Oggito'nun Temmuz Ayı İçin Önerdiği 10 Kitap
5 Temmuz 2019 Kitap

Oggito'nun Temmuz Ayı İçin Önerdiği 10 Kitap


Twitter'da Paylaş
0

Bilinç Nehri – Oliver Sacks

Bilinç Nehri, Oliver Sacks’ın sınırsız merakının, öğrenmekten ve keşfetmekten aldığı hazzın örnekleriyle dolu, ufuk açıcı bir derleme.

Karısını Şapka Sanan Adam, Uyanışlar, Migren, Müzikofili ve Halüsinasyonlar gibi eserleriyle tanıdığımız dünyaca ünlü nörolog yazar Oliver Sacks, ölümünden kısa bir süre önce taslağını hazırladığı Bilinç Nehri’nde okurları evrimden botaniğe, kimyadan nörobilime, tıptan sanata çeşitli alanlar arasında bir gezintiye çıkarıyor.

Charles Darwin, Sigmund Freud ve William James gibi, erken yaşlardan itibaren öğrenme yolculuğunda kendisine eşlik etmiş isimlerin rehberliğinde, yaratıcılığın gizemleri, bilincin doğası, insan dışı yaşam formlarının zihinsel hayatı ve bilim tarihinin kör noktaları gibi konuları inceliyor.

Çeviren: Dürrin Tunç, Yapı Kredi Yayınları, Mayıs 2019

Gitar – Michel del Castillo

İspanyol asıllı Fransız yazar Michel del Castillo’dan karşısına duvar misali dikilen makûs talihinden sıyrılıp toplumda kabul görebilmek için insan doğasında saklı olduğuna inandığı masumiyete sığınan, lanetli ve yalnızlığa mahkûm bir ruhun öyküsü: Gitar.

Galiçya kırsalının büyüleyici ve çetin topraklarında önyargılara, sıradan kötülüğe ve tabulara karşı kalplere ulaşma mücadelesi veren, toplum tarafından dışlanmış bir cücenin, umutsuzluk sarmalından coşkun ezgilerle kurtulma çabasının etkileyici öyküsü…

Çeviren: İnci Kaplan Gül, Sel, Haziran 2019

Sevda Peşinde – Hüseyin Rahmi Gürpınar

Bir kadının gönlüne cidden sahip ve hâkim olamadıktan sonra onu cebirle, kahırla kendinize ram etmiş görünmekte ne lezzet bulunur?

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın uzun yıllardır gölgede kalmış, değeri anlaşılmamış bir başyapıtı olan bu roman, kadın–erkek ilişkilerinin bugüne göre bile ileri bir noktada tartışıldığı bir eser. Rızasız evlilikler, deliliğe varan kıskançlıklar ve yasak aşkla örülen hikâye, edebiyatımızda kadın haklarının konu edildiği en önemli romanlardan biri olarak karşımıza çıkıyor.

Edebiyatımızın en cesur yazarlarından Hüseyin Rahmi Gürpınar, en iyi olduğu konulardan birinde, aile içi ilişkiler konusunda hepimize önemli bir ders veriyor. Yer yer polisiyeye de dokunan, konusu ve kurgusundaki dönemini aşan özgünlükle de Sevda Peşinde, üzerinde ciddi ciddi durulmayı hak eden, sıra dışı bir roman.

Can, 2019

Homeros’un Kızı – Robert Graves

Robert Graves, 1955’te yazdığı Homeros’un Kızı’nda Odysseia’yı yeniden yorumlar. Bu kez destanın yazarı efsanelerdeki kör ve sakallı Homeros değil, kendisine Nausikaa diyen ve Sicilya’da yaşayan genç bir kadındır. Bu kadim destanın yeniden aktarımında, Elym halkından bir prenses olan Nausikaa, yurdunda olan bitenleri, kendi hayatını ve bugün Homeros’a ait olarak bilinen epik destanı yazmasına ilham veren olayları anlatır. Hiçbir şey yapmadan bekleyip olacakları seyretmek yerine taliplerinin göz koyduğu kral tahtını, kendisinin ve hanesinin geleceğini kurtarmaya niyetlidir. Bu sırada yaşadıklarını da daha sert bir üslubu olan İlyada’nın aksine “bir kadın tarafından kadınlar için tasarlanmış olacak” dediği epik şiire döküp Homeros’un ulaştığı ölümsüzlüğe ulaşmak ister. Şehir şehir dolaşıp Homeros’un destanlarını anlatmayı görev bilen kahraman, Homeros Oğullarının hüküm sürdüğü erkek egemen düzende kendini Homeros’un kızı olarak görür.

Çeviren: Deniz Betil, İş Bankası, Haziran 2019

Cehennem Azabı – Chuck Palahniuk

Evrenin en delişmen ve alaycı ölü kızı Madison Spencer, Chuck Palahniuk’un çoksatar romanı Lanetli’de başladığı öbür dünya macerasını sürdürüyor. Bu kışkırtıcı hikâyeci o romanda nasıl sadece onun hayal edebileceği şaşaalı bir 'cehennem’i gözler önüne serdiyse, benzer şekilde bu sefer Cehennem Azabı’yla bize karanlık ve dolambaçlı bir kıyamet günü tasavvuru sunuyor.

Lanetli, Madison’ın Şeytan’a meydan okumak için öbür dünyanın korkunç ortamının bir ucundan bir ucuna yaptığı yolculuğunun kroniğiydi. Ne var ki hikâyesi henüz bitmedi. Cehennem Azabı, Öbür Dünya çıkışlı bir dizi elektronik yorumla iyi ile kötü arasındaki nihai hesaplaşmayı tasvir ediyor.

Çeviren: Ahmet Aybars Çağlayan, Ayrıntı, 2019

Doğum Günü Kızı – Haruki Murakami

“Ne var ki tek bir dilek hakkın var, iyice düşünesin” dedi yaşlı adam bir parmağını havaya kaldırıp. “Tek bir dilek, sonra kararını değiştirip vazgeçemezsin.”

Bir doğum günü hikâyesi… Kısacık bir metinle yüreğimizde bir şeylerin yerini değiştiren bir büyü yapıyor Haruki Murakami.

Çeviren: Ali Volkan Erdemir, Doğan Kitap, 2019

john berger

Manzaralar – John Berger                

“Bazen bir manzara, orada yaşayanların hayatları için bir dekordan ziyade ardında mücadelelerinin, başarılarının ve kazalarının vuku bulduğu bir perde gibidir. Orada yaşayanlarla birlikte perdenin ardında olanlar için köşe taşları artık yalnızca coğrafi değildir, aynı zamanda biyografik ve kişiseldir.”

Berger’ın tüm yapıtı yeniden hayal etmeye, farklı biçimlerde görmeye bir davet niteliğinde. Yazı yazmak Berger için her zaman 'devrimci' bir eylem olmuştur. Berger’ın düşüncesini şekillendiren bireylerden –demek yoldaşlardan– söz eden yazıları bir araya getiriyor Portreler’in kardeşi Manzaralar: Antal, Raphael, Brecht, Barthes, Benjamin. Yanı sıra haritalar, patikalar, mekânlar, köyler, kasabalar, kentler, tarihsel zamanlar. Özetle bir 'hikâye anlatıcısı'nı oluşturan, var eden şeyler.

Çevirenrler: Beril Eyüboğlu, Özlem Dalkıran, Oğuz Tecimen, Metis, 2019

Mrs. Dalloway – Virginia Woolf

Gençken özgür ve uçarı bir yaşam süren ama sonradan aristokrat olmayı seçen Clarissa Dalloway, o akşam vereceği büyük partiye hazırlanmaktadır. Ama aynı gün Hindistan'dan beklemediği bir tanıdığı gelmiştir.  Bu kişi ilk aşkı Peter Walsh’dır. Onun apansız gelişi Mrs. Dalloway’i uzak bir geçmişin anılarına, eski arkadaşlıkları ve gençliğinde yaptığı tercihlere götürmüştür.

Altıkırkbeş, 2019

Baharda Ölmek – Rald Rothman

Günümüz Alman edebiyatının en başarılı yazarlarından olan Rothmann, yeni sayılmayacak trajik bir hikâyeyi, savaşın doğaya ve çevreye verdiği zarar, travmanın kuşaklararası iletimi gibi, o dönemi bizzat yaşamış Grass kuşağı yazarlarında görmediğimiz yepyeni bakış açılarıyla zenginleştirerek ustalıkla anlatıyor.

Bir çiftlikte süt sağcılığı yapan iki genç, Walter ve Friedrich, İkinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde zorla askere alınırlar. Alman Ordusu bozguna uğramış ama teslim olmakta direnmektedir. Cephe gerisinde görev yapan Walter, bombalanan şehirlere, sivillerin çaresizlikten tükenişine, fiziksel ve ruhsal olarak çökmüş askerlerin iyice zıvanadan çıkışına tanıklık edecek ve barışı görebilecek, ama suskunluğuyla kuşattığı savaş travması onu hayat boyu hiç bırakmayacaktır.

"Bir keresinde ona rüyalarımdan bahsettiğimde, bana vücudumuzdaki hücrelerin bir hafızası olduğunu söylemişti, sperm ve yumurta hücrelerinin de var, dolayısıyla bu kalıtsal bir şey. Ruhsal ya da fiziksel olarak yaralanman, gelecek kuşakları etkiliyor. Yani sana isabet eden hastalıklar, yumruklar ya da kurşunlar, doğmamış çocuklarını da yaralıyor."

Çeviren: Esen Tezel, Yapı Kredi Yayınları, 2019

Deleuze: Varlığın Uğultusu – Alain Badiou

"Düşüncesinin bütün ilhamını her şeyden önce Nietzsche’den aldığını iddia eden birine verilen sıfat ne kadar çelişkili olursa olsun (çünkü Nietzsche’nin kendisinde derin bir ermişlik vardır), Deleuze için düşüncenin koşulunun çileci olduğunu ileri sürmek gerekir. Bu da Deleuze ile Stoacılar arasında bulunan yakınlığı derinlemesine açıklayan bir durumdur. Tekilliklerin göçebeliğini belirtmek için 'anarşi' kelimesinin kullanılması bizi yanılgıya düşürmemelidir, çünkü Deleuze özellikle 'taçlı anarşi'ye vurgu yapar ve aynı zamanda, öncelikle tacı düşünmek de son derece önemlidir.

badiouBu taç, yaşam deneyimlerine  ve gündelik meselelere çileci bir tavırla sırtını dönen ve sınırlarını aşma ve ölçüsüzlüğün kendilerini götürdüğü yere gitme gücünü kendilerinde bulmuş olanlara atfedilir. Tüm bunlardan, bu yaşam felsefesinin, Stoacı felsefede de olduğu gibi özünde bir ölüm felsefesi olduğu sonucu çıkar.

Çünkü eğer düşünce olayı, kendimi seçilmeye bırakma (bu, Deleuzecü kader biçimidir) ve arıtılmış otomat olarak 'hybris’in istediği yere sürüklenmesine ilişkin çileci bir güçse; yani eğer düşünce, benim edimselliğimin kırılması ve sınırımın ortadan kalkması olarak varsa; ama aynı zamanda eğer bu edimselleşme ve bu sınır, kendi varlıklarında onları kıran veya onları aşan şeylerle aynı dokuya sahipse (çünkü kesin olarak, sadece Bir-bütün vardır); yani eğer organik olmayan güçlü yaşam, hem beni sınırım içinde düzenleyen şeyin hem de bunu yapma kudreti kazandığım ölçüde beni onu aşmaya çağıran şeyin de temeliyse, o zaman düşünce olayının metaforu, yaşamın içkin anı olarak, ölmektir.

Zira ölüm, aynı anda hem etkide bulunduğu bireyle en yakın ilişkiye sahip şeydir, hem de bu bireye nazaran tam bir kişisizlik ve dışsallık hali içindedir. Bu anlamda o, düşüncedir, çünkü düşünmek tam olarak, bireyin aynı zamanda sahici varlığı da olan kişisiz dışsallık tarafından dondurulduğu noktaya çileci bir şekilde ulaşmaktır."

–Alain Badiou

Çeviren: Murat Erşen, Monokl, 2019


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR