Ölümün Edebî Mekânı: Maurice Blanchot Üzerine
23 Ocak 2020 Edebiyat

Ölümün Edebî Mekânı: Maurice Blanchot Üzerine


Twitter'da Paylaş
0

"Yazar ölünce, yapıt sanki bu ölüm yüzünden yaşamaktadır. Yazar fazlalıktır." – Maurice Blanchot 

Maurice Blanchot, Fransız edebiyatı ve düşüncesinde son derece ayrıcalıklı bir yeri olan “yazı", “yazma eyleminin biricikliği", yazı etkinliğinin "ölüm"le kurduğu vazgeçilmez bağ, "temel yalnızlık", “çoğul söz" gibi kavramlar üzerine ge- tirdiği özgün ve çarpıcı görüşlerle kendine yeni ve farklı bir düşünce kulvarı açmıştır. 20. yüzyıl edebiyatındaki ayrıcalıklı yeri ve önemi, Blanchot’nun, çağımızın avangard ya da yenilikçi olarak nitelendirilebilecek neredeyse tüm düşünür, yazar ve sanatçılarının yapıtları üzerine hem son derece derinlikli bir eleştirel söylem geliştirebilmiş olması hem de bu eleştirel söylemin temelinde yatan özgün görüşlerden yola çıkarak yepyeni bir edebiyat anlayışının sözcüsü olmasından gelir. Blanchot, Batı edebiyatı ve felsefesinde kanonik bir önemi olan şair, romancı ve felsefecilerin yapıtları üzerine denemelerinde kendine özgü edebiyat anlayışının temel kavramlarından oluşan sağlam bir zemin üzerinde yorum yaparken, onların özel dünyalarına nüfuz etmenin olanaklarını araştırmış ve bu olanakların keşfi konusunda çok farklı eleştirel bakış açıları sunmuştur. 

Blanchot'nun beslendiği düşünsel kaynakların başında Svénhane Mallarmé, Paul Valéry ve Franz Kafka gibi edebiyatçılar ve Hegel, Nietzsche ve Heidegger gibi düşünürler gelir. Blanchot'nun düşüncesinin gelişiminde bazı dostlukların da önemi büyüktür; özellikle Emmanuel Levinas ve Georges Ba- taille ile olanlar. Blanchot'nun deyişiyle, "ölümü olanaklı kılmaya girişmiş olan" bu düşünürler onun edebiyat anlayışının dayandığı temeller olmuştur. Hegel'in, "Ruh'un hayatı ölümle başlar," ifadesi, neredeyse Blanchot'nun tüm söylemini harekete geçirmiş olan anahtar bir cümledir. Ayrıca, dostu Levinas aracılığıyla tanıştığı Heidegger'in, “ölüme doğru giden insan" kavramı da onun edebiyat anlayışının harcını oluşturan en temel öğelerden biridir. Blanchot, Bataille'dan "içsel deneyim" ve "tüketme"nin erdemlerine dair düşüncesini dini tüketen yazar imgesi”, Levinas'tan ise ahlak açısından asıl kurucu öğenin benlik değil, başkası tarafından rehin alınmış öznellik olduğu düşüncelerini almıştır. 

Blanchot'nun edebiyat estetiğinin şekillenmesinde Mallarmé'nin de ayrıcalıklı bir yeri vardır. Mallarmė sanat yapıtını saf bir yaratım sürecinin ürünü olarak tanımlamış ve geleneksel gerçekçiliğin gereklerine sırt çevirmiştir. Blanchot, Mallarmé'nin gerçekçilik karşıtı yaklaşımını gönülden benimsemiştir. Blanchot'ya göre edebiyatın, dolayısıyla sanatın asli bir temelsizliği vardır; sanat hakikatten kopuktur, hakikatle bir temsiliyet ilişkisi içinde değildir. Bu yüzden Blanchot'nun anlatıları, hakikat temelinden uzak bir dil söylemi içinde yer alır. Blanchot bu konuda, düşüncelerine etki etmiş olan Heidegger'den kesin olarak ayrılır. Heidegger sanat yapıtının kökeni meselesini düşünürken hakikat kavramının, Eski Yunancadaki "gizini açma" veya "üzerindeki örtüyü kaldırma" anlamına gelen “aletheia” kelimesiyle bağlantılarını araştırır. Blanchot, sanat yapıtıyla hakikat arasında ontolojik bir ilişki kurulmasına karşı çıkar. Sanat yapıtı, hakikatin açığa çıkması değildir. Dolayısıyla, Blanchot'nun kurmaca yapıtlarında, örtük birtakım simgesel anlamlar aramak, her şeyin göründüğünden başka bir şeye gönderme yaptığını düşünmek boş bir çabaya karşılık gelir. “Blanchot, çok sevdiği Mallarmé'nin düşüncelerinden olduğu kadar kişiliğinden de etkilenmiş; onun, “Yazarın biyografisi olmaz," düşüncesine uygun yaşamaya çalışmıştır. Hayatı boyunca kendini gözlerden uzak tutmuş; neredeyse hiçbir tanıklık, fotoğraf, röportaj vermeden, münzevi bir şekilde kişiliğini tüm medyatikleştirme aygıtlarından kaçırmıştır. 

Blanchot'nun medyadan kaçışı, paranoyak ya da sosyal fobik bir sendromdan çok, etik ve estetik bir tavır, ısrarla korunmuş bir yazarlık duruşu ve sanatçı varoluşudur. Yazar, varlığını yazma eylemi içerisinde yavaşça silerken, daha ölmeden önce ölmektedir. Aralıksız ve düzenli yazarak yazma eyleminin içinde izini silmeye çalışmış ve bedene bürünmüş varlığını neredeyse kaybettirmiştir. Daha otuzlarında meydandan çekilerek, toplumdan kendini soyutlamış, neredeyse bir keşiş gibi kendini "edebiyat mekânı"na kapatmış ve hiçbir zaman özel hayatını paylaşmamıştır. Onun görünürlükten uzak duruşu, yazarın “temel yalnızlığı"na, sadece ve sadece yazmaya çalıştığı "yapıt"a bağlı kaldığını dışa vuran tavizsiz bir tavırdır. Öte taraftan, yapıtın kendisinden çok onu ortaya koyan “deha"yı öne çıkartma çabasında olan romantik sanat anlayışına karşı geliştirilmiş düşünsel bir tepkidir de bu. 

Blanchot hayatını kelimelerin aydınlığında daima görünmez kılmayı tercih etmiştir. “Yapıtı yazmakta olan açığa alınmıştır, yazmış olan kovulmuştur. Kovulmuş olan kişi bunu bilmez üstelik. Bu bilmezlik onu korur, direşmesine izin vererek onu oyalar." Blanchot yazarken açığa alınmanın, daima kendini silmek için yazmanın, yazma eylemi içerisinde sürekli kaybolmanın, asla sonu gelmeyen sözün, asla varılamayan ölümün acısını çekerek yazmanın imkânlarını araştırmıştır. Blanchot'nun edebiyat anlayışı, çağdaş edebiyatın ne yazık ki gittikçe daha çok uzaklaştığı, hatta büyük ölçüde görmezden gelerek hiçe saydığı temel bir ilkeye dayanmaktadır. Bu ilke, “yapıt"a önem verir. Yapıtın yazara getirdiği yalnızlık şunda kendini gösterir: Yazmak sonu gelmeyen, dur durak bilmeyendir. Yazar, yaygın olarak söylendiği gibi, “Ben” demekten vazgeçer. Kafka, “O”yu “Ben”in yerine koyduğu andan başlayarak yazına katıldığını şaşkınlıkla, büyülü bir zevkle belirtir." Yazmak kendini sonu gelmeyene bırakmak olduğunda, yazar “Ben" deme yetkisini yitirir. Blanchot, yazıyı benliğin kurban edilmesi, kişiler üstü bir dünyaya, böylece çığırından çıkmış bir bireysellik çağında kutsalın yeniden kurulmasına olanak tanıyabilecek yapıta girmek için kendi kişiliğinden arınmacı bir vazgeçme olarak görmüştür. Oysa günümüz edebiyatında geçerli olan yönelim, tam tersine, ilgi çekmeye dayanan kişi kültürünün egemen olduğu, yapıtın değil sanatçının ön planda tutulduğu, sanatçının gerçek üretim ortamı sayılması gereken "temel yalnızlığı"na imkân veren edebî zaviyesinin yıkılarak yerini, yazarın kendisini de bir fetiş nesne olarak sergileyen vitrinin aldığı tüketim toplumunda "Ben"in teşhiri ve narsisistik “pazarlamacı karakter"dir. 

Blanchot'nun ilk kurgusal çalışması Karanlık Thomas'tır. 1933'te yazmaya başladığı ve birçok kez, yazdıklarını yakıp yeniden yazdığı Karanlık Thomas romanını 1941'de yayımlar. Eleştirmenler, Blanchot'yu yeni Fransız edebiyatının baş sıralarına yerleştirir. Blanchot'yu varoluşçuluğa ve "yeni roman"a yakın olarak görseler de o kendisini hiçbir akıma ait bulmaz. Blanchot'nun metinleri ölümü sürekli ötelemiş, ama bir sonraki adımda tutmuş ya da yeniden deneyimlemiş bir yazarın elinden çıkmış gibidir. Yapıtını okuduğumuz zaman kendisi için dünya ve hayat gibi kavramların pek önemli olmadığını, ama ölüme dair birtakım deneyimlerin ya da olayların sürekli olarak vurgulandıklarını gözlemleriz. Onun yapıtı bir bakıma ölüm üzerine çeşitlemedir ya da ölüm üzerine bir araştırmadır. Bir araştırma olduğu için de anlam bize önceden verilmemiştir. Ölüm bir yerde anlamı da yok eden, belirsiz ve bilinemez bir dünyadan seslendiği için Blanchot’nun yapıtında anlam, kendisini sürekli ertelemekte ve bu yüzden verilmemektedir. Blanchot'nun başka düşünür ve yazarları okumasına da ölüm üzerine araştırma tutkusu eşlik eder. Blanchot bir yazar olduğu kadar bir okurdur. Okuduğu yazarlarda kendisini bulur, onları yorumlarken başka kişilerin göremeyeceği özellikleri ortaya çıkarır. Böylece, onların aracılığıyla o aslında kendini anlatmaktadır. Blanchot, okuduğu yazar ve düşünürlerin ölüme yaklaşımlarındaki ortak yanın altını çizer. Edebiyatta genellikle ölüm, derinlemesine değil de yüzeysel olarak konu edilirken, onun okuduğu yazarlarda ölüm felsefi olarak ele alınmış ve derin düşünmenin, düşünümün (reflexion) konusu olmanın ötesinde, imkânı haline gelmiştir. 

Ölüm, Blanchotť’nun düşüncesinin leitmotifidir, sürekli tekrarlanan nakaratıdır. Öyle ki, Blanchot bize ölümden seslenir. Sanki o ölüm ânında, ölümün kıyısından dönmemiş de aksine ölümün derin sularına atlamış biri gibi, hayatı kendine bir sevinç kaynağı olarak almak yerine, ölümü hayatının amacı olarak almış, bağrına basmış ve henüz ölüme tatmamış bizlere bu ölüm şerbetinden yudum yudum içirmektedir. Blanchot için edebiyatın amacı ölümü hiçliğe değil, varlığa ait kılmak, suskun ve sessiz ölümü dile getirmek, sesini duyurmak, deneyim dışı olan ölümü deneyimlemektir. Yazmak bir tür labirent oyunu gibidir ve evren, yaşam, ölüm birer labirenttir. Yazı kendisini hep dolambaçlı yollarla ortaya koyar ve bu dolambaçlı yollarda gezinirken söz çoğullaşır. Ölüm dile getirilmeye çalışıldığında, sadece konuşma düzeyinde değil yazı düzeyinde de yazar çok önemli bir deneyimden geçer. Bu deneyim değişik biçimlerde edinilebilir, ama her seferinde üç önemli sonuç ortaya çıkar: a) Yazar bu deneyim sırasında kendi kimliğinden sıyrılmakta, sadece düzey değil dünya değiştirmektedir. b) Yazar birbirlerini dışlayan, bir araya gelemeyecek zıt özellikleri bir arada görmekte, anlamaya çalışmaktadır. c) Böylece yazının kendisi bir arayış aracı, bir detektör, bir alan araştırması haline gelmektedir.

Blanchot'nun edebiyatı veya yapıtları için türsel olarak kesin bir tanım yapılamaz. Çünkü Blanchot daha önce edebiyatta kullanılan türleri olsun, kendisinin ürettiği birtakım yazı uygulamalarını olsun, yepyeni bir edebî mekânda değerlendirmektedir. Blanchot'nun edebî metinleri için araştırma diyebileceğimiz gibi anlatı, deneme, eleştiri, söyleşi de denebilir; ama yer yer bu türlere ait özellikler sergilese de Blanc- hot bu türlerin özelliklerine tam olarak bağlı kalmamıştır. Blanchot, yapıtlarında sınırları ortadan kaldırır ve türler arasında geçişlere imkân verir. Bu yüzden, onun yapıtlarını belirli bir edebiyat türünün başlığı altında toplayamayız. Gerçekten de Blanchot'nun en belirgin özelliği edebiyatta tür kavramıyla oynaması, bunun sonucunda metinlerine bir etiket koymamızı zorlaştırmasıdır. Belirli bir sisteme ya da bir teoriye dayandığı da söylenemez. Ama sürekli aynı temalara bağli kalmıştır; ölüm teması her zaman yapıtına eşlik etmektedir. Örneğin, Ölüm Hükmü'nde hastanede ölmekte olan bir kadın anlatılmaktadır. Ama doktorların yaşamayacak demelerine, yani onun üzerinde ölüm hükmünü vermelerine rağmen yine de yaşaması, sonra beklenmedik bir anda ölmesi, anlatıcının onu diriltmesi, gitgide anlatıcının da aynı hastalığa yakalanması, araya giren ziyaretçi kadınlar, bunlarla ölmekte olan kadının ilişkileri, anlatıcının ya da kadının kimliğinden çok daha önemlidir. Kadın aracılığıyla hastalığa, yalnızlık duygusu aracılığıyla ölüme yaklaşılmaya çalışılmış ölüm deneyimlenebilir hale getirilmeye çalışılmıştır. Blanchot için yazının kendisi ölüm deneyiminin belirleyicisidir. Bunun birçok nedeni vardır: a) Yazı okunduğunda onu yazan artık yoktur. Biz okuyucu olarak ete kemiğe bürünmüş biriyle değil de yokluk içerisinden bize bir şeyler söylemeye çalışan biriyle birlikteyizdir. b) Yazı bir izdir, bir kalıntı, bir vasiyettir. c) Yazı başkasına bir seslenme, ses öğesi olmadan bir seslenme, başkasıyla gerçekleştirilen imkânsız bir beraberlik, bir tür ortaklık, cemaattir. d) Yazı asıl anlamını onu yazan öldüğünde alır. 

Yazı bir tür mezarlıktır. Çünkü onun bizimle de ilgili olduğunu ancak yazarın silinmesiyle anlayabiliriz. Yazılan hep silinmek üzere yazılır, kökeni ve başlangicı yoktur. Blanchot'ya göre yazının asli bir temelsizliği vardır. Yazar bu temelsizliği hem başı hem sonu olmayan bir yazı eyleminin yalnızlığında, her an ölümle yüz yüze olmanın iç daralması içinde yaşar. Her yazı silinmeye mahkûmdur ve bu yüzden yazar sonu gelmemecesine hep yeniden başlamak zorundadır. Yazar, erişmek istediği yapıta asla erişemeyeceğini bilerek yazar. Yapıt, uğruna yanıp yok olunacak bir amaçtır, sonsuz yineleme içinde varılmaya çalışılan ama varılamayan bir amaçtır.

Kaynak: Süreyya Su, Güzelin ve Çirkinin Ötesinde: Estetiğin Halleri, 2017, Can Yayınevi


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR