O Eski Dertlerin Öykücüsü

O Eski Dertlerin Öykücüsü


Twitter'da Paylaş
0

[button]Behçet Çelik[/button] 2013 Nobel Edebiyat Ödülünü kazanan Alice Munro’nun öyküleri çoğunlukla elli kitap sayfası kadar tutuyor; bazısı ise yüz sayfaya yaklaşıyor. Bizde öyküler öncelikle edebiyat dergilerinde yayınlandığından mıdır, bilmem, bu kadar uzun öyküler nadiren yazılır. Özellikle son yıllarda yayın dünyasındaki roman talebi nedeniyle bu hacimdeki anlatılar daha çok roman ya da novella olarak sunulur oldu. Kuşkusuz öykü ile roman arasındaki fark o metnin sayfa sayısına dayanmaz; kimi zaman altmış yetmiş sayfalık bir metni öykü değil roman olarak değerlendiririz. Her metnin özelinde yapılması gereken bir değerlendirmedir bu ve pek çok etmene, örneğin metindeki baskın karakterler arasındaki çatışmaların çokluğuna ya da olay örgü ve çeşitliliğine bakarak tanımlarız. Giderek edebi türlerin birbirine yakınlaşması ve iç içe geçmesiyle tanım kaygısı duymadığımız, yayıncının ve/veya yazarın bize sunmuş olduğu türü kabullendiğimiz ya da “anlatı”, “metin” gibi başlıkları yeğlediğimiz de bir gerçek. Öykünün bir edebi tür olarak ortaya çıktığı zamanlarda öykü ile an arasında kurulan bağlantı sıkça vurgulamış, “tek bir ânın anlatımı” gibi tanımlar ileri sürülmüştür. Sonraları öykünün zamanı tek bir ânı oldukça aştı, yılları kapsayan öyküler de yazıldı, yazılıyor. Belki de, metnin zamanından çok, öykü türünün kurucularından Edgar Allan Poe’nun ileri sürdüğü “tek etki” ve “etkinin bütünlüğü ve birliği” ilkelerini dikkate almak gerekiyor. Alice Munro’nun öykülerinde de bunu görmek mümkün; hayli uzun zaman dilimlerinde geçiyor olsa da, tek bir etkiden ya da etkinin bütünlüğünden söz edilebilir onun öykülerinde. Çocuklar Kalıyor’da1 yer alan “Cakarta”da örneğin, onlarca yıl arayla yaşanmış iki ayrı olay anlatılıyor. İlk bölümde gençken aynı sahilde tatil yapmış bir grup insanla tanışırız, bunlardan ikisinin yıllar sonra karşılaşması ise öykünün ikinci bölümünü oluşturur. Kent, eski eşinin o zamanlar yakın arkadaşı olan Sonje’yi ziyaret eder bu bölümde. İlk bölümde ayrıntılı olarak okuduğumuz ama sonrasında neler olduğunu öğrenemediğimiz gerilimin ne sonuçlar doğurduğunu da ancak bu ikinci bölümün sonlarında sezeriz; Kent’in “Gittiler, ikisi birden” deyişinde saklıdır yanıt. Kent ve Sonje’nin gidenler karşısındaki tutumlarıysa çok farklıdır. Öykünün sonunda bu tutum farkının nedenleri de belli belirsiz netleşir zihnimizde. Aslında girişteki bölümde de Kent’in öbürlerinden farklı biri olduğu açıkça görülür. Sistemin başka türlüsü olamaz diyerek sunduğu hayat biçimini mutlak kabul eden zihniyeti nedeniyle öbürlerinin alternatif hayatlar yaşanabileceğini ve çok şeyin değişebileceğini ima eden tezlerine şiddetle, onları küçümseyerek karşı çıkmıştır. Yıllar sonra ziyaret ettiği Sonje’nin gelecek planlarını da küçümser önce, onun bir çatlak olduğunu düşünür. Ama öykünün son cümleleriyle yıllardır yürüdüğü yolun da matah olmadığını sezdiğini anlarız. Elbette birden bire ayıkmamıştır; Munro’nun çizdiği atmosfer, Sonje’nin ve evinin hali, akşama doğru çıkan rüzgâr, ne olduğunu bilmediğimiz, ama onu hayatının muhasebesini yapmaya belli belirsiz ittiğini tahmin edebileceğimiz hastalığı nedeniyle aldığı ilaç, seyahati sırasında eski eşinin yaşadığı yere çok yaklaşmış olmasına rağmen yanına gitmeyişindeki anlamsızlığı sezmesinde etkili olur. Aradan geçen yılların ardından eski eşinin “asla bir yabancı olmayacağını, ancak anlatılamaz bir şekilde uzakta olduğunu” kavrar. Alice Munro öykü boyunca işte bu “anlatılamaz uzaklığı” anlatmıştır denebilir. Aradan geçen yıllar, anlatılan olaylar ne kadar çeşitlenmiş, öykü kişilerinin hayatları ne kadar değişmiş de olsa, metnin bütünü bu gibi uzaklıkların farkına nasıl ve ne zaman varılabildiği sorusuna odaklanmıştır. Öykünün bütünündeki ayrıntılar bu etkileyici sorunun sorulabilmesi için verilmiştir – bunu öykü bitince kavrarız. Kent’in bunun farkına varmış olmasının onun hayatında bir şeyi değiştirip değiştirmeyeceğini ise öğrenemeyiz, öykü o noktada sonlanır. “İyi Kadının Sevgisi” başlıklı öyküde ise ilk anda birbiriyle pek de ilgisi yokmuş sanılabilecek iki olay anlatılıyor. İlkinde bir kasabadaki çocuklar nehirde arabasının içinde boğulmuş birini bulurlar. Bu haberi kime, nasıl duyuracaklarına karar vermeye çalıştıkları sırada, tek tek her çocuğun ailesi ve nasıl bir hayatı olduğuna ilişkin ayrıntılar aktarılır. Çocuklar bir plan yapmazlar, yaşadıkları sıra dışı olayın gizemini korumak ister gibidirler, ama bunun saklı kalması çok mümkün değildir. Konuşmadan bir planları varmış gibi davranırlar, yaşları gereği şamata yapmak planlarının önüne geçince, olması gerektiği gibi gelişir olaylar, içlerinden birinin nehirdeki ölüyü annesine anlatmasıyla kasabalılar ölüden haberdar olurlar. Öykünün devamındaki ikinci olayda ise ölüm döşeğindeki Mrs Quinn ile bakıcısı Enid’le tanışırız; ikinci olayın anlatıldığı bölümlerde Enid’in çocukluk ve gençliğinden hatırladıklarıyla öykünün zamanı daha da çeşitlenir. Nehirde boğulan adamdan söz edilmesiyle bu iki olay örgüsü arasındaki bağlantı ortaya çıkar. İlk anda incecik, olmasa da olur bir bağ gibi görülebilir, ama öykünün sonlarında bakıcı kadının yaşadığı karmaşa (ya da hissettiği ama çözemediği gizem ve buna verdiği tepki) bu bağın o kadar da gevşek olmadığını, Munro’nun bu öyküyü neden böyle iki ayrı bölüm halinde anlattığını kavramamızı sağlar. İlk bölümdeki çocuklar belki hayatları boyunca unutamayacakları bir gün yaşamışlardır; ileride bu günü nasıl hatırlayacaklarını bilemeyiz, ama her birinin az ya da çok farklı anlatacaklarından şüphe yoktur. Çocukların tanık oldukları başka ufak tefek olayları naklederken (hatta öncesinde yaşarken) nasıl bir gizeme büründürdüklerinin örnekleri de aktarılır öyküde. Beklentileri ile başlarına gelenler arasındaki farklarda da algıladıkları dünya ile gerçek dünya arasındaki mesafeyi hissetmek mümkündür. Benzer bir mesafe Enid’in lise arkadaşlarını hatırladığı cümlelerde de sezilir. Bir-iki yıl içerisinde o kendine güvenli kızlar, bekledikleri, umdukları evliliklerden çok farklı bir hayatın içerisinde bulmuşlardır kendilerini. Geçmişi hatırlamak kadar gelecek planları yapmak da, belirsizliğini baştan kabullendiğimiz anlatılar kurmak değil midir? Öyküdeki gerilim, ölüm döşeğindeki Mrs Quinn’in Enid’e anlattıklarıyla zirve noktasına ulaşır. Anlatılanların gerçek olup olmadığını öğrenmek için ölümü bile göze aldığı bir plan tasarlar Enid, ama gerçeği öğrenmesi halinde ne yapacağına ilişkin düşüncelerinden anlarız ki meraktan önce iyi bir insan olmak, iyilik yapmak kaygısıdır onu harekete geçiren; gençliğinde bir hemşire olmayı seçtiğinde verdiği karardır bu. Enid hatırlamak ve bunları nakletmek konusuna zihnini yordukça ve gerçeğin nerede, nasıl yeniden yapılandırıldığı gibi sorular kafasına üşüştükçe, bazı gizemlerin hiçbir zaman çözülmeyebileceğini, hayatın böylesi gizemliliklerle birlikte yaşandığını, yeni olasılıklara açık olabilmenin yolunun da bu gibi belirsizlikler ve gizemlerden geçtiğini sezer. Bir yanda izlenimler, hisler, yakıştırmalar, planlar vardır, öbür yanda ise gizem ve belirsizlik içerisindeki hayatın akışı. Daha önce onu hareket etmeye çağıran nehir kenarındaki sandal bu kez onu sessizliğe çağırır mesela. Olasılıklar çeşitlidir, hangisinin gerçeği sunacağı belirsizdir. “Sessizlikte işbirliği yap[mayı]” seçer Enid. Munro’nun öykünün sonunu açık bıraktığını da eklemek gerek. Öykünün bittiği andan sonrası için türlü olasılıklar mümkün – hayattaki gibi, öykü de olasılıklara açıktır, belirsizlikler ve gizem onun da doğasında mevcuttur. Alice Munro öykülerinde hayattaki böylesi belirsizliklere sıklıkla dikkat çekiyor. “Annemin Rüyası” isimli öykünün anlatıcısı birkaç aylık bir bebekken yaşananları aktarıyor. Ne olduğunu bilmesi mümkün değil, sonradan kendisine anlatılanları bütünleştirdiğini düşünebiliriz. Her ne kadar olan biteni kesinlikli bir dille anlatıyor olsa da, baştan itibaren parçalarını onun birleştirdiği, dolayısıyla başka türlü de yaşanmış olabilecek bir olayı naklettiğini aklımızdan çıkarmayız okurken. Çünkü öykü anlatmanın kendisi de bir öyküdür, bir öyküyü nasıl anlattığı, nelere odaklandığı, hangi parçaları nasıl bir yorumla bir araya getirip neleri dışta bıraktığı da anlatıcı hakkında bize çok şey söyler. Öte yandan, anlatıcı, anlattıklarıyla ve anlatmadıklarıyla bize kendisi hakkında ne kadar çok şey söylerse söylesin, onun hakkında kesin bir hüküm vermemiz pek mümkün değildir. “İyi Kadının Sevgisi”nde öykü kişilerinden biri hakkında dendiği gibi, eski bir derttir bu, hayatta hep karşılaştığımız, edebiyatın da sıkça değindiği: “Kafasını meşgul edip yüzündeki ifadeye yansıyan meseleye gelince, belki de o eski dertti nedeni, dünyada yer kaplayıp insanların sana seslendikleri bir isme sahip olmak, başkalarının tanıdıklarını sandıkları biri olmak.” 1 Çocuklar Kalıyor, Alice Munro, çev: Cem Alpan, Can Yayınları, 2012

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR