizim edebiyatımız duyguya, özellikle de nostalji duygusuna dayalı ve buradan çok beslenen bir edebiyat. Bu hem Doğu toplumu olmanın melodramatik yatkınlığıyla hem de geçmişleriyle yüzleşememiş toplumlarda nostalji duygusunun çok güçlü olmasıyla açıklanabilir. Biz çok seviyoruz “ah, o eski güzel günler” edebiyatını, okur da bayılıyor buna. Bunun sonucu, sürekli tekrarlanan, artık klişeleşmiş konuların çok genç yazarlar tarafından bile yazılıyor olması. Bunu Sarnıç’a gelen öykülerden de görebiliyorum. Sözgelimi, eğer çok çok değişik bir şey söylemiyorsa “kasabanın tozlu yolları” ile ilgili bir öykü okumakta zorlanıyorum ben. Bunun çok iyi örnekleri yazıldı zaten. Daha zekice kurgulanmış, başımızdan aşağı duygu boca etmeyen, gerçekten bir meselesi olan, yazarın sesini duymadığım, deneyselliğe açık, kendini okutan metinleri seviyorum. “Duvarda asılı bir silah varsa sonunda mutlaka patlar” bana göre bir zırvalıktır ve öykünün ruhuna hiç de uygun bir önerme değildir örneğin. SG: Bu arada Sarnıç Öykü dergisinin editörlüğünü yürütüyorsun. Dergicilik başına çorap örmek gibidir. Hayatı zorlaştırır. : Haklısınız, virüs gibi bir şey. İnsanın kanına girdi mi iflah olmuyorsunuz. Sarnıç çok inandığım bir iş. Derginin her sayısı beni kendi kitabım çıkmış gibi heyecanlandırıyor. Çok zamanımı alıyor, bu doğru ama ben edebiyat dergilerinin ve fanzinlerin bir ülkede edebiyatın düzeyinin yükselmesi için gerekli olduğunu düşünüyorum. Değirmenlere karşı savaşıyor gibiyiz, başta dağıtım olmak üzere pek çok sorun yaşıyoruz ama çok iyi bir ekibimiz var, bu çok önemli. Sarnıç hem öykünün okulu olma misyonuyla yola çıkan hem de okur tarafından çok sahiplenilen ve sevilen bir dergi. 20. sayıya ulaştık ki bu kolay değil. İyi gidiyoruz, daha da iyi olacağız. SG: Çok verimlisin, çok yazıyorsun. Bunun olumsuz etkilerini görmüyor musun? : Hayır. Sporcu disiplini dediğimiz şeyi çok saygıdeğer bulurum. Her gün düzenli yazmaya ve okumaya çalışıyorum. Elbette ki bunların çoğu çöpe gidiyor ama içlerinden iyi şeyler çıktığı da oluyor. Bir cümle, iyi bir fikir, henüz olgunlaşmamış, tam olarak yakalayamadığınız ama yakın olduğunu hissettiğiniz bir öykü. SG: İki kitabındaki öykülerin birbirine benzediğine göre, şimdi hazırladığın üçüncü kitabında küçük de olsa bazı değişiklik arayışların var mı? Ben bir okurun olarak böyle bir değişimin başlaması gerektiğini düşünüyorum. İlk iki kitabı yineleyen öyküler, bence senin için bir duraklama sayılabilir. Bilmem ne dersin. : Üçüncü kitap ortak bir tema üzerinde yoğunlaşan öykülerden oluşuyor. Hafıza ve unutma. İnsan olarak müthiş bir unutma kabiliyetimiz var, hafızanın işleyiş şekli çok ilginç geliyor bana. Ayrıca öykülerin uzadığını, başka bir yere evrildiğini söyleyebilirim. SG: Peki son olarak şu sıralarda neler yazdığından da söz eder misin? : Üçüncü dosyanın ayrıntıları üzerinde çalışıyorum. Günışığı Kitaplığı için tamamladığım bir gençlik romanı var, 2015 başında yayımlanacak. Öyküler yakamı bırakmadığı için bir türlü tamamlayamadığım bir novella var. İlk iş onu tamamlayacağım. Ayrıca ben öykü adına arkadaşlarla kolektif işler yapmayı da seviyorum. Bu nedenle geçtiğimiz yıl Karla Karışık adlı bir seçki hazırlamıştım, bu yıl da yine “kayıplar” ve “intihar etmiş bir yazarın son günü” temalı iki çalışma gerçekleştirdik. Kısa sürede okurla buluşacağını umuyorum.

Aralık 2014


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR