Oğuz Atay’ın Oyunları | A. Ömer Türkeş

Oğuz Atay’ın Oyunları | A. Ömer Türkeş


Twitter'da Paylaş
0

Atay, Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar’da “metinlerarası özellikleri, oyun, mektup, şarkı, ansiklopedi maddesi gibi birçok yazın biçimini” barındıran bir metin üretmiş ve Türkçe yazılan romanlarda nadir rastlanan bir çoksesliliğe ulaşmıştır. Oğuz Atay ismi, ilk romanı Tutunamayanlar ile birlikte anılır. Tuhaf, tam da Oğuz Atay’a yakışan bir tuhaflık; 80 sonrasında kültleşen Tutunamayanlar, yazıldığı yıllarda birkaç yayınevi tarafından geri çevrilmiş, zorlukla yayımlanabilmiş, TRT Roman Ödülü’ne rağmen 70’lerin okurunun ilgisini çekmemişti. 80’lerden sonra hak ettiği değeri gördü belki ama yine bir tuhaflık vardı; yanlış okumalarla keşfedildi Tutunamayanlar. Selim Işık’ta kendisini bulanlar, aslında tam da Oğuz Atay’ın eleştirisini yönelttiği kesimdendiler. “Bu roman, muhalif aydının konumunun, onun ‘Türkiye’nin toplumsal yapısı’yla baş etme/edememe meselesinin trajikomiği olarak, okur yazarların başucu kitabı haline geldi.” İkinci romanı Tehlikeli Oyunlar da gerek anlatım tarzı gerekse ele aldığı temalarla Tutunamayanlar’dan hiç de aşağı değildir. Üstelik, ilkinin birçok okura dağınık gelen olay örgüsü yerine, ikincisinde daha derli toplu bir anlatımı seçmişti Atay. Ne var ki, okur için Tutunamayanlar’ın yanında sönük kalmaktan kurtulamadı.

Küçük burjuva aydının bunalımı

Aslında Tehlikeli Oyunlar’ın meselesi ilkinden hiç de farklı değil. Tutunamayanlar’la ilgili söyleşisinde, tasarladığı romanı hakkında şunları söylemiş Oğuz Atay: “Sanırım bu romanın kahramanı da tutunamıyor. Bu konudaki yakınmalarını pek ciddiye almıyorum. Selim kadar haklı değil galiba. Hikmet de (yeni romanın kahramanı) bunun farkında olacak ki tatsız sıkıntılarını dindirmek için oyunlara başvuruyor. Kitabın adı ‘Tehlikeli Oyunlar’ olacak.” Atay’a göre en önemli farklılık Tehlikeli Oyunlar’ın kahramanı Hikmet karakterinin kötücüllüğünde: “Selim’le oldukça güç bir tip, yani olumlu insan –bir bakıma– denemiştim. Şimdi sürekli olumsuz bir tip düşünüyorum. Küçük hesapların olumsuzluğunu. Kimsenin okumadığı kitapları okuyan, kötü yaşayan bir adam. .... Aşağılık bir adam. .... Hikmet farkında. Fakat kötülüklerine engel olamıyor.” Ancak, roman tamamlandığında tasarladığı kadar kötü bir karakter çıkmamış ortaya. Tersine, okurun, akıbetinden kaygı duyacağı çaresiz bir kahraman yaratmış. Oyuncaklı metinler üretmeyi seven yazarına çok yakışan bir kahraman. Tehlikeli Oyunlar ise okuru oyuna davet eden simge ve göndermelerle dolu parodik bir roman. İçinde yaşadığı toplumu çok iyi tahlil etmiş olmalıydı ki, Tutunamayanlar’la TRT Roman Ödü-lü’nü kazandığında, henüz 12 Mart darbesi yapılmamış, yarattığı küçük burjuva aydın tipolojisi siyasal ve toplumsal anlamda öne çıkmamıştı. Darbenin ard›ndan yazd›€› Tehlikeli Oyunlar’daysa kabuğuna çekilmiş küçük burjuva aydının çaresizliği daha belirgindir. Başlangıçta kendine önemli misyonlar yüklemiş bir aydındır Hikmet Benol. Ne var ki, bir süre sonra “hiçliğin”in farkına varacak, kendisini toplayıp dönüşünü muhteşem kılmak amacıyla bir gecekondu mahallesine yerleşecek ve bir oyun yazmaya koyulacaktır. Ona göre, “ülkemiz bir oyun yeridir” zaten. Ancak, oynamak istediği oyunları zaten oynamıştır o, geçmişi tekrar etmek mümkün değildir... Oğuz Atay, sistemin bireyi denetleyip düzene uydurmasındaki acımasızlığı, modern toplumla birey arasındaki uzlaşmaz çatışmayı mizahi ama kötümser bir bakış açısıyla dillendiriyor. Eylemlilik çağı sona ermiş, Atay’ın kahramanının direnişi duygulanmakla ve düşünmekle sınırlanmıştır. Bu yetmeyecektir ona; toplumdan, ideallerinden ve eylemden soyutlanmış aydının romantik ruhuyla uyuşmayan aydınlanmış aklı ayakta durmasına yetmeyecektir. Bir türlü yazamaz, erteler, hayallerini anlatır durur. Kaçınılmaz son elbette intihardır. Böyle bir hikâyeyi klasik bir anlatım tarzı ve gerçekçi bir tutumla işleyerek, acı yüklü bir metin yaratmak da mümkündü. Oysa Atay’ın arayışı farklı. O, aslında bir insan ölümünü değil, bir üçüncü dünya ülkesi aydınının çaresizliğini yakalamaya çalışmış. Bu nedenle pek çok şeyi simgelere yüklemiş Atay. Daha ilk başta kahramanını adlandırırken, Hikmet Benol ismiyle hem keramet sahipliğini hem de bireyleşme arayışın› simgelemek istemiş. Bir katında halktan birinin, öteki katında emekli bir albayın ve üçüncüsünde küçük burjuva aydının oturduğu üç katlı gecekondu hem Cumhuriyetin toplumsal modeline, hem Hristiyanlığın baba, oğul, kutsal ruh inancına yapılan bir göndermedir. Hikmet’in, kendisi gibi bir kenara çekilmiş emekli albay Hüsamettin Bey’le olan dostluğu ve iletişimsizliği de 70’li yıllardaki sol hareketlerin, uçları Kemalizme uzanan aydın-ordu birlikteliğinin bir paradosi olarak okunabilir. Peki ya her şeyin bir düşten ibaret olmasını nasıl yorumlamalı? Oğuz Atay ve romanları hakkında kısa bir tanıtım yazısı yazmak gerçekten zor. Serbest çağrışıma bırakılmış insan bilincinden dökülen cümlelerle aktarılan çokkatmanlı, gönderme ve simgelerle yüklü metinlerinden ilk göze çarpanıydı yukarıda toparladıklarım. Oysa, Emekli Albay tipi bile başlı başına bir yazı konusu olabilir. Hele öykünün sonunda Hikmet Benol’un ölüm haberini iletmek için gazeteye yazdığı mektupta, ifade etmek istediği fikriyatın bir dolu teferruat arasında kaybolup gitmesi, tam bir mizah şahaseri, hedefini on ikiden vuran bir taşlamadır. Romanın hikâyesine ilişkin sözlerimi Oğuz Atay üslubunu çok iyi yansıtan bir alıntıyla, Hikmet Benol’un ölüme dakika dakika yaklaştığı satırlarlarla kapatıyorum: “Fakat yoruldum albayım. Artık hiç bir şey yapmak istemiyorum. Gerçekten hiç bir şey yapmak istemiyorum. Hiç bir şey yapmak istemiyorum. Korkuyorum. Hiç bir şey yapmak istemediğim için kötü bir şey yapmak istemiyorum. Yavaşça yukar› çıkmalıyım. Albaya belli etmemeliyim. Korkuyorum albayım. Beni tutacak mısınız acaba? Hayır, albayıma belli etmemeliyim. Acaba ağlar mı? Yazık, ben göremeyeceğim. Bu oyunu kendi başınıza oynayacaksınız albayım. İsterseniz ben daha önce yazarım size bütün ayrıntılarıyla. Hikmet’in yükselişi ve düşüşünün son kısmı olur bu. Yorgun da olsam yazarım. Bir dakika dursam. Düşünsem. Düşünemiyorum. Düşünemediğimi belli etmemeliyim. Sonra şüphelenirler. Beni götürürler. Nereye? Biliyorsun. Hayır. Bilmiyorum işte. Dinlemiyorum. İşte, oturmuş kitap okuyor albay. Ne var ne yok albayım? Oyun sanmalı. Kimseye belli etme, olur mu? Ben gidiyorum albayım. Albayım işte geldim. Sesini çıkarma. Hayır, belli etmem. Son bir hak tanıyamazlar mıydı bana? Bırak şimdi bunları. Albayım korkuyorum. Aşağıda olanları duydu mu acaba? Bilge boş bir eve dönmedi ki. Ben döndüm. Bilge, Bilge, neden beni yalnız bıraktın? Ağlarsan, her şey anlaşılır şimdi. Albayım, kusura bakmayın, balkona kadar yürümek zorundayım. Benim durumum Bilge’ninkinden farklı. Şu parmaklıklar da çok zayıf, albayım. Geriye dönemiyorum? Aşağı da bakamıyorum. Gözlerini kapa. Buraya takıldım kaldım. Beni duymuyor musunuz? Bir şey yapamaz mısınız? Düşünüyorum.”

Yoksullar ve gecekondular

Mekân olarak bir gecekondu bölgesinin seçilmesi romanın “mesajını” keskinleştirmesi açısından özel öneme haiz. Gecekonduların “şirin mi şirin” sayıldığı bir dönemde, Oğuz Atay’ın yaklaşımı farklı. Tehlikeli Oyunlar’da, küçük burjuva aydın Hikmet Benol’un benlik arayışını büyük kentin çirkinleşen çehresiyle birlikte yansıtmış. Ama, Benol’un bir gecekondu mahallesine yerleşmeden önce yaşadığı semtlere, burjuva evlerinin görgüsüzce tasarlanmış mimarisine yönelik yaptığı keskin eleştiriler, ne yoksulluk ne de gecekondu güzellemesine dönüşüyor. Atay, kentin her iki yakasına da yaşanılacak bir mekân hissi vermemiş. Gecekondular aracılığıyla fakirlerin “donuk ve zevksiz burjuvalar”ınkinden farklı, “sefil bir renklilik” taşıyan dünyasını sergilerken, gecekonduları bütün sefaletleri içerisinde, ama aşağılamadan, ifadesini buruk bir tebessümde bulan umutsuzluğuyla anlatıyor. Üstelik küçük burjuva aydının kimlik bunalımına gecekondu halkıyla bütünleşmenin bir çözüm getirmeyeceğinin farkında. Nitekim, “Bütün gecekondu halkının daracık sokaklarda birikeceğini sandım beni görmek için,” diyen Hikmet Benol, hayal kırıklığını, “değil bütün gecekondu halkının, değil bu ev halkının, sizin, bir tek insanın ve bana bu kadar yakın oturan bir dostun bile ilgisini çekmeyi başaramadım,” sözleriyle ifade ederken, küçük burjuva aydının yoksul kesime erken bir vedasını da dile getirecektir. Atay’ın yazarlığını toplumsal gözlemleri ve eleştiri yeteneğiyle sınırlamayacağız elbette. Yazdıklarının sosyolojik önemi olmasaydı bile, çeşitli anlatı tekniklerini bir araya getiren oyuncaklı metinleriyle edebiyatımızda kendilerine ayrı bir sayfa açtırabilirlerdi. İşi deliliğe vurmuş kahramanının bilinç katlarını okura açan Atay, tıpkı Tutunamayanlar’da yaptığı gibi, Tehlikeli Oyunlar’da da “metinlerarası özellikleri, oyun, mektup, şarkı, ansiklopedi maddesi gibi pek çok yazın biçimini” barındıran bir metin üretmiş ve Türkçe yazılan romanlarda pek nadir rastlanan türden bir çoksesliliğe ulaşmıştır. Hikâye Hikmet Benol’un bilincine yansıyan görüntüler, imgeler, duygular, çağrışımlar ve düşüncelerle ilerlerken, araya dönemin gündelik yaşamından kesitler, siyasi gelişmeler, giyim kuşama, ev hayatına, sanata vb. şeylere dair bilgiler serpiştirilmiştir. Böyle anlarda başka dilleri, o dillere ait sözcükleri, dil kalıplarını ve söylemleri taklit eder Atay. “Anlatıcının bu dili, kahramanların bilinçlerinin ve somut olayların ne kadar yakınına gelirse o kadar uyumsuz ve parodik bir nitelik kazanır. Kendisini doğuran ilk niyetin ciddiyetinin tam tersi bir etki yaratarak gülmeye yol açar. Kendi yapaylığını vurgulayarak, sözle betimleme iddiasında olduğu gerçeklik arasındaki boşluğu açığa çıkararak, taklit ettiği söylemin inanılırlığını, ideolojik geçerliliğini yok eder.” Atay, bizde pek rastlanmayan bilinçakışı tekniğini metninde kusursuz bir biçimde uygulamayı başarmıştı. Dünya edebiyatında modernizm akımıyla, Joyce, Faulkner, Musil, Woolf gibi isimlerle anılan söz konusu tekniği kendi toplumunu ve dönemini yansıtmak için kullanan Oğuz Atay’ın öneminin ancak ölümünden sonra, 80’li yıllarda anlaşılabilmesi ve bugüne gelindiğinde etkisini sadece stereotipleşen bir insan tipolojisi dışında hisettirmiyor oluşu, edebiyatımız adına büyük bir kayıptır. Bireylerin dış dünya izlenimlerini ve bu izlenimlerin yarattığı iç çağrışımları öne çıkararak insan yüreğindeki tutkulara, acılara, korkulara, ruhun derinliklerine nüfuz eden Atay’ın, toplumsal eleştirisini bilinçakışı tekniğiyle yapması anlam karışıklıklarına neden olmuş, 70’li yıllarda –belki sonrasında da– bireyci bir yazar olarak değerlendirilmiştir. Oysa birey ve toplum çatışmasını en iyi yansıtacak tekniği aramıştı Atay. Bireyin zihnindeki düşünce süreçlerini tam da olduğu gibi, yani şekilsizliği, karmaşıklığı, tamamlanmamışlı€› ve çelişkili halleriyle yansıtırken, doğrusal bir mantık üzerine kurulan ve düşüncenin yapısını dolaysız biçimde yansıtamayan dilin sınırlarına takılmak istememiş, sınırları genişletmek için dilbilgisi kalıplarının dışına çıkmak zorunda kalmış, kahramanın zihninden esen rüzgârlarla yönlenen dağınık bir anlatım tarzını seçmişti. Atay’ın anlatım tarzı, çok farklı zaman ve mekânlardan çıkıp gelen ama eşzamanlı parlayıp sönen düşünce süreçlerinin şekilsizliğini aynı şekilsizlik içinde yansıtmak amacını güttüğü için ilk bakışta karmaşık gibi görünebilir, ama bilincin zaman içinde yaptığı bu hiç bitmeyen döngüsel yolculukların ilk bakışta karmaşık görüntüsünün ardında her ânı, her olayı, her düşünceyi ve duyguyu titizlikle yan yana getiren katı bir üslupçuluk var. Sözcükler sözcükleri, imgeler imgeleri çağırıyor, kesinlik taşıyan yargılar, apaçık gibi görünen gerçekler bir an geliyor güvenilirliklerini yitirip muğlaklaşıyor. Benol’un kendisinden emin olduğu anlarda uzun kurulmuş, dolambaçlı ve zekâ pırıltılı cümleler, kendine olan güveni sarsılmaya, zihni dağılmaya başladıkça parçalanıyor, tekliyor, bulanıklaşıyor. Benol’un intiharını izlediğimiz final sahnesi de bir dizi kısa ve durum bildiren cümleyle noktalanmış. Atay, insan zihninin labirentlerinin haritasını çıkarmış sanki; ve romanın biçimsel özelliklerini öyle bir ustalıkla kullanmış ki, roman bittiğinde böyle bir hikâyenin başka türlü anlatılmasının mümkün olamayacağını düşünüyoruz. Modernist roman geleneğini Türk edebiyatına büyük bir ustalıkla taşıyan Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar’ın kimi zaman titizlikle kurulmuş, imgesel sözcüklerle zenginleştirilmiş uzun ve edebi, kimi zaman gündelik konuşmanın doğallığını taşıyan kısacık cümleleri hikâyelere dinamik bir karakter de kazandırıyor. Oğuz Atay’ın oyunlar ve tuzaklarla dolu ironik romanlarını yorumlarken bir yandan aşırı yoruma düşme, öbür yandan metinleri ehlileştirme tehlikesiyle karşı karşıyayız. Kimi zaman, belki de çoğu demeliydim, “yorum, sanatı evrilip çevrilebilir, rahatsız ediciliği giderilmiş bir duruma getirir.” Oysa “gerçek sanat bizi rahatsız etme yetisi taşır.” Okuyun Oğuz Atay’ın romanlarını; hem söz konusu rahatsızlığı duyacak, hem onun mizahını ve ince eleştirisini fark edecek hem de başından sonuna dek edebiyat keyfi alacaksınız.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR