Okunması Güç Kitaplara Niçin İhtiyacımız Var?
5 Ocak 2019 Edebiyat Kültür Sanat

Okunması Güç Kitaplara Niçin İhtiyacımız Var?


Twitter'da Paylaş
1

Sorulması gereken bir kitabın ne kadar güç okunur olduğu değil, neden güç okunur olduğudur. Kendi zorluğuyla ne yapıyor? Okurdan ne bekliyor? Güç okunuyor olması okurun zaman yatırımına değiyor mu?

Sam Leith

“Zor olmanın cazibesi,” diye yazar WB Yeats, “damarlarımdan akan can suyunu kuruttu.” Bu senenin Man Booker ödülünü Anna Burns tarafından yazılmış Milkman’in kazandığını belirten basın açıklamasında özünü yitirmiş öğelerle sunulmuş birçok iyi eleştiri okuduk. Ama zor olanın cazip de olabileceğine dair herhangi bir anlamdan ürkütücü biçimde yoksundular.

“Tuhaf”, “anlaşılmaz”, “ağır iş”, “zorlayıcı” ve “kafa karıştırıcı” gibi tabirler en çok kullanılanlardan birkaçı. Bence bunlar iltifat anlamına gelmiyor. Jüri başkanı, Kwame Anthony Appiah’ın şöyle gizli böbürlenmesinin de pek yardımı dokunmuyor; “Felsefe Günlüğü’nden makaleler okuyarak zamanımı harcadığımdan benim standartlarıma göre o kadar da zor değil.” Yine de Milkman’ın “Snowdon tepesine tırmanış tarzında zorlayıcı olduğunu” da ekledi. “Çabanıza kesinlikle değiyor çünkü zirveye ulaştığınızda manzara müthiş.”

Bir eleştirmenin okunabilirlikle ilgili fikirleriyle uyum sağlamayan bir kitabı ödüllendiriyor diye herhangi bir edebiyat ödülüne saldırmak basitçe entelektüel düşmanlığıdır.

En azından elimizde kullanışlı bir başlangıç noktası var. Appiah’ın savunduğu fikre göre –ki modernizmin neredeyse bir asır sonrası başlamışken muhtemelen savunulmasına ihtiyaç duyulmayan– tüketim kolaylığı bir edebi eseri değerlendirirken ana ölçüt olmamalı. Sporcu kadın ve erkeklerin zor şeyler yaptıklarını izlemeyi seviyoruz. Müzik, film, televizyon ve plastik sanatlarda iyi içeriğin, izleyicisi ve dinleyicisinden bir parça çaba beklemesi gerektiğini düşünmeye eğilimliyiz. Ve edebi bir klasik olduğu sürece “zor” malzemeyi tanımlamada hepimiz aynı gemideyiz – A alabilmek için Çorak Ülke’yi okuduk ve metni anladıkça kafamızı kaşıdık. Şimdiyse farkına varıyoruz ki öyle olması gerektiği için metin öyle. Peki o zaman yeni bir kurgu önümüze geldiğinde “zor” niçin bir problem olarak karşımıza çıkıyor?

Bir eleştirmenin okunabilirlikle ilgili fikirleriyle uyum sağlamayan bir kitabı ödüllendiriyor diye herhangi bir edebiyat ödülüne saldırmak basitçe entelektüel düşmanlığıdır. Kitabın “zorlayıcı” ve “sayfa-çevirici” arasındaki kaygan ve göreceli skalanın neresinde durduğu sorumuz olmamalı: önemli olan kitabın kendi başına kurduğu meydan okumaya ne kadar başarılı yanıt verdiğidir. Sorulması gereken bir kitabın ne kadar güç okunur olduğu değil, neden güç okunur olduğudur. Kendi zorluğuyla ne yapıyor? Okurdan ne bekliyor? Güç okunuyor olması okurun zaman yatırımına değiyor mu? James Marriott’un Times’taki makalesindeki gibi siz de Snowdon zirvesi manzarasının oraya çıkmak için gösterdiğiniz çabaya bu sefer değmediği hükmüne varabilirsiniz. Ancak zirveye tek başına yürüyüşten şikâyet etmek, sanatın, tüketicisinin harcadığı enerji ve gösterdiği ilgiyi hep ödüllendirdiği fikrinden de vazgeçmektir.

Henry James’in son eserleri Finnegans Wake’in olduğundan bambaşka bir şekilde zordur ve Moby Dick ikisinden de farklı bir biçimde zordur.

Ve Burns’ün Milkman hakkındaki konuşma biçimi şunu açıklığa kavuşturur, sevsek de sevmesek de yazar romanın “güç okunuyor” olmasıyla ilgili bir şey yapıyor. Mesela, eleştirmenlerin en çok tartıştığı şeylerden biri romandaki karakterlerden hiçbirinin bir isme sahip olmaması. Bu keyfi bir karar değildir. “İsim kullandığımda işlemiyordu kitap,” diyor yazar. “Gücünü ve atmosferini yitirdi, önemi azaldı – ya da belki sadece farklı bir kitaba dönüştü. İlk zamanlar birkaç sefer isim kullanmayı denedim ama kitap bunu kaldıramadı. Anlatı ağırlaştı ve cansızlaştı, onları atana dek ilerlemeyi reddetti.” Başka bir şekilde söylemek gerekirse, öyle olması gerektiği için öyle.

Kitaplar farklı biçimlerde zor olabilir. Henry James’in son eserleri Finnegans Wake’in olduğundan bambaşka bir şekilde zordur ve Moby Dick ikisinden de farklı bir biçimde zordur (çoğunlukla yosun tutmuş süslü ifadelerinden ötürü). Bazen yüzeysel bir zorluk söz konusudur, kelime dağarcığıyla ilgili. Otomatik Portakal, örnek olarak, başlaması zorlayıcıdır ancak sözlüğünü elinizin altında tuttuğunuz müddetçe çocuk oyuncağıdır. Bazen biçimsel olarak zorluk söz konusudur. Alan Hollinghurst’ün The Stranger’s Child adlı kitabı açık ve basit (yine de epey özenli) bir dille yazılmıştır ama zamanda atlar ve bakış açısı sürekli değişir, böylece okur her bölümün başında, bir ya da iki sayfa boyunca nerede, hangi zamanda ve kimlerle olduğunu merak eder durur. Bazen, Faulkner’in Ses ve Öfke’sinde olduğu gibi, ikisinden de biraz vardır. Bazen tema zorludur: Marilynne Robinson okurundan psikolojiyle olduğu kadar teolojiyle de meşgul olmasını bekler; Chris Kraus’un I Love Dick adlı kitabında edebi kuramsal bir unsur vardır. Muhteşem Gatsby hem zor hem kolaydır: okurun paragraftan paragrafa atlamasında bir sorun yoktur ancak tematik mimarisinden zevk almak sağlam bir dikkati gerektirir.

Nicola Barker, kendisi de zaman zaman zor olmakla suçlanan bir romancı olarak şöyle der: “Kurmaca iki kategoriye ayrılır diye düşünüyorum, tasdik eden, kutlama yapan ve kötülüğe teşvik eden eser ile kafa karıştıran, şaşkınlık uyandıran ve zorlayan eser. Benim eserlerim zorlar –eminim Anna Burns’ün yaptığı gibi– ancak bunun sebebi dolambaçsız ya da uyumlu ya da idare edilebilir olmayan bir dünyayı anlama çabamız ve fikirler ve duygularla bağlantısını kurmaya çalışmamız. Bazen bir kitabın biçimi ya da tarzı hayatın karmaşıklığını yansıtmak için gereklidir. Bazen betimlenemez denen şeyi açıklamayı denememiz gerekir. Hayatın kendisi zor ve çelişkilerle doludur. Her zaman kolay değildir. Ne de kurmaca öyle olmalıdır.”

Şunu da ekler, deneysel yazarların artık fazla para kazandırmadığı ve ilgi uyandırmadığından beri, “deneylere, zorlamaya ve yenilik getirme çabasına bu kadar sıkı tutunuyor olmamız iki kez acayip. Deneysel kurmaca onu sevdiğiniz için yazdığınız bir şey. Az bulunur. Ama önemli aynı zamanda çünkü yaratıcı ekosistemimizin temelini oluşturur sıklıkla. Beslenme zincirinin tepesindeki diğer sanatçılar (müzisyenler, ressamlar, mimarlar vs.) bizi okur, fikirlerimize bağlanır ve ne yapıyorsak onu tercüme ederler.”

george saundersGeorge Saunders, Booker ödülü kazandığı Lincoln in the Bardo kitabıyla, 2017.

Bu yıl, her yıl olduğu gibi, Man Booker ödülünün gösterişe ya da politik doğruculuğa ya da züppeliğe ya da kayıtsızlığa yenik düştüğüne dair serbest kürsü atıp tutmalarının eskimiş çeşitlemeleri vardı. Bir tutum gereği memnun edici manşetler için bu gerekli olabilir ancak bariz bir nokta görmezden gelinmektedir, her yeni yıl tamamen yenilenmiş jüri bir sürü yepyeni kitabı tamamen yenilenmiş bir değerlendirmeye tabi tutar. Ve belli bir kazanan kitabın “satmayacağıyla” ilgili yakınma da –Burns’a yöneltilmiş başka bir karın ağrısı daha, tıpkı önceki senenin kazananı George Saunders gibi– meseleyle iç içedir. Kitap satışlarını artırmak memnun edici bir sonuçtur ve bir şekilde bu ödüllerin amacıdır: ama jürinin bu sebepten ötürü ödülün sayesinde en çok satışı yapma ihtimaline sahip kitabı seçmekle görevli olduğunu ima etmek köpeğin kendi kuyruğunu kovalamasına izin vermektir.

Güç okunur kötü kitaplar bir çukurun dibinde ölüme terk edilmişlerdir; güç okunur iyi kitapların da sonu bir yardım almazlarsa aynıdır.

“Dünyayı dolaşacak kitabı istersiniz,” diyor Gaby Wood, Man Booker’ın edebiyat direktörü. “İnsanlara ulaşmasını istersiniz. Ama normal insanların bunu anlayamayacağı gibi patronluk taslayan bir fikirle çalışamazsınız. Önceki jüride şu soruyu ortaya atmıştım: ‘Edebiyatı ileriye itecek bir kitabı mı ya da tüm dünyadaki insanların kucağına itmeyi en çok istediğiniz kitabı mı seçmeye çalışıyorsunuz?’ Zorluk şuradan gelir, herhangi bir jüri için, bu soruların yanıtı farklı kitaplardır. Bu gerçekleşti ve gerçekten acı verici olabilir. Ancak bu yıl Anna Burns iki soruya da tek yanıt olabilir gibi hissettirdi.”

Kolay okunur iyi kitaplar, biraz da şansın yardımıyla, okurlarını bulabilir; kolay okunur kötü kitaplar da böyledir, kötü olmalarına karşın ya da öyle olduklarından dolayı iyi vakit geçirtirler çünkü. Güç okunur kötü kitaplar bir çukurun dibinde ölüme terk edilmişlerdir; güç okunur iyi kitapların da sonu bir yardım almazlarsa aynıdır. Folio, Man Booker ve haftaya verilecek Goldsmiths gibi ödülleri böyle bir yardım eli olarak düşünebilirsiniz. Saygıdeğer bir jüri ve anlayışlı eleştirmenler başka türlü yaygın biçimde fark edilmeyecek ve muhtemelen kötü bir şey olarak nitelendirilecek eserlerin farkına varılmasında epey zaman kazandırır. Bu ödüller en iyi edebi kurguyu ödüllendirmek için kurulmuşlardır. Burada ama tanımsal bir boşluk söz konusu. Şu lanet “edebi kurgu” da ne demek oluyor?

Mesela Italo Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu adlı eserine ben edebi kurgu derim ama ne önemli ne ciddi olduğu için çarpmıştır beni. Muhteşem bir eğlencedir.

Önemli bir pozisyonda olan birinin şöyle dediğini duydum: “Edebi kurgunun itiraf etmesi ve aşması gereken onun da diğerleri gibi sadece bir tür olduğu.” Yeterince adil. Hadi bu ifadeyi bir inceleyelim. Bazıların yaptığı şu tespitin göstermelik bir bahane olduğunu düşünüyorum: “Edebi ve popüler kitaplar yoktur: sadece iyi ve kötü kitap vardır.” Analizden kasıtlı olarak kaçınacaksak çadırlarımızı eleştirmenler gibi iyi katlamalıyız. İyi ve kötü kitaplar gerçekten de vardır ancak kitaplar aynı zamanda başarılı olur ya da başarısız –ve okuyucudan yanıt alırlar– uydukları ya da kaçındıkları türe bağlı olarak.

İster beğenin ister beğenmeyin edebi kurgu kullandığımız bir kategoridir. Ve eğer o da sadece başka bir türse ve üstesinden gelinmesi gerekiyorsa, peki o zaman. Hadi şununla bir uğraşalım. Diğer türlerin sunduklarını tanımlayabiliriz. Yaratıklar ve nanobotlar mı var? Bilimkurgu genellikle. Silahlar ve şapkalar ve ölü bedenler? Suç. Evrak dosyaları ve patlamalar? Casus romanları. O zaman, eğer mutlaka muğlaksa, “edebi kurgu” ne sunuyorsa onu tanımlamak için bazı saptamalarda bulunmamız gerek. Hadi “önem” ya da “ciddiyet” hakkında kültürel yargıları bir kenara bırakalım. Edebi kurgu, çoğu öteki kurgular gibi, önemsiz olabilir. Hatta ciddiyetsiz de olabilir: en iyilerinin bazısı öyledir. Mesela Italo Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu adlı eserine ben edebi kurgu derim ama ne önemli ne ciddi olduğu için çarpmıştır beni. Muhteşem bir eğlencedir.

Fotoğraf: Franck Allais

Caz, blues’dan daha karmaşıktır. Çalması daha zordur ve tadına varmak da. Bu iyi blues’un ve kötü cazın çokça olmadığı anlamına gelmez.

Bazen belirsizce denir ki edebi kurgu sizden daha çok yeniden okuma ister ya da sizinle kalır ya da “daha derine” işler. Bu doğru olabilir, bazı zamanlarda, ama böyle şeylerin vazgeçilmez özellikten çok belirti olması daha olasıdır. Benim iddia ettiğim ana tanımlayıcı özellik –ve bu açıdan bakıldığında edebi yazın diğer türleri kuşatabilir ya da onlarla karışabilir– karmaşa ve dikkatin derinliğiyle ilgilidir. Bu ahlaki ya da psikolojik karmaşa olabilir –kabaca söylemek gerekirse iyiler ve kötüler daha az kesinlikle tasvir edilmiştir– ama aynı zamanda, en iyi işlerde, biçime ve cümle cümle dilin kendisine muazzam bir özen göstermeyle ittifak kurabilir ya da buna meyledebilir. Ve diğer türlerle karıştığını söylediğim yerde demek istediğim (şapkalar ya da nanobotlar gibi) bu özellikleri herhangi başka bir türde de bulunabilir. Misal vermek gerekirse, Iain M Banks’ın Culture serisi edebi bilim kurgudur, Sarah Waters edebi tarihi maceralar yazmıştır, Joseph Kanon ya da John le Carré edebi casus romanları yazar, The Murder of Roger Ackroyd’un metakurgu kalitesi edebi seviyededir ve böyle devam eder. Örnekler sayısızdır.

Bir Thomas Pynchon eserindeki sel gibi tekrarları ve hatta Karl Ove Knausgaard’ı kristal berraklığındaki Nabokov’u okur gibi okumazsınız.

Tanıdığım bir yayıncı müzikten örnek veriyor: caz, blues’dan daha karmaşıktır. Çalması daha zordur ve tadına varmak da. Bu iyi blues’un ve kötü cazın çokça olmadığı anlamına gelmez. Bu cazın doğuştan üstün bir sanat formu olduğu anlamına da gelmez. İkisi arasında biçimsel bir farkı tanımlar, o kadar. Buna benzer olarak, “edebi roman” hakkında konuştuğumuzda genellikle yoğun dikkati talep eden ve ödüllendiren bir şeyi kastederiz – yine de her zaman olduğu gibi istisnalar olabilir. Bu dikkatin kalitesi romandan romana yeknesak değildir. Bir Thomas Pynchon eserindeki sel gibi tekrarları ve hatta Karl Ove Knausgaard’ı kristal berraklığındaki Nabokov’u okur gibi okumazsınız. Ve bu nitelikler açık olması gereken nedenlerden ötürü bazen ama her zaman değil “güç okunur” olma konusudur.

Zorlayıcı eserlerin keyifsiz yoğun lifli diyetlere benzediğini varsaymayalım.

Okur dikkatinin ana etkeni konuysa eğer, yazar sıklıkla (ama her zaman değil) okuru bir sayfadan ötekine çaba harcamadan sürüklemek için tasarlanmış bir yöntemle yazar: pencere camı düzyazısı, açık ve hızlı. Yazar başka bir şey yaptığında ya da iyi bir şey, yavaşlaması istenir. Bir sesi ya da atmosferi ya da (modern ve postmodernciler gibi) romanın kendisiyle sürüklenmeyi ilgi çekici bulurlar. Biçimsel kafa karışıklığı için kabul edilebilir bir edebi kuramsal tartışma da vardır. Natüralist kurmaca dünyanın tek bir açıklamasını sunar –ve sizi bu düşüncenin biricik olduğuyla uyuşturur. Marksçı eleştirmenler doğru bir noktadan bakarak herhangi bir edebi türün gerçekliği tek açıdan çerçevelediğini söyler: 19. yüzyıl burjuva gerçekçiliği, derler, bütün gelenekleriyle bir dünya görüşü sunar. Şeyleri –meselesi ve çevresinden anlatım biçimine dek– dolaylı yoldan normalleştiren bir görme yöntemi seçer. Eğer romanınızın çekirdeği bir çiftlikte yaşayan ensesi kalın, beyaz gençlerin aşkıysa içine gömüldükleri sosyal çevre okurun gözünde arka planda kalır. Ya da politik olmayan bir örnek vermek gerekirse, Kurt Vonnegut romanlarına aşk hikâyeleri koymaktan neden nefret ettiğini şöyle açıklar: “Öyküdeki âşık gerçek aşkına kavuştuğunda bu hikâyenin sonudur, isterse Üçüncü Dünya Savaşı başlamak üzere olsun ve gökyüzü siyah uçan dairelerle dolsun.”

Bu yüzden bir anlatının biçimi meselelerin düzeninin doğal halinden çok politik (ya da fenomonolojik) bir karardır. Serbest dolaylı tarz, bilge anlatıcı, bilincin sel gibi akışı ya da anlatmaktan siz ne anlıyorsanız: hepsi derinlemesine yapay ve tarihsel olarak ortaya çıkmıştır, yazar bunları biraz karıştırmak için kendinde oldukça hak görür –yapaylığına ilgiyi çekmek için ya da hayal dünyasıyla okuru bir bağ kurmaya zorlamak için. Romancı ve eleştirmen Gabriel Josipovici, What Ever Happened to Modernism adlı eserinde bunun görev olduğu kadar hak olup olmadığını tartışır (eğer eseri doğru okuduysam).

Ian mcewanIan McEwan

Ancak biçimsel özbilinç ya da anlatım hileleri kendi içlerinde zor değildir. Bazı çoksatar edebi yazarlar –örnekse Ian McEwan– metakurmaca dokunuşlarıyla doludur, kitapları birbirinin içine katarlar ve güvenilmez anlatıcıyla oynarlar. Çoğu insan Vonnegut’un Mezbaha 5 adlı kitabını bir edebi bilim kurgu eseri olarak görebilir –çılgınca oradan oraya zıplar ama güç okunur bir kitap olduğunu ben düşünmüyorum. Ve David Mitchell –edebi kurgunun radyo dostu bir vardiya birimi olarak– sürekli yapıyla ve sesle oynar. Bulut Atlası, yazarını meydana çıkaran bir eser, bir Rus matruşka oyuncağı gibi iç içe geçmiş birden fazla türün çok sesli bir romanıdır. Mitchell’in henüz söylediği gibi, hoşa gittiğini hissettiği kısım okurla yaptığı sözleşme –eğer okurdan nezaketle uzun saatlerini harcamalarını beklersen onlar da kitabınızı okumaya vakit ayıracaklardır.

Samuel Beckett, varoluşçu umutsuzluğundan ötürü ödüllendirilmiş biri, çılgınca matraktır. James Joyce da öyle.

O zaman zorlayıcı eserlerin bir çeşit keyifsiz bol lifli diyet olduğunu varsaymayalım. Çoğu olmasa bile bir kısım büyük modernistler ve postmodernistler sadece biçimsel zorlayıcı değildiler: düpedüz eğlenceliydiler. Samuel Beckett, varoluşçu umutsuzluğundan ötürü ödüllendirilmiş biri, çılgınca matraktır. James Joyce da öyle. Ve ince çizgili tarzıyla TS Eliot da. Daha yakın tarihli bir örnek, David Foster Wallace neredeyse kaçıklık derecesinde muziptir, Pynchon gibi. AL Kennedy’nin Costa ödüllü eseri Day, ikinci dünya savaşındaki bombacı pilotlar hakkındadır, yüksek ciddiyet ve biraz anlatım karmaşasına sahiptir ancak şakalarla doludur. Tom McCarthy’nin Saten Ada kitabının bulunduğu Booker kısa listesindeki en komik şakayı içerdiğine paramı koyarım. Ve Milkman’den hoşlananların birçoğu eseri vakur ya da çok derin olduğu için değil eğlenceli olduğu için takdir eder.

Bütün bunlar bazı güç okunur romanların sahiden korkunç olmadığı anlamına gelmez. Eğer ikiyüzlülük, ahlaksızlığın erdeme ödediği bir harçsa, gösterişçilik de sıradanlığın dehaya ödediği harçtır. Bir araya getirilmiş romanları değerlendirmek üzere jüride görevli bir meslektaşımın gözlerini iyice yuvarlayarak şöyle dediğini hatırlıyorum: “Burada çok fazla… iyi yazım var.” Böyle diyerek aşırı süslü, berbat yazılanları kastediyordu. Edebi kurgu düşüncesi –bilhassa doğuştan yüksek statülü ya da daha kötüsü “önemli” olduğuna dair düşünce– çokça ikinci sınıf, hırslı yazarın ayakkabılarında canlarını acıtan taştır. Kötü metaforlarla tıkanmış ve sahte derinlikte geviş getirmelerle dolu anlamsız romanları bize sunan da budur, başarıya ulaşmak için zor olmaya çalışan ya da daha kötüsü ağırbaşlı görünmek için vakur olmaya çalışan romanlar. Bize verdiği, parodi olarak elbet, Martin Amis’in The Information adlı kitabındaki Richard Tull’un sekiz zaman planlı ve on altı güvenilmez anlatıcıya sahip, okunması imkâansız yedinci romanı. Edebi kurgunun illa ki hikâye anlatmasının gerekmemesi (oysa genellikle bazı seviyelerde anlatır) ve sıklıkla biçimle dalaşması ve diline özen göstermeye meyletmesi bunların hepsi 11 seviyesine yükseltildiğinde zahmete değer bir sanat eseri ortaya çıkacağı anlamına gelmez. Ve tam da bu sebepten ötürü, yıldan yıla, edebi ödül jürilerinin harcayacağımız zamana değecek bu güç okunur kitapları dikkatimize sunma çabalarından dolayı öfkelenmek yerine minnettar olmalıyız.

Okumaya Değer, Güç Okunur On Kitap

Dalgalar, Virginia Woolf

Woolf, “zihnine düştüğü şekliyle atomları kaydetmek” için yola çıktı ve Dalgalar bilinen anlatım yapı tekniğini kullanmadan bunu yapma deneyidir. Altı karakterin yaşamı dönüp duran düşünceleri üzerinden anlatılır. Takip etmeyi güçleştirir gibi hissettirebilir bu ancak sonuna kadar direnirseniz keşfedilmeyi bekleyen yoğun duyusal bir dünya söz konusudur.

The Golden Bowl, Henry James

James, dolambaçlı anlaşılmaz cümleleriyle kötü şöhret edinmiştir ve son dönemlerinden bu romanı namını yeni bir seviyeye çıkarır. Güç okunur olan sadece düzyazısı değildir, kendi başına konusu da karakterlerin görünürde yaptıklarından çok birbirleri hakkında bildikleri hakkında olmaya başlar. İnsan ilişkilerindeki her nüansa ve detaya ilgi duyanlar için romanda son noktadır.

Sevilen, Toni Morrison

Kölelik efsaneleri ve bunların ataerkillik ile kesişmeleri evhamlı romancılara özgü davranışlar gösterenler için çok zor konular gibi görünebilir. Morrison’un kitabı yüksek modernist tarzın keşiflerini ve gotik korkunun ateşli dürtülerini fırlatıp atar, huzursuz ve dehşet verici şekilde ikna edici, eşsiz bir şey yaratır. Sevilen okura acı çektirir ama dünyamızı genişleten bir acı.

Avunamayanlar, Kazuo Ishiguro

Ishiguro’nun Booker ödülünü kazanan Günden Kalanlar adlı eseri bir nesil okur için kullanıcı dostu edebi romana örnek olarak gösterilmektedir. Bunun ardından çok çapraşık ve sinsi bir kitap geldi, kendinden ve okurundan bu erken başarıdan ötürü alabileceği en zeki intikam olarak hissettiren.

Tristram Shandy, Laurence Sterne

Bir romandan söz edilirken kastedilen neyse bu eserin hiç öyle olmadığı sanılabilir. Görünüşte yazarın otobiyografisidir, konudan ayrıldıkça ayrılır ve okurun beklentileriyle oyunlar oynar. Ama Sterne’nin yaşama sevgisi ve karakterlerin ruhi dalgalanmalarına adanmışlığı her bir sayfayı canlandırır. Güç okunur olmak hiç bu kadar eğlenceli olmamıştı.

Ulysses, James Joyce

Joyce’ın Dublin’de geçen bir günün haritasını müsrifçe çıkarması okurdan bütün olası taleplerde bulunur, sır dolu mittik referanslardan bilinç akışının ayrıntılı keşfine dek. Ulysses güç okunur olmayı modern estetiğin merkezi haline getirdi ancak Joyce aynı zamanda insan doğasının rezilliğinden zevk alır ve huzursuz edici bir şekilde eğlenceli ve muziptir.

Kız Natamam Bir Şeydir, Eimar McBride

Mcbride’ın seçtiği başlık, kendimizi ve dünyamızı tanımlamak için değişmez gibi görünen herhangi bir yönteme inanmamamızı anlatır bize. Düzyazısı bizi bedeni bir deneyimin ve kişisel kimliğin gelişmemiş gizli tarafının içine baş döndürücü ve adli yöntemlerle alır.

Altın Defter, Doris Lessing

Lessing’in çığır açan feminist romanı feminizm hakkında derinden ikirciklidir, diğer her şey hakkında olduğu gibi, buna kendi içi yapısı da dahildir. Ama aynı zamanda ikircikli olmanın kendisinin ne kadar yoğun ve açıklayıcı olabileceğini gösterir. Romanı iç içe geçmiş beş defter şeklinde planlayarak Lessing, karakterlerini sonsuz farklı davranışlardan karmaşık kimliklerine doğru sürükler.

Doktor Faustus, Thomas Mann

Mann’ın bir bestekârı, yeteneğini sarsan şeytani unsurlarla yaptığı antlaşmayı ve modern Almanya tarihini anlattığı hikayesi Avrupa’nın kocaman modernist manzarasına vahşi bir geçit kapısıdır. Romanı bu kadar zorlu yapan da tarih ve kültürün böylesi karmaşık izahıdır.

Çerçeve, Rachel Cusk

Cusk karakterden ve açıklamalardan beklentilerimizi boşa çıkararak, bir başkasından kopukluğumuzun şartlarını yerinde bir sakinlikle çizelgesini çıkarmak yerine Dalgalar’ın geleneğini takip eder. Böyle yaparak, insanları birbirine bağlayan en derin gerçekler ortaya çıkar. Cusk’ın üçlemesi 21. yüzyılda hâlâ, farklı güç okunur türlere ne çok ihtiyacımız olduğunu ve bunların hoşumuza gittiğini gösterdi.

Çeviren: Özcan Yılmaz

(Guardian)


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Sezer Çiçek
Merhaba! James'in Vinnegan'ın Vahı adlı eserini F. Sevimay'dan okumayı denedim. Zorluğundan ziyade bir saçmalama olduğunu düşündürttü. Bir rüya zaten ama rüyalar bile gerçekten saçma değil. Bu bir eleştiri değil, eleştirmenlere saygısızlık etmek istemem; o ayrı bir kulvar. Sadece hislerimi dile getirmek dilediğim. Akıl sağlığımdan endişelendiğimden kitabı okumayı bıraktım. Abartttım mı bilmiyorum, tam da duyumsadığım bu! Sözkonusu eserin daha detaylı bir eleştirisinin yapılmasını beklerim. Saygılarımla. Sezer Çiçek
10:59 AM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR