İpten inip cambazlıktan geriye kalan hayata dönüldüğünde o geçmişle ve gelecekle de var olan, durup dinlenmek kadar dönüp geriye bakmaların, yürümelerin, ileriye doğru hareket etmelerin de olduğu çizgisel zamana geçmek başarılabilir bir şey midir?
"Kurmacayı olağan deneyimden ayıran şey, gerçekliğin eksik değil rasyonelliğin fazla oluşudur”. Bu, Jacques Rancière’in Kurmacanın Kıyıları’nın ilk cümlesi. Aynı zamanda Aristoteles’in Poetika’da ileri sürdüğü bir görüş.
“Usta Beni Öldürsene”yi okumaya başladığımda, neden bilmem, beynimde bu cümle yankılanıp durmuştu. Bunun nedeni belki de anlatıyı masalsı bir tarafı olduğu önbilgisiyle okumaya başlamamdı. Biri bana, “Az sonra okuyacakların yaşanmış bir olaydan esinlenerek kaleme alınmıştır,” deseydi bu cümleyi hatırlar mıydım bilmiyorum. Halbuki kurmaca, adı ne olursa olsun, masal da deseniz destan da öykü de roman da kurmacadır, bunu biliyorum. Yine de belli ki aklımın kontrolünü henüz o kadar ele geçiremedim ve serbest çağrışımlara o kadar engel olamıyorum.
Masalların zannettiğim kadar beylik, dolambaçlı, zannettiğim gibi bir tür avuntu için inşa edilmiş, sandığım kadar gerçeklikten uzak bir alan olmadığını anlamam ergenlik sonrası yıllarıma denk geliyor. Bana masal okunmadığından ya da masallarla işim olmaması gerektiği anlatıldığından değil; muhtemelen herkes beni olabildiğince “gerçekçi” bir düzlemde, olabildiğince “gerçeklerin” farkında olarak ve olabildiğince hayalle gerçeğin ayrımını yapabilecek yetide yetiştirmeye gayret ettiği için. Böyle olunca da belli bir yaştan sonra hayallere kapılmak kolay, dahası kaçınılmaz oluyor. Düzelteyim: Hayallere kapılacağını sanmak, hayallere kapılabilmeyi arzulamak. İnsan bir zamanın eksikliğinin acısını başka bir zamandan çıkarmazsa yapamaz.
Öykünün adı (“Usta Beni Öldürsene”) aklıma önce “bir ustadan öldürülmeyi talep etme” anlamını getirdi; ancak başta gayet keskin çizgileri olan bu anlam, hikâyeyi okumaya başlayınca ve devam ettikçe yerini kafa karışıklığına bıraktı çünkü neredeyse her cümlenin başında, ortasında, sonunda o kelimeyi görüyordum: “us”, “usumdan”, “usum”, “usu”, “usunda”. Sonra bu yetmezmiş gibi bir de çırağın burunlarının sağ kanadında “ben” gördüğü kişilerin bir müddet sonra öldüğünü öğrendim ve bütün bunlar Bilge Karasu’yu ilk kez okuyormuşum gibi heyecanlanmama sebep oldu.

Evet, çırak karşısındaki kişinin burnunun sağ kanadında bir ben görür. Ben her gün biraz daha büyür ve zeytin boyutuna ulaştığında kişi ölür. Bu bir döngüdür, hiç şaşmaz, herkeste aynı seyreder.
Metin, okuru aile, etik/ahlak, ontoloji, kişinin hayatta ne olduğu ve ne yaptığı, neyi, kimden, nasıl öğrendiği konuları üzerine düşünmeye itse de belki barındırdığı bolca metafordan, belki de başka bir şeyden, düşünme eylemi sistematik ve istikrarlı bir biçimde ilerlemiyor. En azından bende ilerlemedi. Okurken ve okumayı bitirdiğimde zihnimde dalgalar hissettim. Düşüncelerimin başı, sonu ve birbirleriyle olan bağlantıları belirsizdi. Tam olarak ne hakkında düşündüğümü kestiremiyor, dahası düşünceler bir görünüp bir kaybolduğundan içlerinden herhangi birini yakalayıp ifade etmekte epey güçlük çekiyordum. Bu sebeple kuvvetli analizler yapamayacak, hikâyenin hayatımızda bir yere tekabül edip etmediği, ediyorsa nereye ettiği, imgelerin ne anlama geldiği gibi soruları masaya pek yatıramayacağım. Yazacaklarım kopuk düşüncelerimin dışarı çıkabildiği kadarından ibaret olacak.
Ahmet Oktay’ın bir yazısında1 Karasu’nun bir sınır yazarı olarak ortaya çıktığının altının çizilmesi dikkatimi çekmişti. Aklıma takılan meselelerden biri de edebiyatta bu sınırın – Karasu ya da bir başka yazar tarafından – nasıl çekildiğiydi. Acaba okurun bu sınıra müdahale hakkı var mıydı? Bir entelektüel olarak Bilge Karasu’nun Türkiye’nin politik değişim sürecinin hiç uzağında durmaması, toplumsal baskı sorununu irdelemekten geri kalmaması ama bir yandan gözünün ortalamada değil, yazınsal bilinci gelişmiş, daha ince zevklere sahip bir okur kitlesinde olması.
Ben bu zamana kadar halkın diliyle konuşmayı savundum. Çünkü zaten o aynı zamanda bizim dilimizdi. Belli zümrelerin tekelindeki, evet belki yazıda güzel duran ama kendi ördüğü duvarın dışına çıkamayan, yani sınırda durmayan, basbayağı çemberin içindeki kelimeler ve cümle yapıları beni hep rahatsız etti. Sesimi bir tek aynı masada oturduğum insanlar duysun istemedim. Daha önce biri bana, “Zevkleri incelmiş bir okur topluluğunu hedefleyeceksin ama zevkleri incelmiş ya da incelmemiş herkesin derdi de derdin olacak, aklının bir köşesinde duracak,” deseydi; “Hadi oradan,” derdim, “Kimi kandırıyoruz biz? Zevkleri incelmiş okura oynamak yine eşe dosta konuşmak değil midir? Yine, Beni benim gibisi anlasın yeter, demiş olmaz mıyım?” İşte Bilge Karasu’da bunun zannettiğim gibi olmadığını gördüm. Belki de bu, hâlâ tam toparlayamadığım ama toparlamaya en çok yaklaştığım düşüncemdir. Zamanla sistematikleştirebilmeyi, bende ve umuyorum yazılarımda neyi, nasıl dönüştürdüğünü tek tek tespit edebilmeyi çok isterim. Bilge Karasu da ister mi henüz bilmiyorum ama. Onun istediği gibi bir okur muyum, onu da bilmiyorum.
Sen git, ustanın burnunun sağ kanadında ben gör, ustanın ölümüne mâni olmak için türlü cambazlıklar yap, dikkat kesil(diğini zannet), sonra da ondan önce öl. Beklemediğimiz ama aynı zamanda şaşırtmayan, bence şaşırtma gayesi de olmayan, hatta kaçınılmaz bir son. Hem kimse bize başkalarının suratında ben gören çırağın o kişilerden evvel ölmeyeceğinin garantisini vermemişti ki. Ayrıca acaba aynaya bakıyor muydu çırak? Ya zaten kendi burnunun sağ kanadında çıkmış bir benin boyu çoktan ustasınınkini geçtiyse? Bunu o bilmeyince, haliyle biz de bilemedik, hiçbir zaman da bilemeyeceğiz.

Ama zannediyorum şunu bilebileceğiz: Çıraktan imkânsızı gerçekleştirmesi beklenir. İp üstünde olduğunda ustasının çok kez tekrar ettiği şey (“Cambaz, ipini düşünmeliydi; özlemdi, düştü, silmeliydi gönlünden”, “cambazlık insanın -ölmek istemiyorsa- bütünüyle kendini ipe, halkaya, ustaya, adıma, ele, göze vermesini gerektiren bir işti”) aslında bir tür “anda kal” çağrısıdır. “An”da, “şimdi”de, bir nokta üzerinde, noktasal zamanda. Peki bu, kimliği sadece çıraklık/cambazlık üzerinden tanımlanmayan, aslında basbayağı çok boyutlu, etiyle buduyla, dişiyle tırnağıyla bir “insan” olan (onu anlatı boyunca isimsiz bir çırak olarak tanımış da olsak) çırak için ne ölçüde mümkündür? İpten inip cambazlıktan geriye kalan hayata dönüldüğünde o geçmişle ve gelecekle de var olan, durup dinlenmek kadar dönüp geriye bakmaların, yürümelerin, ileriye doğru hareket etmelerin de olduğu çizgisel zamana geçmek başarılabilir bir şey midir? Belli ki değildir. Belli ki çırağı öldüren bu geçişin imkânsızlığıdır. Aynı zamanda kalışın imkânsızlığı: anda kalışın imkânsızlığı, ipte kalışın imkânsızlığı.
Meseleyi “o usta” değil “usta”, “o çırak” değil “çırak” olarak okuduğumuzda çırağın ölümü bizi yine şaşırtmaz. Diğer başka çıraklar gibi o da gitmiştir işte. Sonra başka çıraklar gelecektir, sayelerinde ustanın kendi gibilerin devamlılığını sağlayabileceği başka çıraklar. Onlar da ölür ya da beceremeyip giderse daha başka çıraklar: Sonsuz bir çırak döngüsü. Ama – sürpriz ya da beklenen bir şekilde – ortada hep bir usta kalacak gibi görünmektedir. Ustasız olmaz çünkü. Usta: bir yetiştirme/büyütme mekanizması olarak ebeveynin temsili.
“Kendi gibilerin devamlılığını sağlamak” hafızalarda çocuk sahibi olmanın ardındaki temel motivasyon olarak yer etmiştir. Gelişimini bizim gözetimimizde tamamlayan çocuk, yetiştirme biçimimizle, ona kattıklarımızla, öğrettiğimiz doğru ve yanlışlarla bizden bir parça olarak/alarak devamlılığımızı sağlama misyonunu üstlenir. Kendi kuşağına bizim mirasımızı aktaracak, ayakları üzerinde durmasını bizden aldıklarına borçlu olacaktır.
Yaşlılığın imtiyazı ve ebeveynlik haliyle ilişkilendirdiğim şu kısmın altını çizmişim: “Ustası eskiden de, sevgili çırağında, sevgili kalfasında gördüğü kusurları başkalarının yanında söyler, onu utandırırdı. O ise, günün birinde, başkalarının yanında, el ilanlarıyla dolu sandığın sözünü etmişti de gecesi bir güzel papara yemişti ustasından. Bütün bunlar, kafasını gitgide kurcalıyor, karıştırıyordu. Ustasının, anlatılmasından hoşlanmadığı şeyleri, kimse bilmemeliydi, ama ustası, kalfasının anlatılmasından hoşlanıp hoşlanmayacağını düşünmeden birtakım şeyleri başkasına keyifle anlatıyordu artık. Onu kızdırmak için yapmıyordu bunu, domuzluğundan yapmıyordu; belliydi bu. Anlattıklarında herhangi bir kötülük olabileceğini, sevgili kalfasını tedirgin edebileceğini usu almıyordu. O kadar. Yanlış bir iş yapabileceğini kafası almıyordu ki.”
Çoğu toplumda muhatap olunan kişinin yaşça büyük oluşu beraberinde görmüş geçirmişliğinden ötürü o kişiye (ve tecrübelerine) güven ve saygı getirir. Genç ve deneyimsiz olanlarla yaşlı ve deneyimliler arasında adı konulmamış, geleneğe yorulabilen, görünmez bir tür sözleşme vardır. Bu pek didiklenmez, sadece kabul edilir ve uygulanır, vardır onların bir bildiği, çok üstlerine gitmemek gerekir, ne de olsa yaşlılardır. Keza ebeveynlere de öyle kolay kolay dil uzatılmaz. Çocuklarının onlara yapamadıklarını onlar çocuklarına yapabilirler, vardır onların bir bildikleri, çocuklarının kötülüğünü isteyecek değildirler ya, şimdilik çocuğun aklı ermeyebilir, ebeveyn olduğunda nasıl olsa anlayacaktır. Böylece toplumsal katmanlara – yeterince yokmuş gibi – bir yenisi eklenir ve kendimizi hiç farkında olmadan yine birilerine saygı duymak, yine daha “ben”liğimizi kendi “us”umuzdan geçiremeden, bir başkasının gözünden/bir başkası aracılığıyla var olmak zorundayken buluruz. Bilge Karasu’nun cambazları usta ve çırak da birbirlerine bu gizli sözleşmeyle bir şekilde bağlıdır. Kuralları – ama sınırları değil – esnetmiş, ilişkilerini ailevi bir bağlama oturtmuş olabilirler, ancak bu aile de sorunludur. Aile çoğu zaman sorunludur. Kan bağının var olduğu ilişkileri ilişkilerin en kutsalıymış sanmak, dolayısıyla kan bağından yoksun ilişkilerin kuvvetini tarif etmek için “aile gibi”, “aileden biri gibi”, “ana gibi”, “baba gibi”, “evlat gibi”ye başvurmak sorunludur. Usta ve çırağın ilişkisinin de -bana kalırsa- ipin, sahnenin, hatta her sabah çay içtikleri o masanın bile ötesine taşan sorunlu bir yanı vardır; onlar bunu görse de görmese de kabul de etseler inkâr da ölüm olsa da olmasa da.
1Ahmet Oktay, Ne Söylesem Bir Eksik: Radyo Konuşmaları 2, s. 81.






