Öfke
15 Ekim 2018 Hayat İnsan

Öfke


Twitter'da Paylaş
0

İnsanlık tarihi boyunca bilincimizin evrimleşmesi ve bununla birlikte konuşma yeteneğimizin gelişmesiyle soyut, somut her şeyi tanımlama ve anlamlandırma çabamız da gelişti. İnsanlar hem duygusal hem de rasyonel varlıklardır.

Duygunun ne olduğu, işlevleri ve özellikle bilimin bu konuda yaptığı çalışmalar 20. yüzyılda önemli bir yer tutmaktadır. Günümüzde artık felsefeden nöroscience gibi bilimlere kadar her alanda bu konuda çalışmalar yapılıyor. Özellikle öfke konusunda çeşitli deneyler ve tartışmalar yürütülüyor. Öfke kontrolü ve öfkenin dışavurumu ile ilgili birçok çalışma yürütülüyor çünkü öfke şiddetle, saldırganlıkla neredeyse eşdeğer tutuluyor. Öfke sözcüğünün dildeki karşılığı dahi insana ve birçok hayvan türüne ait bu duygunun nasıl algılandığını açıkça gösteriyor. Öfkenin şiddet olmadığı ve saldırganlığın aslında öfkeden çok başka etkenlere dayandığını araştıran ve bu konuda kapsamlı bir eser ortaya koyan Robert C. Solomon’un Duygulara Sadakat kitabı önemli bir yer tutuyor. Duygular, yargılayıcı ve değerlendirmeci yapılarıyla bilişseldirler. İnsanların kendilerini rasyonel varlık olarak tanımlamaları onları duygulanımlarının bilinçdışı olduğunu göstermez. Duygulanımlar da süreç itibariyle bilincimizin ürünüdürler –en azından bilinç dışı değildirler– ve dildeki kötü sıfatlardan dolayı ötelenemezler. Öfke duygusu da insanın zayıflığı değil bilakis –Solomon’un belirttiği gibi– onun dünya angaje olma yöntemidir. Öfkenin süreç itibariyle değerlendirmeci, stratejik bir yapısı bulunur. Kontrolsüz davranış biçimlerinin ya da şekil itibariyle öfkenin dışavurumlarının saldırgan bir yapıda olmasıyla öfke duygusu karıştırılır genellikle.

Kültürlere ve dillere yerleşen sözlerden hemen anlaşılacağı gibi kötü, zarar verici, ölümcül bir günah, akılsızca bir davranış olarak nitelendirilen öfke duygusunun hiçte akılsızca olmadığını anlatan Solomon’un kitabından çokça yararlanılabilir.

Duyguları Anlamak

Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük’te (2011) duygu: “1. Duyularla algılama, his. 2. Belirli nesne, olay veya bireylerin insanın iç dünyasında uyandırdığı izlenim. 3. Önsezi. 4. Nesneleri veya olayları ahlaki ve estetik yönden değerlendirme yeteneği. 5. Kendine özgü bir ruhsal hareket ve hareketlilik” olarak tanımlanıyor. Duygu, bireyin ruh halinde biyokimyasal (içsel) ve çevresel tesirlerle etkileşiminden doğan karmaşık, psikofizyolojik değişimdir. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Duygu) Bir olay ya da nesnenin veya bir kimsenin, insanın iç dünyasında oluşturduğu, uyandırdığı yankı, etki, tepki, izlenim. Fizyolojik bir tanımla, dışarıdan gelen uyaranlara bedenimizin verdiği tepkilerdir. Duygular bireylerarası duygular ve sosyal duygular olmak üzere ikiye ayrılır. Bireylerarası duygular, kişilerin birbirlerine duydukları sempati, sevgi, kıskançlık, hayranlık, gurur, utanç gibi duygulardır. Sosyal duygular ise insanda ait olduğu insan topluluğuna bağlı olarak oluşmuş duygulardır. Düşünsel, estetik, inanç, ahlak gibi değer sistemlerine yönelik duygular sosyal tipte duygulardır. Duygu nedir sorusuna basit bir yanıt vermek güçtür. Çünkü duygu karmaşık bir süreçtir. Duygular genel olarak fizyolojik ve bilişsel öğelere sahip ve davranışı etkilemeye dair duyumlardır. Duygu nedir sorusuna yukarıdaki tanımların dışında yorumlarla da sıkça karşılaşırız. Duygular üç düzeyde incelenebilir. Birincisi, öznel yaşantı, ikincisi, duygusal davranış ve üçüncüsü, fizyolojik olaylar.

Duygunun oluşumlarıyla ilgili çeşitli kuramlar ortaya konmuştur. Bunlar: James-Lange Kuramı, Canon-Bard Kuramı, Arnold-Linsey Kuramı, Bilişsel Kuram ve Sosyo-Biyolojik Kuram vb. biçimindedir. Bunlar arasında Bilişsel Kuram, hem ortaya günlük yaşamdan örnekler koyması hem de deneylerle desteklenmesi nedeniyle bilim dünyasında kabul gören bir kuramdır. Bu kuramı, Stanley Schachter (Schachter ve Singer, Akt. Cüceloğlu, 1991, s. 162)

Herhangi bir duygulanım durumunda bedenimizde meydana gelen değişimler nedeniyle duygularımızın bilinçli bir insandan çok hayvani yönümüze ait olduğu yanılgısına düşeriz. İnsanlar duygularını kontrol edebilir mi? Üzerine çokça araştırma yapılan ve çokça yazılan çizilen bir konudur bu. Herhangi bir duygunun oluşumundan çok onun sonuçları üzerinde etkin olmaktan bahsedilir çoğunlukla. Duygularımız bilinç dışı mıdır? Tüm bunlara bağlı olarak belirgin bir duygulanım ânının ortaya çıkışını tamamen bilincimizin dışında sanmak gibi bir yanılgı söz konusudur. Hayvanlar da duygusal tepki verir mi? Hayvanların da duygusal tepkiler verdiği artık bilimsel olarak ölçülebiliyor. Buradan yola çıkarak duygularımızın aslında bilincimizin tam da kendisi olduğu gerçeğinin anlaşılması zorlaştırılmıştır. Duygularımız sadece bedensel tepkiler olarak değerlendirilebilir mi? Duygularımızı bilinç dışı olarak görmek bir bakıma kendimizi eksiltmek olmaz mı? Amerikalı, ünlü ruhbilimci William James’e göre duygular (emotions) aslında bedensel hislerimizdir. (bodily feelings) Çok bilinen ayı örneğinde yine de duygunun değerlendirmeci yönünden bahseder: “Sağduyu servetimizi kaybettiğimizi, üzüldüğümüzü ve ağladığımızı söyler, bir ayıyla karşılaşır, korkar ve koşarak kaçarız, bir rakibimiz tarafından hakarete uğrarız, kızarız ve vururuz.” (W. James, “What is an Emotion?” Mind, 9, 34, 1884)

Burada ‘Sağduyu’yu eleştirir ancak bazı ön kabuller vardır. Duyguyu salt bilinçsellikle ele alır ve buna göre bilinç durumu olarak duygu, ilişkili olduğu bedensel değişimin veya eylemin başlatır. Yani yukarıdaki örnekte, bir bilinç durumu olarak ‘korkma’ korkarak kaçma eyleminin nedendir. Ayrıca her hangi bir fizyolojik değişim olmadan bir duygunun olabilirliğini kabul eder. Diğer yandan farklı bir yorum daha vardır; Ayıyla karşılaştığımızda korkmamıza rağmen koşarak kaçmayabiliriz. Yani bir zihin durumu olarak korkma her zaman kaçma eylemine neden olmaz.

İnsanlık tarihi boyunca bilincimizin evrimleşmesi ve bununla birlikte konuşma yeteneğimizin gelişmesiyle soyut, somut her şeyi tanımlama ve anlamlandırma çabamız da gelişti. İnsanlar hem duygusal hem de rasyonel varlıklardır. Buradan duyguların bilişsel olmadığı sonucu çıkarılamaz. Robert C. Solomon Duygulara Sadakat1 kitabının, henüz giriş bölümünde Aristoteles’in şu ünlü tanımıyla başlar: “Bizler yalnızca rasyonel varlıklar değiliz.” (Solomon, Nika Yayınevi, 2016, s. 11) Solomon bu çalışmasında, duyguların rasyonel olmadığı ve dışlandığı gibi yaygın ve eski bir önyargıyı yıkmaya çalışıyor. Bu durumun yanlış olduğunu gösterirken nöroscience gibi bilimlerden faydalanıyor. Duyguları ayırıp, ötelemeye karşı çıkıyor ve varoluşsal bir bütünlükle konuya yaklaşıyor.

Öfke

Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük’te öfke: (isim) Engelleme, incinme veya gözdağı karşısında gösterilen saldırganlık tepkisi, kızgınlık, hışım, hiddet, gazap olarak tanımlanıyor. Sözlüklerde dahi öfke tanımlarken saldırganlıkla eş anlamlı tutuluyor. Bu nedenle Solomon çalışmasında, özellikle öfke ve korku gibi duyguların dışlanması ve negatif anlamlar yüklenerek bir zayıflık göstergesi olarak sunulmasına itiraz ediyor. Öfke, diğer tüm duygular gibi dünyaya angaje olma yöntemidir. Diğer bir ifadeyle bir duygu, farkındalıkla dünyaya bağlanmaktır ve öfkeyi anlamak için sadece bağlanmanın türünü anlamamız gerekir. Duygularımızı kontrol eden amigdala (Latince: corpus amygdaloideum) beynin medial temporal lobunun derinlerinde yerleşen nöronların oluşturduğu badem şeklindeki beyin bölümü. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Amigdala) derinlerde olsa da beynimizin içindedir. Yani duygularımızı kontrol eden merkez ya da organ başka bir yerde değildir. Kalpten sevmek, kalbi hınçla dolu, kalpsiz, yüreğini ferah tut vb. deyimlerin kullanılmasının nedeni bir organ olan kalbin duygularımızı kontrol etmesi değildir. Her hangi bir duygulanım yaşadığımız zaman bundan ilk etkilenen organların başında geliyor olmasıdır. Âşık olduğumuzda kalbimizin hızlı çarpması veya çok öfkelendiğimiz zaman nabzımızın yükselmesi gibi sebeplerden dolayı dilde oluşturulmuş bir mecaz söz konusudur. Duygularımızı (özellikle öfkeyi) anlamak konusunda binlerce yıldır biriken bir ihmalkârlık söz konusudur.

Kızgın olmak, sinirlenmek, asabi olmak, ifadeleri direk olarak öfkeye tekabül ettiğini düşünsek bile bunlarla sınırlı değil elbette. Dolaylı olarak, hınçla dolmak, kin gütmek, çılgına dönmek, gözü kararmak, intikam ateşiyle yanmak vb. deyimler de öfkelenmeyi anlatmak için kullanılır. İnsan niçin öfkelenir, peki? Ve bu öfke halini başka hangi sözcüklerle ifade eder? Haksızlığa uğradığımızda öfkeleniriz. En basit haliyle ve basit bir örnekle; bir saat boyunca beklediğimiz bir (banka, fatura sırası vs.) kuyrukta, birisinin sonradan gelip önümüze geçmesine öfkeleniriz. Birisi gözümüzün içine bakarak yalan konuştuğunda öfkeleniriz. Aldatılmaya ya da sıradan bir kandırılma karşısında kim öfkelenmez. Birisi bize saldırdığında öfkeleniriz. Sözlü ya da fiziksel bir saldırıya uğradığımızı düşünelim bir an için. Anlamaya çalışırız ve öfkeleniriz. Bu örnekleri, tecrübelerimizle (ya da başka birisinin deneyimleriyle) genişletebiliriz. Hepsinde öfkenin değerlendirmeci yanıyla karşılaşırız. İşte burada öfkenin saf hali bir karşı durmadır. İnsanların asıl ilgilendikleri ve adlandırdıkları öfkenin dışavurumudur. Öfkenin yargılayıcı, değerlendirmeci yönü ile bağlandığımız dünyayı, Solomon şöyle ifade eder: “Bir şekilde bir birinden farklı iki açıdan öfke yargılayıcıdır. Öncelikle tüm duygular gibi o da yargılar, dünyayı algılama, anlama ve değerlendirme (kıymet biçme) şekilleri tarafından inşa edilir ya da meydana getirilir. Ancak ikinci olarak öfke, dünyaya yönelik bilhassa yargısal (hâkimvari) bir duruşu içeren bir senaryoyu kurması bakımından diğer duygular arasında kendine hastır. Yargısal veya hakimvari duruş, buna mukabil, bir kimseyi stratejik olarak “dibe çökme”nin dışına çıkarmada ve bu durum içinde kişinin kendisini yukarı çekme durumuna yükseltmesinde fonksiyon gösterir.” (Robert C. Solomon, Duygulara Sadakat, Çeviren: Funda Çoban, Nika Yayınları, 2016, s. 46)

Günümüzde hâlâ bu yanlış anlamalardan ve/veya anlayamamaktan kaynaklanan bir dışlayıcılık var. Solomon’un bu yaygın kanıya karşı çıkarken çok açıklayıcı bir ifade sunar;

İçinde yaşadığımız sosyal çevrenin, öteki insanlarla olan ilişkilerimizi belirlediğimiz, karşılıklı etkileşimde önemli bir yeri vardır öfkenin. Öfkenin stratejik olduğu gerçeği tam da burada devreye girer. İçinde bulunduğumuz koşullar çerçevesinde taktiksel bir tutumla bağlanırız ötekilere. Birisine ya da bir olaya ya da bir duruma karşı gelişen duygularımızın yargılayıcı ve değerlendirmeci oluşu burada gün yüzüne çıkar. Yine Solomon’un ifade ettiği gibi: “Ancak duyguların stratejik olduğu yönündeki fikir, duygular hakkında öğrendiklerimizin çoğunu ikinci bir kişiden, kişisel ilişkilerden ve değiş-tokuştan öğrendiğimize ilişkin bakış açısını ileri sürüyor. Dolayısıyla öfke (ve diğer duygular) dışarıdaki toplumsal ve kişilerarası alanda oldukları kadar zihnimizin içinde (ya da bedenimizde) yer almıyorlar. Öfke ve pek çok duygu genellikle öteki insanlara olan tepkilerimizle ve bu tepkilerin içinde ortaya çıkıyor. Ronald de Sousa (1987) duyguların toplumsal öğrenmeye ilişkin bu yanını, kışkırtıcı ve verimli bir ifadeyle “paradigma senaryoları” olarak yakalamış durumda. Toplumsal etkileşim içinde bizler, sinirsel ve hormonal mekanizmanın altında yatan sebep her ne olursa olsun öfkelenmeyi öğreniriz. Ve öğrendiğimizin şartların görünüşteki uygunluğuyla ilgisi çoktur.” (Robert C. Solomon, Duygulara Sadakat, Çeviren: Funda Çoban, Nika Yayınları, 2016, s. 44)

Duygular arasında, iyi ya da kötü diye ayrım yapmak, öfke’yi ötelemek

Farklı dinler ve kültürlerin duygulara bakışı da bir benzerlik gösteriyor. Hangi duygunun iyi olduğunu ya da hangisinin kötü olduğunu önsel bir belirleyişle sunan bu kültürel benzerlik, genelde bütün duyguları, özelde ise öfkeyi anlamamızı geciktiren bir sürece neden olmuştur. Uzak doğu dinlerinde ve Budizm’de, hep bir sükûnet yönlendirmesi söz konusudur. Burada kast edilen sakin olmanın kötü olması değil tam tersine öfkenin sükûnetin karşısındaymış gibi gösterilmesidir.

Batıda durum biraz daha farklıdır. Apolojik dönemle birlikte felsefe ile Hıristiyan teolojisinin iç içe geçişiyle başlayan süreç sonrasında karşımıza kardinal duygular* (* Roma Katolik kilisesinin görüşüne göre Kardinal günahlar olarak bilinen ve Papa I. Gregorius tarafından düzenlenen, insanın hayatı boyunca sakınması gereken yedi günahtır. Şehvet, Oburluk, Hırs, Tembellik, Öfke, Kıskançlık, Kibir) – Hıristiyanlık’ın yedi ölümcül günahı– olarak karşımıza çıkacaktır. Duyguları tamamen ötelemekten çok onlar arasında ayrım yapan bu düşünce tarzı yerleşik kültürü de derinden etkilemiştir. Bazı duyguları iyi bazılarını ise kötü olarak sınıflandırarak, insanı yarım bir yaşantıya mahkum eden bir yaklaşım. Yarım bir yaşantı çünkü yukarıda da değindiğim gibi insan bir bütün halinde karmaşık bir canlıdır. Milyonlarca yıllık biçimlenişimiz bizi sadece bir otomata dönüştürmedi aynı zamanda duygularımız da evrimleşti.

Duygusal tepki vermek, mantıklı tepki vermek gibi ifadelerden de anlaşılacağı üzere duygularımızı hep bilişsel olmaktan uzak tutarız. Kontrolsüz dışavurumlarımızın bizi getirdiği yer, sadece rasyonel bir varlık olarak kendimizi sosyal çevrenin bir parçası olarak görmek. Bir makineymiş gibi tepki vermek ve sadece öyle davranmak bizi insan olmaktan uzaklaştırır. Solomon, bunu en güzel şekilde, ‘Duygular, en “kişisel” olanları bile, çoğunlukla bir toplumsal eylem biçimi’ (Solomon, Nika Yayınevi, 2016, s. 44) diye ifade eder.

İnsanlık tarihi boyunca öfke kötü bir duygu olarak ele alınmış ve ötelenmiştir. Kültürel farklılıklar göz önünde bulundurulunca öfke’nin bu kötü ünü pek değişmemiştir. Her toplumun kendine özgü yazılı ve sözlü edebiyatı vardır. Ve her toplumun kendine özgü anonim kültürü vardır. Birçok toplumun atasözleri, genelde, bir birine oldukça benzerlik göstermekte ve bu benzerlik, -özelde- öfkeye de sirayet etmiş durumdadır. Günümüze kadar ulaşmış anonim sözlerde ve atasözlerinde öfkenin kullanılış biçimi bize bu kötü ününü gösteriyor. Aşağıda birkaç örneği gösterilen, öfkeyle ilgili bu atasözlerden de anlaşılacağı üzere, öfke ötelenen, kötü olarak görülen, insanın zayıflığına işaret olarak kabul edilen bir duygudur. Öfkenin kendine has yargılayıcı ve değerlendirmeci yanını görmezden gelen yüzeysel yaftalarla ifade edilişi söz konusudur.

– Hiddet, bulunduğu kaba döküldüğü yerden daha çok zarar veren bir asittir. (İngiliz Atasözü)

– Öfkenin sonuçlarının zararları, sebeplerinden daha fazladır.
(Yunan Atasözü)

– Öfkesini yenen, en büyük düşmanını yenmiş olur. (Latin Atasözü)

– Öfkeye kapılan bilge, bilgisini de yitirir. (İran Atasözü)

– Sevinçli anında kimseye vaatte bulunma, öfkeli anında kimseye cevap verme. (Çin Atasözü)

– Yenilmez düşman öfke, şifası olmayan hastalık da hırstır. (Hint Atasözü)

– Öfke ile kalkan, zararla oturur. (Türk Atasözü)

Halkların ortak kültürlerinde ve kendine has biçimde organik bir şekilde gelişen yerel kültürlerinden farklı olarak felsefede de kötü bir duygu olarak ele alınmıştır. Yine farklı coğrafi bölgelerde, farklı zamanlarda yaşamış ve kendilerinden sonra birçok kişiyi etkilemiş bazı düşünürlerin günümüze ulaşmış sözlerinden de anlaşılacağı gibi, öfke ancak bilgelikten yoksun, zayıf insanlara yakışan bir duygudur.

– Öfkeli bir insan daima zehir ile doludur. (Konfüçyüs)

– Öfkeni aklınla yenemiyorsan kendini insandan sayma. (Voltaire)

– Öfke rüzgâr gibidir, Bir süre sonra diner; ama birçok dal kırılmıştır bile. (Mevlana)

– Öfkenin en iyi ilacı, onu geciktirmektir. (Seneca)

Yalnızca birkaç örneğini gördüğümüz bu sözlerin hemen hepsinde öfke sadece dışavurumu itibariyle değerlendirilmiş ve kötü sonuçlara neden olan bu dışavurumların -eylemlerin- kendisi olarak görülmüştür. Öfkenin, bilişsel olduğu gerçeği tamamen göz ardı edilmiştir. Oysa yukarıdaki örnekler, öfkeden çok insanın davranış biçimiyle ilgilidir. Solomon bu durumu çok iyi görmüş ve şöyle ifade etmiştir: “Öfke bir süreçtir ve daha da genişleyip bir başkasını kapsadığında, bu düşünce ve yargılar (ve hatta tek kelimelik ifadeler) çok daha karmaşıklaşır. Üstelik böylesi bir kızgınlık ifade edildiğinde, alıcının tepkileri (ister taş gibi sessiz veya korku içinde, ister öfkeye karşılık öfkeli olsun) daha ileri bir süreci (diğer duyguları kapsayan) tetikler” (Robert C. Solomon, Duygulara Sadakat, Çev: Funda Çoban, Nika Yayınları, 2016, s. 37)

Burada anlatmak istediğim temel olarak, binlerce yıldır biriken yığınla sözün düşüncenin odağında öfke değil saldırgan, bir davranış biçimidir. Psikopat eğilimlerin temeline öfke konulduğunda, insanların uzak durması gereken bir öcü gibi gösterilen öfkenin esasen değerlendirmeci bir yapıya sahip olduğudur.

Bir insanın saldırganlaşmasına, bir başkasına ya da kendisine zarar vermesine, etrafındaki nesneleri atmasına, parçalanmasına neden olan sürecin temelinde öfke olduğunu düşünmek bir yanılgıdan başka bir şey değildir. Öfkenin de içinde olduğu ve daha birçok duygunun tetiklendiği ve karmaşık bir ruh halinin oluşmasına ve tüm bu sürecin sonunda ani parlamalarla bir dizi eylemlilik halini sadece öfkeye dayandırmak, kendimizi ve dolayısıyla duygularımızı tanımak konusunda bizi büyük bir hataya sürükler. Öfkenin (ve korkunun) kötü bir duygu olduğuna hükmederek kolay ve yanıltıcı bir yolu seçmekle ancak kendimize yabancılaşırız.

Ancak bir duygu olarak öfke’nin, hiçte zayıflık olmadığını, bilakis gerektiğinde öfkelenmemenin bir eksiklik olduğunu dile getiren, felsefe tarihine adı altın harflerle yazılmış, nadir filozoflardan birisi olan Nietzsche’nin;

Öfkeyle değil, gülmeyle öldürür kişi. (F. Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, Zehirli Örümcek Üstüne, çev. Mustafa Tüzel, İthaki Yayınları, İstanbul: 2006) sözü ile öfke kavramına farklı bir yaklaşım söz konusu olmuştur.

“… onun için ağınızı koparıyorum ki öfkeniz sizi yalancılık mağaranızdan çıkarsın.” (F. Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, Zehirli Örümcek Üstüne, çev. Mustafa Tüzel, İthaki Yayınları, İstanbul, 2006)

“Ah, her tutsak bir çılgın olur ve tutsak irade de kendisini çılgınca kurtarır. Zamanın geri gitmemesine kızar. Geçmiş, onun yuvarlayamadığı taştır. O böylece gam ve hiddet taşları yuvarlar ve kendisi gibi gam ve öfke duymayandan intikamını alır.” (F. Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, Kurtuluş Hakkında, çev. Mustafa Tüzel, İthaki Yayınları, İstanbul, 2006)

“Irmak, sandalımızı daha ileri taşıyor ve onu taşımaya mecburdur. Kırılmış dalgaların köpürüp öfkeyle tekneye kafa tutmasından ne çıkar?” (F. Nietzsche, Böyle Söyledi Zerdüşt, Kendini Yenmek Hakkında çev. Mustafa Tüzel, İthaki Yayınları, İstanbul: 2006)

KAYNAKLAR

Cüceloğlu, Doğan, İnsan ve Davranışı, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1998

F. Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, çev. Mustafa Tüzel, İthaki Yayınları, İstanbul, 2006

Robert C. Solomon, Duygulara Sadakat, Çev: Funda Çoban, Nika Yayınları, Ankara, 2016

Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, TDK yayınları, Ankara, 2011

İNTERNET KAYNAKLARI

https://tr.wikipedia.org/wiki/Duygu

https://tr.wikipedia.org/wiki/Amigdal


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR