Ölü
1 Nisan 2019 Öykü

Ölü


Twitter'da Paylaş
2

Aylak aylak gezip duruyordum. Köprüden oltasını denize atan balıkçı gözüme takıldı. Tuttuğu balık, yanındaki renksiz kovada bir oraya bir buraya gidip duruyordu. Martılar uçuşurken imdat çığlıkları atıyordu sanki. İçim ürpermişti. Kendimi bir parkta buluverdim. Sapsarı bir soğuk vardı gride. Dar yol, ağaçları iki tarafa ayırmıştı. Yorulmuşlardı. Bir an önce kurtulmak için yapraklarını savuruyorlardı. Bir o yana bir bu yana. Deli rüzgâr gevrek dallarla uğultulu bir türkü tutturmuştu. Sarıdan kahveye çalan bir ordu bana doğru akındaydı. Yapayalnız ilerliyordum.

İnanmıyorlardı. Ailem başaracağıma inanmıyordu, her konuda durum böyleydi aslında. Tamam. Kabul ediyorum, mesleki bir becerim yoktu. Okuduğum iki yıllık okul da iş bulmama yaramadı. Bu koca şehre gelip şansımı denedim en azından. İstanbul bir illüzyonlar okyanusu. Bunu biliyorum elbette. Yoldan çıkarmışım buralarda. Kasabaya gidip ne yapacaksam…

Kışa kadar inatla bekledim, gitmedim. Sonra rüzgâra bıraktım kendimi bir yaprak misali. Hep aynı olaylar aynı haller hayatımda. “Her şeye rağmen yaşamak çok güzel” ne demek anlamıyordum.

Sonunda istedikleri olmuştu. Onların sığ sularında yüzebilirdim. Her sabah kahvaltıdan sonra ahıra gidip ineklerin gübresini temizliyor, onları yemliyor, suluyordum. Soğuk havalarda ahırın köşesindeki ocakta odun ateşi yakmakta görevlerimdendi. Bazı zamanlar bu ateşin çıtırtısında, elimde kitapla, çulun üzerinde kıvrılıp uyuya kalırmışım. Koca kış boyunca aynı şeyleri yaşayıp durmuştum. Gerçi İstanbul da olsaydım da çok bir değişiklik olmayacaktı hayatımda. Yaşam her yerde aynıydı.

Etrafta dolaşırken ilkokuldan arkadaşım Osman’la karşılaştım. Derken kendimi kanka modunda bir grubun içinde buldum. Burada insanların kişisel özellikleri İstanbul’dakinden farklıydı. İçtenlik, samimiyet, dürüstlük grup içinde sana bir yer belirliyordu.

Bütün gün görevlerimi yerine getirdikten sonra arkadaşlarla buluşuyorduk. Diğerleri de benzer işleri yapıyordu. Gün sonundaki buluşmalar mükâfat oluyordu bizim için. Aksatmıyorduk.

Küçük yerlerde daha çok görülen ikilik mahallemizi görünmez bir duvarla ayırmıştı. Büyüklerimizin aşağı ve yukarı mahalle soğuk savaşına karşı bir antlaşma olmuştu grubumuz.

Buluşma yerimiz Esentepe. Bu ismi biz verdik. Püfür püfür eserdi hep. Derenin üzerinde uçurumdan önceki dar düz alan. Buradan bakınca uçsuz bucaksız bir ova. Ovanın içinde kaybolmak. Geçmişim. Sanki zaman makinesiyle geçmişe gelmiştim. Sessiz, eylemsiz, zamansız bir yerdeydim. Makinem infilak etmişti.

Rüzgâr aşağıdan eserken tatlı tatlı dokunuyordu bedenime, ruhuma. Tam da güneşin bu saatinde burada olmak ufukta gitgide küçülen yangın yerini izlemek güzeldi. Ancak bu boş sohbetler nereye kadar gidecekti, diye düşünürken yüzünde maske olan bizim yaşlarda biri arkamızdaki yoldan aşağıya doğru iniyordu.

– Osman bu kim? Dün de buralarda geziniyordu.

– Oğlum tabi tanımazsın maskesi var. Murat o, Ölü Murat, aynı sınıftaydık.

– Aa evet Murat diye biri vardı, yüzünü anımsayamadım.

Başı öne eğik yürüyordu. Osman, “Ölü” diye seslenince birden döndü ve bize doğru geldi. Sanki bu teklifi bekliyordu. Oturması için düz bir kaya parçasını işaret etti Bekir. Yüzünde beyaz ama kirli bir maske vardı. Gözleri, kulakları, başı olan hayalet bir suratla oturdu karşımıza.

– Hasta mısın, diye soruvermiştim.

– Hepimiz hasta değil miyiz? dedi.

Arkadaşlar kıkırdadı. Afallamıştım.

Bekir:

– Oğlum tamam ya, yıllar önce olmuş bir kaza işte, derken çaktırmadan göz kırptı. Anlaşılan sonra anlatacaktı.

Emrah:

– Bu Mustafa, tanıdın mı Ölü?

Maskeye rağmen gözlerini kısarak süzdüğü belliydi.

– Tanıdım tabii, Cikka, dedi

Gülüşmeler. Çocukken hemen herkesin bir lakabı olurdu. Anlamlı anlamsız.

Hatırlamıştı. Ben çıkaramamıştım Murat’ı, namı diğer Ölü’yü.

Bir bira açıp uzattı Osman. Sonra bir sigara yakıp verdi. Ölü bize arkasını dönerek birayı dikti kafasına. Önünü döndü, maskesinin bir ucunu bıraktı, parmaklarının arasında sigarayı tutmaya devam ederken iki elini birleştirip avuç içindeki boşluğu ağzına dayadı. Somurarak ıslık sesiyle boşluğun içinden dumanı çekti. Tuttu içinde. Tuttu ve yavaşça bıraktı. Yaşıt olmamıza rağmen abiyle başlıyordu konuşmaları. Saygıdan mı eziklikten mi diye düşündüm. Diksiyonu normal değildi. Sanki görünmez bir el burnunu sıkmış, ağzını büzmüşte, açıkta kalan yerden çıkabilen boğuk bir sesti. Yanımda oturan Bekir’e, “Ne oldu ona?” diye sordum.

– İntihara teşebbüs.

– Nasıl yani?

– Tamam sonra konuşuruz.

Ölü’nün hiçbir hali benim kadar şaşırtmıyordu arkadaşlarımı.

Kafalar çakır olmuştu ki gesi bağlarında, diye başladı Ölü. Konuşurken bozuk olan ses türkü söylerken bambaşka oluvermiş, hepimizi büyülemişti gecenin serin ıssızlığında.

Eve giderken Bekir, nasıl yaptığını anlatmıştı. Uyumadan önce Ölü’yü düşündüm, o maskenin altında neyi gizlediğini, nedenleri nasılları.

Ölü artık aramıza dahil olmuştu. Günler sonraydı Esentepe’ye ikimiz erken gelmiştik. Dayanamayıp pat diye, “Yüzüne bakabilir miyim,” dedim. Kimseye göstermek istemediğini biliyordum. O da ısrar etmeyeceğimi. Açtı. Yavaşça. Maskesini. İlk dikkatimi çeken olmayan burnu ve çok az parçası kalan ağzı değildi. Gözleriydi. Oysaki gözlerini biliyordum. Ama yüzdeki konveks yapının bozulması gözlere daha çok anlam yüklemişti. Hüzünle acıyla bakan gözler. Yanakları duruyordu. Burnu yoktu. Burunsuz. Burun kökünün olduğu yerde üçgen şeklinde etten bir yama vardı. Hava girişi yok. Nefessiz, kokusuz. Üst dudak hiç yoktu. Alt dudağın yarısı ve şişkince dudak üstü bir torbanın ağzı gibi büzüşerek bir santim çapında delik oluşturmuştu. Delikten görünen tek bir dişle sanki topraktaki yuvasından bir çıkıp bir kaybolan tavşan gibiydi... Bir şeyler yerken elleriyle lokmalarını minik parçalar yapıp maskenin altından parmağıyla itelemesinin nedenini şimdi anlıyordum. Isıramaz, çiğneyemezdi. Yiyecekleri ağzında dolaştırıp yutuyor olmalıydı. Onu hayata bağlayan bu gizemli delikti. Bakıyordu. Bakıyordum.

– Neden yaptın bunu? Bu kadar mı nefret ediyordun? Beğenmiyor muydun yüzünü?

Yalnızlıktan mı? Nasıl bir duygu ki çenene dayayıp çektin tetiği? Peki şimdi bu yarım yüzle yalnızlığın son buldu mu?

Susuyordu. Sustuk. Sonra başladı anlatmaya:

Ölemiyordu annem. Canım annem. Ha bugün ha yarın. Yok olmuyordu. Hastalık onu yemiş bitirmişti. Güzel annemden geriye bir iskelet yığını kalmıştı. Hastaneden eve gönderilmişti, çaresiz ölümü beklerken iyileşmeye başlamışsın artık demişti ablam. İnanmıştı. Ben de inanmıştım. Tanıdıklar kırk çeşit otla gelip gidiyorlardı. Odanın ortasındaki soba yeterince ısıtmıyordu. Bir köşede büzüşüp annemi, gelenleri izliyordum. Çoğu zaman da duvar halısındaki resme dalıyordum. Halıda bir orman, ormanda bir avcı, avcının elinde babamın tüfeğinden. Pusuda. Namlunun ucunda anne ve yavru ceylan.

Üç gün boyunca bir nefesle yatmıştı. Gözlerini açar açmaz teyzem şifa niyetiyle ısırgan otlu çorbadan yedirmişti. Ne de olsa ısırgan her şeye iyi gelirdi. İyileşeceğim diye nasıl da iştahla yemişti. Gerçekten de iyi gelmişti bu çorba anneme. Eski günlerdeki gibi konuşmuştu herkesle. Şaka bile yapmıştı. Sonra kalabalıkta beni fark edip, oğlum Murat’ım gel yanıma demişti. Sımsıkı sarılarak, “Hırkan nerede? Üşümüşsün,” diye başımı okşamıştı.

İki ablam bizim evle kendi evleri arasında mekik dokuyordu. Evin girişindeki odada abim ve babam erkek misafirlerle oturuyordu. Erkek misafirlerin karıları haremlikte, ve ben. Annemin küçüğü. Annemin canı.

Bir sabah daha olmuş evdeki herkes çok yorulmuştu beklemekten. Her sabah annemin odasına, ölmüştür inşallah, düşüncesiyle giriyorlardı. Bir köşede sessizce olanları izliyordum. Abim, odaya girip çıkan ablama, ölmemiş mi? diye sordu.

– Yok, ölmemiş, dedi.

Gülüştüler. Sanki biri şaka yapmıştı. Nasıl böyle davrandıklarını anlamıyordum. Annemin ölmesini neden istiyorlardı? Ölmeyecekti annem, iyileşecekti.

Günler geçerken annem bir solukla yatmaya devam ediyordu. Ev soğuk, ev kalabalık. Kalabalıkta ölüm sessizliği. Salonda sobanın arkasına büzülmüştüm. Üşüyordum. Annem üzerime bir battaniye örttü. Bembeyaz giyinmişti. Benden uzaklaşarak bir uçuruma doğru yürüdü. Birden dönüp, kocaman ela gözleriyle bana baktı. Yol bitince durdu. Tekrar baktı. Oğlum, Murat’ım dedi ve bana son kez bakarak atladı.

– Anne, düşme anneee, diye uyandım. Ablam,

– Murat tamam canım, buradayım dedi.

– Abla annem ölecek, annem ölecek diye hıçkırarak ağladıktan birkaç saat sonra ölmüştü annem. Ölebilmişti. Herkes salya sümük ağlarken donakalmıştım. Sevgi de şefkat de annemle birlikte gitmişti. On yaşımda ölmüştüm ben de.

Annemin daha senesi dolmadan, konu komşu babama, yaşı epey geçmiş birini buldu. Babamın yanında iyi ama babam işe gittiğinde fazlalıkmışım gibi davranıyordu. Ne yapsam suçtu , varlığım her durumda onu rahatsız ediyordu. Anası olmayanın babası da olmazmış. Yıllar bu şekilde geçerken babamın sevgisi de gitgide azalmıştı. Bazen cici annenin şikayetleri dayak yememe neden oluyordu. Gizli gizli sigara içmeye başlamıştım. Abimden arakladığım sigaraları içerken yakalandım babama. Dövdü beni, çok pis dövdü. Sevmiyordu artık emin olmuştum. Belki ölürsem severdi. Severlerdi. Salonun duvarındaki tüfeği aldım. Kimse yoktu evde. Aşağıdan bu derenin içinden yukarıya doğru ilerlerken mahalleden bir arkadaşım peşime takıldı.

– Avlanmaya mı gidiyorsun Murat, diye sordu. Cevap vermedim zaten çok da konuşkan biri değilim biliyorsun. Patika yoldan ilerliyorduk arkadaşım arkamda. İlerledikçe suyun çağlaması artmış canavara dönüşmüştü. Kayalıklar üzerime yürüyordu sanki. Ağaçlar kocaman dallarında kuşları kollayıp avutuyordu. Gökyüzü kararmıştı. Birden durdum, silahı alttan çeneme dayadım. Arkadaşım arkada kalmıştı. Tam tetiğe basarken,

– Murat dur, diye bağırdı. Birden tüfek elimden kaydı ve patlama. Gerisini hatırlamıyorum. Bildiğim tüfek kayınca hedefim değişmişti. Olan bu işte, yüzüm yok oldu.

– Yüzünün bu halinden sonra tekrar denemeyi düşünmedin mi?

– Hayır asla. Keşke sorun sadece yüzümün bu hali olsaydı. Yarım nefes almak nedir bilir misin? Tıkanmak, göğsünün sıkışması, hiçbir iş yapamamak…

– Şimdi kendini nasıl hissediyorsun?

Aşağıda, yolun kenarındaki yıkılmış duvarı göstererek:

– Şu duvarı görüyor musun, kendimi bu duvar gibi hissediyorum. Yıkık bir duvar gibi…

Anlamıştım. Her şeye rağmen yaşamak...


Twitter'da Paylaş
2

YORUMLAR


Harbiye İlhan
Emeğinize, yüreğinize sağlık Seval hanım çok beğenerek okudum ve duygulandım. Okurken resmen içinde yaşarmış gibi hayal kurarak okudum. Öykülerinizin devamını okumak için sabırsızlanıyorum. Başarılarınızın devamını dilerim.
2:44 PM
Kutay Karaduman
Gerçekten harika çok başarılı tebrik ediyorum
8:28 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR