Okuma Denizinde Balık Olmak
30 Mayıs 2018 Ne Haber

Okuma Denizinde Balık Olmak


Twitter'da Paylaş
0

Edebiyat, günümüzde hem mecra hem de verilen ürün açısından en yoğun dönemlerinden birini yaşıyor. Hâl böyleyken ortaya konulan eserlerin niteliğinin mi yoksa niceliğinin mi önemli olduğu sorusu uykumuzu kaçırmaya yetiyor.

Kitabevine adım atan bir okurun bazı istekleri vardır. Öncelikle kendini güvende hissetmek ister. Dış dünyadan soyutlanarak rafların arasında kaybolup gitmek, kelimeler denizinde serüvenlere atılmak ister. Jorge Luis Borges’in metaforik Babil Kütüphanesi’ndeki harfler okyanusundaki girdaba kapılmak ister. Bir başına olduğu rafların arasında gözlerini sayfada gezdirmeye başlar. Eserle özel bir ilişki kurduğu o yetkin anda Nermi Uygur’un da dediği gibi okuma denizinde bir balıktır artık.1 Bir balık için denizde olmak yuvada olmak demektir. Yuva güven verir. Eleştiri süzgecinden geçirerek zihninin kitaplığına dahil ettiği tanıdık isimleri görünce güvende hisseder. Ancak tehlikelerin de farkında olması gerekir. Av arayışındaki köpekbalıklarına karşı farkında olmadan bir savaş halinde bulur kendini. Yeni yazar isimlerini gördüğünde bir yabancıyla karşılaşmanın tedirginliğini yaşar. Bu tedirginliğe binaen hiç tanımadığı yazarlara karşı temkinli bir yaklaşım sergiler. Eli kalem tutan herkesin ağdalı bir dil kullanarak yazdığı ve ‘ben iyi yazarım’ demeye cüret ettiği bir devirde okurun tutunduğu bu incelikli tavır yadırganmamalıdır. Zira köpekbalıkları, gerek çok satanlar rafları gerekse popüler kültüre ayak uydurmuş ‘edebiyat dergileri’ vasıtasıyla okuma denizindeki balıkları yemleyerek avlanma uğraşındadır.

Okuma Denizindeki Tehlikeler

Öncelikle iyi bir okurun uzak durması gereken ilk yer ‘çok satanlar’ raflarıdır. Okur, kitabevinin spot lambalı vitrinlerine yığılan, sosyal medya, reklam ve halkla ilişkiler (PR) aracılığıyla şişirilerek ‘iyi edebiyat burada’ diye yutturulmaya çalışılan o kitapları gördüğü an, içinde bulunduğu denizin ne kadar tehlikeli olduğunu duyumsar. Söz konusu tehlikenin farkında olmadığı için kendisini savunamayan balıkları gördüğünde canı acır. Oltaya gelen bu balıkların, eleştirel okuma alışkanlığı kazanamadığı için savunmasız kaldıklarını düşünür. Bu aynı zamanda kendi eleştiri süzgecinin yeterliğini de sorgulama zamanıdır. Masif raflarda duran kitaplara bakarken, ancak ve ancak okuduğu ve sorguladığı kadar güvende olduğunun ayırdına varır. ‘Oltaya gelen’ balıklara kafa yormaya başlar. Yazıyı bir meta olarak ‘satın alan’ kişilere... İşte o savunmasız balıklar, atılan her oltaya sırf rengi güzel diye gelen, köpekbalıkları tarafından kolaylıkla yutulması olası kitledir. Ama asıl tehlike, edebiyatın şekil değiştirdiğini ve yeni edebiyatın çok satanlar raflarından doğduğunu savunarak bu yemleri yağlayıp ballandıranlardır. Bu kitapların çok satanlar raflarında yer alıyor olması, oltaya gelen balıklar için yeterli sebeptir. İyi bir okur, “Çok satıyorsa iyi edebiyattır” önyargısına tüm varlığıyla karşı çıkar. Adını andığımız ‘mucize’ kitapların kısa sürede yüz binler satarken edebiyatın miladı sayabileceğimiz İlyada ve Odysseia, çağdaş edebiyatın mihenk taşlarından Don Quijote ve Moby Dick gibi eserleri bugüne getirenin, satış sayısı olmadığının farkındadır. Edebi eserleri değerlendirirken sayılardan yola çıkmanın beyhude olduğunu okuma denizindeki tüm balıklara anlatmak ister.

Yazı bir meta mıdır?

İyi bir okur, kitabın bir meta mı yoksa bir edebi eser mi olduğunun ayrımını kesin olarak yapması gerektiğini düşünür. Frankfurt Okulu’nun önde gelen düşünürlerinden Leo Löwenthal, on sekizinci yüzyılda edebi yapıtların üretimi, promosyonu ve dağıtımının kârlı bir teşebbüs haline geldiğini ve bu değişimin, edebiyatın biçimini olduğu kadar içeriğini de etkileyerek estetik ve etik problemlere yol açtığını ifade eder.2 Okuma sırasında kitapla samimi bir dostluk ilişkisi kurduğumuza inanan Marcel Proust’un görüşleri ile bu tartışma desteklenebilir. Proust, eğer geceyi bu ‘dostlar’ ile geçiriyorsak, bunu gerçekten istediğimiz için yaptığımızı ve kitaplarla kurulan dostlukta sahte kibarlıklara yer olmadığını ifade eder.3 Öyleyse iyi bir okur, kendi rızasıyla sayısız dostluk kurduğunu düşünmeden edemez. Buradan hareketle, edebiyatın kadim kalesinde kabul gören eserlerin, kurulan bu ‘dostluklar’ sayesinde bugüne kadar yaşadıklarını, popüler veya çok satan kitapların okurla bu dostluğu kuramadığı için yok olmaya mahkûm oldukları çıkarımını yapar. Bu arada Gabriel Garcia Marquez, Sabahattin Ali, Stefan Zweig, George Orwell ve Albert Camus gibi çok satanlar raflarında yer almasına rağmen nitelikli edebiyat eserleri veren isimlerin tenzih edilmesi gerektiğinin de farkındadır. Biraz da iyi okurun dikkatini avlama uğraşında olan unsurlara kafa yorar. Popüler kültürün bir parçası haline gelen sözde edebiyat dergileri ve amacından sapmış internet siteleri, iyi okurun temkinle yaklaşması gereken mecralar. Şunu da düşünür; amacı iyi yazıları okurla buluşturmak niyetindeki edebiyat dergilerini kesin bir çizgiyle bu tartışmanın dışında tutması gerektiğini. Ancak ‘yazı olsun da nasıl olursa olsun’ diyerek edebiyat dergisi ismiyle piyasada bulunan bol illüstrasyonlu dergiler, iyi okur için doğru mecralar sayılmaz. Sadece reklam-satış geliri veya ‘şekil’ için var olan bu dergiler, iyi okurun dikkatini dağıtmaktan başka bir işe yaramaz. Edebi mecralardaki nitelik-nicelik ikilemine eğilen Melih Cevdet Anday’ın bugüne ışık tutan sözlerine yer vermek gerekir. Mart 1965’te Dönem Dergisi için yazdığı makalesinde edebiyatı topluma ulaştırma araçlarındaki nicelik artışının yol açtığı tehlikeden dem vurur. Anday, uyanan halkla iyi niyetli aydınların arasına, para babaları ve çıkarcıların girdiğini ve büyük sayıları hak etmemiş olanların yenilgiye uğrayacağını savunur.4 William Faulkner ise benzer bir tehlikeyi kendi dönemindeki resimli dergilerde görür.5 The Paris Review’a verdiği söyleşide, bu mecraların insanın okuma yetisini köreltip edebiyatı, Neanderthal dönemindeki mağara resimlerine çevirebileceğine yönelik ironi dolu laflar eder. Faulkner, bugünkü durumu görse ne düşünürdü acaba?  

İyi okurun ilgisine talip olan bir diğer unsur ise internet edebiyatıdır. Web sitesine giren neredeyse herkese hikayelerini ‘yayınlatma’ şansı veren mecralardır bunlar. Yanlış anlaşılmasın, internet de edebiyatın ifade aracı olabilir pekâlâ. Bu işi layıkıyla yapan internet siteleri de yok değildir. İyi okurun dikkat etmesi gereken diğerleridir. Popüler kültüre adapte olmuş mecralar, teknoloji fetişizminin tavan yaptığı günümüz dünyasında, yazar olmak isteyen herkesin eşit ‘söz’ hakkına sahip olduğu gibi bir yanılsama yaratabilirler. Ancak dikkat etmek gerekir ki sanal dünyada sorun teşkil eden asıl unsur, yazılan yazıları sosyal medya vasıtasıyla göğe çıkaran kitledir. Değerlendirme yapan kitlenin okuma sıklığı, analiz yeteneği, sorgulama teknikleri ve edebi metinlere hakimiyetinin (kısacası eleştiri kapasitesinin) yeterliği kafalarda soru işareti bırakır. Söz konusu sanal ortamlardan çıkan ve birdenbire çok okunur hale gelen yazıların, çok satan kitaplara benzer bir şekilde unutulmaya yüz tutacağı açıktır. Okuma denizindeki balıkları tehdit eden unsurlardan bir diğeri ise günbegün daha çok maruz kalınan dış-sanal dünyadır. Teknolojiyle etkileşimimiz arttıkça ve sosyalleşme alanı olarak kitle iletişim araçlarına sarıldıkça okuma denizinde solungaçları tıkanan balıklara döneriz. Stephen King; televizyon, film ve internet gibi kitle iletişim araçlarının, Gutenberg’den günümüze değin süregelen öykü anlatma metodu olan kitapları tehdit ettiğini söyler.6 Benzer bir düşünceye sahip olan Britanyalı yazar Tim Parks ise kitle iletişim araçları yüzünden bölünmeye eğilimli oluşumuzdan, yani okumanın artık zor bir uğraş olduğundan dem vurarak, okurken eskiye oranla daha çok ara verdiğimizi, bunun sebebinin de dış dünyadan zihnimize üşüşen girdiler olduğunu ifade eder.7 Şimdi, hem çok satanlar raflarındaki kitapları hem popüler kültüre ayak uyduran dergileri hem de mantar gibi çoğalan internet sitelerini düşünürken kafamızda birtakım soru işaretleri beliriyor. İyi bir okur, nitelikli yazıya ulaşmak için popüler kültürün ‘yazı eşittir meta’ denklemine adapte mi olmalı yoksa duvarlarını yükseltip gerçek edebiyatın peşine mi düşmeli? Sorunun cevabını, dört yüz yıldır ‘az satanlar’ listesinde yer alan Hamlet’iyle William Shakespeare’den gelir: KRAL (Doğrulur.) “Sözlerim yukarı uçuyor, ama düşüncelerim aşağıda; düşünce taşımayan sözler göğe ulaşamaz asla...”  (Çıkar.)8

1 Nermi Uygur, Tadı Damağımda, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, s. 47

2 Leo Löwenthal, Edebiyat Popüler Kültür ve Toplum, Metis Yayınları, İstanbul, 2017, s. 95

3 Marcel Proust, Yaratıcı Okurluk, Palto Yayınları, İstanbul, 2016, s. 54

4 Melih Cevdet Anday, Suçumuz Edebiyat, Everest Yayınları, İstanbul, 2017, s. 572

5 William Faulkner, Yazarın Odası 1, Timaş Yayınları, İstanbul, s. 247

6 Stephen King, Yazarın Odası 1, Timaş Yayınları, İstanbul, s. 135

7 Tim Parks, Ben Buradan Okuyorum, İstanbul, 2016, s. 30

8 William Shakespeare, Hamlet, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2007, s. 142


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR