Oğuz Atay Düşüncesi: Kapalı Sistem
30 Aralık 2016 Edebiyat Kültür Sanat

Oğuz Atay Düşüncesi: Kapalı Sistem


Twitter'da Paylaş
0

Oğuz Atay, yabancılaşmanın merkezine Türk aydınını yerleştirerek, geleneksel söyleme gönderme yapar. Yabancılaşmayı, Türk aydını ile Türk insanı arasındaki kültürel uzaklık olarak temellendirmek mümkündür. Bu uzaklık, her iki taraf için de yıpratıcı sonuçlar doğurmuştur. Öyle ki, yetim kalma neredeyse kaçınılmazdır.
Ekrem Işın
Yaşadığı toplumun kültürel yıkıntıları arasında gezinir Oğuz Atay. Karşısına çıkan silik insan görüntüleri, kimlik biçimleri, hayat üslupları, bir kazadan arta kalmış, tanımlanması neredeyse olanaksız enkaz parçalarıdır. Bu karmaşa ortamında geçmişe ait hatıraları yağmalayan herkes, aynı dili farklı mantık kurallarıyla konuşmakta, ahlak düşkünlerinden yardım istemekte, bilinmeyen bir geçmiş adına geleceği yargılamaktadır. Her şey yarım yamalaktır; hiç kimse yaşadığı trajediyi fark etmez. Yalnızca adalet duygusunu kaybetmiş kamu bilinci ayaktadır. Bu çökmesi kaçınılmaz bilincin inşa ettiği güvenlik dünyasına sığınmış kimliksiz kalabalık mutludur; sahte emniyet duygusunun kaynağını aramaz, göstermek isteyenlere de inanmaz. Sahnede alkış toplayan tek rol vardır: “...mış gibi yapmak”. Acemi taklitçiliğin bu vazgeçilmez yöntemi, “çocuk kalmış bir millet”in hem kendini tarih önünde oyalaması hem de kurgulandığı biçimiyle oyunu idare eden, uyulması zorunlu başlıca ilkedir. Kamusal dilin, gerçekleri konuşmadığı, insanın bireyselleşmeye doğru attığı her adımda mitik gelenekler tarafından engellendiği tipik bir Doğu toplumu yazarıdır Oğuz Atay. Zihinsel haritasını bizzat kendisi “Doğu” olarak işaretlemiş, ardından bu kimlik belirleyici toplumsal mekânı bir koza içine alan uygarlık katmanlarını, ulaşabileceği en eski tabakaya doğru açmaya çalışmıştır. Ulaşmayı hedeflediği bu tabaka, “Türkiye’nin Ruhu”dur. “Türkiye’nin Ruhu”, Oğuz Atay’ın ani ölümüyle gerçekleşme şansını kaybeden bir toplumsal bilinçaltı projesidir. Bu proje tarihsel kökleri itibariyle 1960’ların Osmanlı merkezli toplumsal yapı araştırmaları üzerine inşa edilmek istenen zihinsel bir kurguyu yansıtmaktadır. İkinci temel özelliği ise, ortaya konulamadığı halde, yalnızca sınırlı ipuçlarından hareketle Oğuz Atay’ın yazarlık çizgisinde bir son dönem kültü yaratmasıdır. Bu açıdan Walter Benjamin’in pasajlar projesine benzer. Oğuz Atay, “Türkiye’nin Ruhu”na ulaşmak için önce Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar’ın belirlediği deneysel eşiği aşmaya çalışmıştır. Toplumsal zemine yeterince oturmayan bireysel mitlerden ve Batı dünyasından bütünüyle farklı Doğu irrasyonalitesini yansıtmak amacıyla geliştirilmiş karmaşık kurgulardan uzaklaşma eğilimi, bu eşiğin aşılma noktasında belirginlik kazanır. Korkuyu Beklerken’deki öyküler, eşiğin her iki tarafına aittir. Geride bırakılan, simgesel bir dünyanın olanaklarıyla ayakta duran kırık hayatlar; ileride bekleyense henüz yaşanmamış olanın cazibesine kapılmış acemilik ve bir o kadar da bireyi rahatsız eden güvensiz ortamdır. Oğuz Atay, Oyunlarla Yaşayanlar ve Bir Bilim Adamının Romanı ile yeni bir aşamaya varmış, ölümünden sonra yayımlanan yarım kalmış Eylembilim ile de aydın parodisinin başarılı bir örneğini vermiştir. Oğuz Atay’ın 25 Mart 1974 tarihli günlüğüne kaydettiği düşünceler, aşmaya çalıştığı düşünsel eşik üzerinde Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar sonrası belirginleşen “Türkiye’nin Ruhu” dönemine ışık tutacak önemdedir. “Yeni Roman Dizisi için Notlar” başlığı altında yer alan bu düşünceler, öncelikle Osmanlı toplum yapısı üzerinde yoğunlaşır. Osmanlı toplumu, Oğuz Atay’a göre “kapalı bir sistem”dir. Bu düşüncesini sol Kemalizmin geçmişe dönük yargılarıyla paralel olarak dile getirir: “Devlet her türlü eleştiriye kapalıdır. Divan şiiri her türlü eleştiriye kapalıdır. Düşünce her türlü eleştiriye kapalıdır; felsefe yoktur. Tek felsefe bireyin yok oluşudur; vahdet-i vücud’dur. Şiirde, divancılar ‘biz’ diye seslenir. Eleştiri çirkini güzelden ayırır; oysa çirkin yoktur. Kapalı sistemdir bu. Ülkücü insan yoktur. Ülkücülük bireyciliktir. Özgün sanat yoktur. Usta-çırak ilişkisi içinde taklit vardır. Bir bakıma gelenek de yoktur. Usta, yaşantısını kimseyle paylaşmaz; yaratıcılığın ayırıcılığı kendisiyle birlikte ölür. Ne ruhun ölümsüzlüğü, ne de canlı dünyanın gürültüsü duyulmaz.” (Günlük, s. 92) “Kapalı sistem”, sistematik biçimde “korku”yu üretir. “Korku” Oğuz Atay’da bir duygu olmasının ötesinde tarihsel sürekliliğe sahip, bilinmeyene karşı gösterilen yıkıcı tepkidir. Yine aynı günlük notunun devamında “korku”nun anatomisini derinleştirir: “Bizim ‘ilk günah’ımız belki de budur: Kapalı sistem yaratıklarının dış dünyaya karşı beslediği korkudur. Yaşama korkusudur. Fütuhat da, herkese ve her şeye boyun eğdirerek bu korkudan kurtulma çabasıdır. Dünyayı bir savaş alanına çevirdikten sonra, her yandan düşman saldırısı bekleyenlerin korkusudur. Bir şehire kapanıp, bütün ülkenin saldırısını bekleyen sarayın korkusudur bu. .... Kültür korkusudur. Matbaadan, şiirden, resimden, felsefeden, hatta dinden korkmaktır bu. Halk Partisi’nin Köy Enstitüleri’nden korkmasıdır. Demokrat Parti’nin modern resimden korkmasıdır. Halkın içinde sivrilen esnafın, eşrafın, mollanın halktan korkmasıdır.” (Günlük, s. 94) Nasıl ki “kapalı sistem” kendine ait “korku”yu üretiyorsa, “korku” da bir aşama sonra yabancılaşmayı doğurur. Oğuz Atay, yabancılaşmanın merkezine Türk aydınını yerleştirerek, geleneksel söyleme gönderme yapar. Yabancılaşmayı, Türk aydını ile Türk insanı arasındaki kültürel uzaklık olarak temellendirmek mümkündür. Bu uzaklık duygusu, her iki taraf için de yıpratıcı sonuçlar doğurmuştur. Öyle ki, yetim kalma neredeyse kaçınılmazdır. Oğuz Atay’ın düşünce dünyasında bu toplumsal yetimlik olgusuna yol açan “korku” biçimleri sınıflandırılmıştır: a) “Yeni yazarların kelimeler icat ederek azınlıkta kalma telaşı”; b) “Toplumsal sorunlara eğilerek kendini tanıma korkusu”; c) “Kavram kargaşası yaratarak temel kavramlardan uzaklaşma çabası ya da temel kavramların onu bir hiçe indireceği korkusu”. Her üç durumda da Türk aydını, bütünden ayrılan parçadır. Burada toplumsal bütünü Türk insanına, parçayı ise Türk aydınına temsil ettiren Kemal Tahirci geleneğin Oğuz Atay üzerindeki kapsayıcı etkisini görmemek mümkün değildir. [caption id="attachment_23325" align="aligncenter" width="800"]oguz-atay4yeni Desen: Semih Poroy[/caption] “Korku”nun yarattığı yabancılaşma nasıl aşılacaktır? Yazarın bu soruya cevabı, “oyun” kavramında gizlidir: “Her zaman, suç işlediği halde kendisine taviz verildiğini hissettiği için başı önünde dolaşır insanımız. Bizim ‘ilk günah’ımız budur: Cezalandırılmayan küçük günahların toplamı. Hoşgörümüz de budur. Ayrıca devlet de aynı suçluluk duygusu içinde müeyyideleri uygulamaz. Bu bakımdan bağışlayıcıdır. Karşılıklı bir oyundur bu. Bağışlanmayan tek suç, bu oyunu fark etmek, bu oyuna karşı çıkmaktır. Gerçeği aramaktır.” (Günlük, s. 96) Doğu toplumlarında “oyun”, devlet ile insan arasında oynanır. Oğuz Atay’ın devleti, halkı kucaklayan kolektif kahramandır: “Bizim insanımız da başka türlüdür, devletimiz de. Onda tesâdüfi olan, rasyonel olmayan keyfî unsurlar çoktur. Batıya benzemez. Sıcak bir görünüm alır aklın dışına çıktıkça; fakat bizde insana da devlete de güvenmeye gelmez; pahalıya mal olur sonra.” (Günlük, s. 100) Burada “oyun”un kuralları açıktır; devlet kurgusundaki irrasyonalite güçlendikçe yabancılaşma ortadan kalkar. Oğuz Atay’ın akıl dışına çıktıkça Batı’dan uzaklaşıp Türk insanı için sıcak bir görünüm alan devlet anlayışı, Kemal Tahir’in 1960’larda tartışmaya açtığı Osmanlı’daki “kerim devlet” ile örtüşmektedir. Oğuz Atay, yabancılaşmayı ortadan kaldıran “oyun” kavramıyla Osmanlı-Türk toplumsal düzeninin işleyiş biçimini gözler önüne sermiştir. Bu işleyiş biçimi kuralları değil, yer ve zaman değişkenlerine bağlı olarak farklılık gösteren yorumları esas alır. Kuralların suç saydığını, devlet görmezden gelir ya da kişiler zaman zaman kamu sahasını ihlal etme özgürlüğünü kullanabilirler. Kuşkusuz, böyle bir düzen, toplumsal ahlak adına kişilere her an kullanabilecekleri maskeler armağan etmekte, gündelik hayat âdeta bir karnavala dönüşmektedir. Ancak şunu unutmamak gerekir ki bu karnaval “kapalı sistem”in içinde gerçekleşmekte ve aydınlar da “oyun”a katılmaktadırlar. Görünüşteki kuralsızlığa kendilerini bırakan aydınlar, “yaşantısızlıklarını gürültüyle örtmeye çalışırlar; partiler, araba yarışları, uyuşturucu maddeler, aşırı cinsel ilişkiler”in girdabında yollarını bulmaya çalışırlar. Yine de “Batılı ağabeylerinin sönük kopyalarıdır hepsi aslında. Boyutları küçüktür; bunların da kahramanları vardır; ama hemen soluklaşırlar, aleladeleşirler. Oyunu sonuna kadar götürecek güçleri yoktur.” (Günlük, s. 102) “Türkiye’nin Ruhu” bir başlık olarak Atay’ın günlüğünde ilk defa 15 Ağustos 1975 tarihli kayıtta görülür. Bu kaydın hemen öncesinde Kemal Tahir üzerine yapılmış gözlemler yer almaktadır. 24 Mart 1975 tarihli notta şu satırları okuruz: “Kemal Tahir’de Batı’ya anlaşılmaz geleceğini hissettiğim insanımızın davranış ve duygularını gördüm. Belki Batı’da aynı duyarlıkta kimseler vardır ve bu kimseler de Batı değildir. Batı diyen insanların –çevremde– gittikçe bir ruh tembelliğine, düşünme tembelliği içine düştüğünü görüyorum. Orijinal düşünceden kaçmak ve kolayca haklı çıkmak için böyle oluyorlar sanki.” (Günlük, s. 186) Kemal Tahir “Türkiye’nin Ruhu”na giden yolda Atay’ın karşısına çıkmıştır. Türk insanını idealleştirme ve belki de hiçbir zaman var olmamış ontolojik özellikler etrafında tarihsel bir romantizm yaratma tutkusu, bu zahmetli yolda Oğuz Atay’a güç verir. 20 Nisan 1976 tarihli Politika gazetesinde yer alan “Kemal Tahir ve Roman Geleneğimiz” başlıklı yazısında, “Kültür geleneği, her millet için farklı yollar izler; sanatçı da bu değişik yolu bulamazsa, başka kültürlerin taklitçiliğinden kurtulamaz. Kemal Tahir bunu çok iyi anlamıştı; belki de bunu gerçek anlamıyla kavrayan tek romancımızdı,” demektedir. Yine de Oğuz Atay’ı “Türkiye’nin Ruhu”na yönelten hangi Kemal Tahir’dir? 1967’de yayımladığı Devlet Ana ile “kerim devlet” anlayışını öne süren mi, yoksa daha önceki döneme ait Osmanlı eleştiricisi mi? Oğuz Atay’ın her iki döneme kök salmış farklı Kemal Tahir kimliklerinden ortak bir figür ürettiği açıktır. Bu kimlik, hiç kuşku yok ki onun sahnelediği “oyun”un da değişmez başrol oyuncusudur.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR