Ömer Arslan: "Bugünlerde hikâyenin önüne geçmeye çalışan çok şey var."

Ömer Arslan: "Bugünlerde hikâyenin önüne geçmeye çalışan çok şey var."


Twitter'da Paylaş
0

Yazma motivasyonu hikâye anlatmak ya da kurmak değil, belli bir güncel meselenin genelde bildik hikâyelerle aktarılmasından daha çok besleniyor sanki.

Ömer Arslan’ın bize anlatacağı hikâyeler bitmemiş. İlk öykü kitabı Avuntular'ı iki sene önce okumuştuk. İkincisi de geçtiğimiz günlerde raflarda yerini aldı: Güneşi Kötü Evler. Yayınevi değişmiş, Everest olmuş ancak kitabın yazar tanıtımı bölümünde hakkında yazılan metin neredeyse hiç değişmemiş. Anlatmak istediklerim sadece öykülerimde saklı der gibi. Dikkatle okunduğunda ne de çok şey anlatır aslında öyküler. Ben de bu öykülerin yazarıyla görüşme şansını kaçırmak istemedim ve soğuk bir İstanbul haftasının başında bir araya geldik. Yanımızda iyi bir fotoğrafçı da olsun istedik, Tülin Safi’yi çağırdık.

ömer arslan özcan yılmaz

Özcan Yılmaz: Hoş geldin Ömer. Teşekkür ederim davetimi kabul ettiğin için. Güneşi Kötü Evler adlı, yeni çıkan kitabını merakla bekliyordum ve elime geçer geçmez okuyup bitirdim. İlk kitabını da ilgiyle okuyup bitirmiştim ancak yeni kitabın beni daha kolay içine aldı sanki. Bu sadece benim için geçerli olabilir elbette, merak ettiğim, senin böyle bir niyetin var mıydı, okurun öykülerine ulaşmasını, içine girmesini kolaylaştırmak mı istedin?

Ömer Arslan: Teşekkür ederim davetin için. Açıkçası ben bu kitap hakkında biraz tedirgindim çünkü önceki kitapta daha hareketli öyküler vardı. Onlar kitaba enerji veriyor gibi hissediyordum. Bu kitapta da eyleme dayalı öyküler var ama ağırlıklı değiller. Biraz daha dışarıdan bakabilmeyi, mesafe koymayı denedim. Acaba bir soğukluk oldu mu, o kadar canlı olmadı mı diye tedirgindim.

ÖY: Evet, mesafe var ama bu gerekli bence. Yazar neredeyse hiç yok kitapta, iyi ki de yok, anlatıcı ise olması gerektiği kadar var. Tıpkı öykündeki öbür unsurlar gibi. Hepsi ölçülü bir şekilde varlıklarını hissettirip kayboluyor. Yeri geldiğinde karakterler, yeri geldiğinde hikâye, bazen de duygu ön plana çıkıyor. Öykülerin duygusu çok güçlü. Örneğin düğme öyküsü, örneğin son öykü. Ve bu duyguyu okura hissettirmek için ilginç buluşların var. Son öyküdeki karnabaharın yeri misal. Nesneler ve onların işaret ettiği, öykülerinde önemli yer tutuyor.

ÖA: Anlatmak istediklerimi nesneler üzerinden aktarmayı istiyorum, deniyorum sahiden de. Ancak bunun için olayların sıralaması da önemli. Söz ettiğin öyküde karakterin pazara neden gittiği başta anlatılıyor, sondaki karnabahar meselesinde ise sadece sezdirmek istediğim bir şey var. Aslında her öyküde böyle yoğun bir an var. Bu ânın çok bariz, sembolik olmasını da istemiyorum. İşaret etsin yeter.

ömer arslan özcan yılmaz

ÖY: Metaforu seviyor musun Ömer? Metafor olarak mı kullanıyorsun bunları?

ÖA: Metafordan mümkün oldukça kaçınmaya çalışıyorum. Bazen sonradan fark ediyorum, o öyküde de en başından planladığım bir şey değildi. Kadın adamı reddeder, ulaşılmaz hale gelir, adamın ona kavuşması imkânsız olur, öyküde adeta arabesk bir dekor oluşur, sonunda da karnabahar ortaya çıkar ve bir şeylere işaret eder, böyle planlamadım öyküyü. Zihnimde beliren ilk imge pazarda tek başına dolaşan genç bir adamdı. Pazarın sahipleri için tedirgin edici biri. Hele eli kolu da boşsa, acaba yankesici mi diye kadınlar şöyle bir bakar. Hatta, Senin ne işin var burada, diyebilir birileri. İşte karakter böyle ortaya çıktı, eli yüzü düzgün olmayan, aile özlemi içinde pazarda dolaşan genç biri. Buradan çıktı öykü. Sonrasında ilerliyor ve dediğin karnabahar sahnesine geliyoruz. Ama en baştan buraya geleceği belli değildi. Bir okur gözüyle tekrar okuduğumda sondaki sahne bir planın sonunda ortaya çıkmıyorsa kalsın istiyorum. Bazen metafor, sembol bana da cazip geliyor, peşinden gidiyorum ama bunu anladığımda uzaklaşmaya çalışıyorum. Eğer en başında karnabaharı sonda kullanacağımı bilseydim muhtemelen ikinci, üçüncü okumamda çok sembolik olmuş deyip çıkarırdım.

ÖY: O zaman nesnelerin sahiciliği senin için daha önemli diyebilir miyiz? Genç bir adam pazarda tek başına dolaşırken herhangi bir sebzeyi eline alabilir, bu doğallıkla karnabahar da olabilir ve tek başına böylesi bir bilgi zaten gerçekçidir. Buradan bir okur olarak ben, bu sebzenin şeklinden yola çıkarak öyküde daha önce olmuş olanlarla ilgili çıkarımlarda bulunabilirim. Örneğin ben genç kadının kadına olan itiraf edilmemiş ilgisinden dolayı cinsel göndermeler çıkarabilirim. Oysa başka bir okur benimkini reddedip bambaşka yorumlar da getirebilir.

ÖA: Elbette. Şu da var ama, karnabahar bana da her zaman garip gelmiştir. Sebze diyeceğim, tam öyle değil, onu adlandırmakta zorlanıyorum. Böyle tuhaf bir şeyin kendi gücünden faydalanma kurnazlığını da seçiyorum açıkçası. Bazen tek başına bir görüntü her şeyi, öykünün olayını karakterlerini birbirine bağlayan bir tutkal oluyor. Onun üzerinden olayları, sonuçlarını, başlangıçlarını birbirine bağlamak ya da zihinde canlandırmak kolaylaşıyor. Neyi ön plana çıkarmak istediğin önemli dedin ya, orada bir gönderme olsa da ön plana çıkarmak istediğim o değil, insan da organik bir varlık, karnabahar da, hangisi önemli? Biz her şeyi kendimizden yola çıkarak tanımlıyoruz ya da kendimize doğru gönderiyoruz. Ama karnabahar da bir zamanlar canlıydı, o pazar tezgâhında ön plana çıkan şey insanın ellerinden ziyade, karnabaharın görüntüsü. Yabancılık durumunu göstermek açısından böyle nesneleri gözden kaçırmamaya çalışıyorum.

ömer arslan özcan yılmaz

ÖY: Yine başka bir öykünde de lahana bebek nesnesi var. Çocukluğundan beri bu bebeklerin çıkardıkları sesin nereden geldiğini merak eden, bu yüzden içlerini delen bir karakter, çocuk sahibi olacağını öğrendiğinde bu merakını anımsıyor ve hediye gelen oyuncağı parçalamaya çalışıyor. Yine bir eşya meselesi, karakterin onunla kurduğu ilişki üzerinden bir şeyler anlatmak istiyorsun. Başka bir öyküde okusam çiğ bulabileceğim bu ilişki senin öykülerinde bana çok doğal geliyor. Sanırım nedeni hem sende hem de karakterlerinde yoğunlaşmış iddiasızlık. Öykülerini okurken bana hiçbir şey iddia etmediğini düşündüm, dolayısıyla karakterlerin de öyle. Yaşam hakkında hiç iddiaları yok, sadece anlamaya çabalıyorlar, üzerlerinden geçip giden zamanın onlara etkisini anlamaya çalışıyorlar. Böyle olunca öykü karakterinin tam da baba olacağı zaman eski bir takıntısını anımsaması bana hiç yapay gelmiyor.

ÖA: Evet, önceki kitapta da baba oğul meselesi sıklıkla vardı öykülerimde. Ama bu kitapta oğul, baba olmanın ne demek olduğunu anlamaya çalışıyor. İlk kitaptaki, babayla mücadele gelecekteki bir tehlike gibi karşısına çıkıyor. Bir yandan hayata dair herkes gibi endişeleri var, geçim kaygısı mesela, bir yandan da kendisi tam büyüyememiş, çocukluğunda kolay kolay hoş görülmeyecek, açıklanamayacak bir eylemi tekrarlamak üzere takıntılı bir hale bürünüyor. Onu yapmadan uyuyamıyor ama neden uyuyamadığının da farkında değil. Kabuslarına giriyor, takıntılı bir durum. Belki bizim nesille ilgili bir şeydir bu. Olgunluğun ne olduğuna, nasıl tanımlandığına dair bir arayış. İki nesil önceki babalardan beklenen sorumluluklar şimdiki babalardan daha az bekleniyor belki. Ya da eskisi gibi hesap sorulmuyor. Bunun getirdiği bir rahatlıkla belki de artık hiçbir zaman kendi babalarımız gibi babalar olmayacağız, günahlarıyla sevaplarıyla. Eskiden babalara biçilen rol daha bilindik ve katiydi, geçmiştekinden çok farklı değildi. Şimdiyse daha farklı. Artık kadınlar hayatın daha çok içinde. Bu da geleneksel babalık tanımını, rolünü değiştirdi. İlk kitaptakiyle bu kitaptaki babalar o yüzden farklı.

İfade alanlarının çoğaldığı, insanların görünürde çok kolay bir araya geldiği bir dönemi yaşıyoruz.  Biz bence ara nesil gibiyiz, değişime ayak uydurduk.

ÖY: Nesilden söz etmen iyi oldu. Bana kalırsa kitaplarındaki öyküler belli bir neslin hikâyelerini barındırıyor çoğu zaman. Her zaman ilgimi çekmiş bir nesil bu, 85-90 arası doğumlular. Bu nesil dünyada araştırmalara konu oldu, adlandırmalar da yapıldı ama ülkemize özgü koşullar değerlendirildiğinde, bana göre bu neslin diğerlerinden en önemli farkı, ergenlikte yaygın bir internet kullanımıyla ilk defa karşılaşanlar olmaları. Yani tam da tanışmaları gerektiği yaşta interneti tanıdılar. Böyle olunca öncekilerden farklı iletişim dilleri keşfettiler. Kısa mesaj, sosyal medya, görüntülü konuşma gibi. Sosyalleşmenin illa yüz yüze olması gerekmediğini kanıtladılar. Öte yandan kendilerine has bir yalnızlık da yarattı bu. Bir ekran karşısında onlarca insanla iletişim halindeyken aslında tek başlarınaydılar. İşte senin öykülerinde bu özgün yalnızlık haline, hadi bir etiket de uyduralım, tuhaf yalnızlığa rastlıyorum. Sürekli birileriyle iletişim halinde olan ama yalnız olmaktan vazgeçemeyen karakterler. Üstelik kimseden yardım da alamazlardı, ne anne babalarından ne büyük kardeşlerinden çünkü ne hissettiklerini onlardan başka tecrübe eden yoktu. Bir de üstüne havayolu ulaşımının daha erişilebilir olmasıyla mesafelerin kısalması geldi. Ölçülebilir mesafeler kısaldıkça diğerleri arttı sanki. Malta’da geçen öykündeki gibi. Bambaşka kültürel, sosyal bir dünyadan gelen iki karakterin tek ortak noktası gelecek kaygısı. Ve bu da aslında söz ettiğim neslin birleştiği tek yer çünkü özellikle gençlerde gelecek kaygısının arttığı bir gerçek. Öykülerinde bütün bunları çok iyi yansıttığını düşünüyorum. Yazarken senin böyle bir amacın oluyor mu?

ÖA: Bunu özellikle düşünmüyorum. Böyle bir amaçla, neslimi, yalnızlıklarını anlatma motivasyonuyla başlamıyorum yazmaya. İlk kitabım için derdi olan öyküler denmişti, ben de nasıl dertlerden söz ediliyor acaba diye düşünmüştüm. Bu anlaşılmayacak bir şey bence ya da herkesin kendi anlamını çıkaracağı bir mevzu. Aslında bir araya gelmeden ilişkileri, dostlukları sürdürebilmek belirli bir konfor alanı yaratıyor. Çocukluğumuzdan beri bize dünyanın öteki ucundan ne istersek sipariş edebileceğimiz vaat edildi. Hep evdesiniz, hep evde olacaksınız ve her şey size gelecek. Dostluk, hatta istiyorsanız akrabalık da bir servis gibi sunuluyor artık. Bunu pek mesele etmiyorum. Böyle olmasın, bu yanlıştır gibi bir çıkarım yapmak istemem. İletişim araçlarının değişim döneminin içine doğduk. Bizden sonraki nesil de internetin içine doğdu ve kısa mesajın karakter sınırlamasını bile saçma buluyorlar. İfade alanlarının çoğaldığı, insanların görünürde çok kolay bir araya geldiği bir dönemi yaşıyoruz.  Biz bence ara nesil gibiyiz, değişime ayak uydurduk. Babam için çok fazla değişiklik olmadı, belki işinde bazı teknolojik kolaylıklar oldu o kadar. Ama bütün ilişki kurma yöntemleri aynı. Hayatına eskisi gibi devam edebiliyor. Bize pompalan ihtiyaçlarla onlarınki farklıydı. Belki de bununla ergenlik şekilleniyor. Biz evde olmak, her şeyin ayağımıza gelmesi ihtiyacıyla büyüdük, sonraki neslin de başka ihtiyaçları olacak.

ÖY: Görünürlük hakkında ne düşünüyorsun? Bugün nesilden bağımsız herkesin neredeyse hemfikir olduğu ve öyleymiş gibi davrandığı, hâkim bir düşünce var: Görünür değilsen yoksun. Anlamlı ya da değerli değilsin. Hayata katkımız görünürlük üzerinden ölçülüyor. Ne kadar göz önündeysen, ne kadar etkileşim alıyorsan, senden ne kadar bahsediliyorsa o kadar önemli birisin. Bunun için de ya sen kendini mümkün olduğunca çok anlatmalısın ya da başkalarının seni anlatmasını teşvik etmelisin. Ben de eski zamanları çok iyi bilmiyorum elbet ama söz gelimi yirmi sene önce bile böyle değildi. Sonra özgeçmişlerimize her yaptığımızın yazılması öğütlendi ve bu noktaya geldik. Sense biraz bunun karşısındasın gibi geliyor bana. İlk kitabındaki özgeçmişin iki cümleydi, yeni kitabında eklenen tek bir cümle var ve o da, bu bana biraz ironi gibi geldi, kitap yazmış olmaktan bahsediyor. Neden böyle yapıyorsun çok merak ediyorum, hakkında ne kadar az şey bilsek o kadar iyi mi?

ÖA: O eklenen tek cümleyi de tedirginlikle koydum. Aslında bu tek cümlenin de son derece pratik bir sebebi var, aynı isme sahip başkalarıyla karıştırılmamak. Ne kimsenin iyi işleri bana atfedilmiş olsun, ne benim kötü işlerim başkasına. İlk kitap için editörle yazışırken, Özgeçmiş bu kadar mı olacak, diye sormuştu. Ben gönderirken acaba çok mu züppece oldu mu diye endişe içindeydim, Sevimsiz mi görünüyor, diye sordum. Yüreklendirici bir yanıt alınca böyle kalsın istedim. İstediğim tam bu kadarıydı gerçekten de. Ayrıntıya girmeyerek sahte bir gizem yaratma peşinde değilim elbette.

ÖY: Peki başka yazarların hayatlarını merak etmez misin hiç?

ÖA: Ben çok merak ederim aslında. Önceleri, iyi bir kitap okuduğumda yazarının ilk kitabını yayımlattığı yaşı merak ederdim. Ya da ilk ne zaman yayımlanmaya karar verdiğini. Bunu önemsiyordum. Ama onun dışında hayatında olup bitenlerle pek ilgilenmem doğrusu. Sadece nerede yaşadığını bilmek isterim ve en sevdiğim değil ama ilk metnini ne zaman ortaya çıkardığını öğrenmeye çalışırdım. Bu da aslında sağlıksız bir merak ama hep aklımdan şöyle geçerdi, Sevdiğim bir yazar ilk işini ne zaman, kaç yaşında yayınlatmış acaba ve dilerim o metni çok da iyi değildir. Hatalarını göreyim de cesaretim artsın.

Çok tanımadıklarımın ya da beni tanımayan insanların anlattıklarına daha hevesliyim. Mesafe koyabiliyorum onlara karşı.

ÖY: Günümüzde pek öyle değil. Sadece kitap çıkarmaktan da bahsetmiyorum, günlüklerimizi herkese açık medyumlarda ifşa etmek son derece olağan karşılanıyor artık. Eskiden kardeşlerimizin bile okumasından endişe duyar, kitlerdik onları.

ÖA: Hatta özel hayatına dair detayları, olan bitenler hakkındaki düşüncelerini paylaşmıyorsa sahte olmakla da suçlanabiliyor kişi. Hem güncel haberleri hem matbuatta yayınlanan eserleri takip etmek için kullandığım bir twitter hesabım vardı. Burayı sevdiğim metinlerden parçalar paylaşmak dışında pek kullanamadım. Böyle hesap mı olur, biraz da kendinden bahsetsene, diyen arkadaşlarım oldu. Bana göre bir yer olmadığını anladım. Demek ki öyle olması gerektiği düşünülüyor.

ÖY: Her öykücü, yaza yaza bir tarz bulur. Seninki bana hikâyeyi ön plana çıkarmak isteyen bir tarz gibi geliyor. Sanki öykülerindeki öbür her şey nihayetinde hikâyeye hizmet etmek için mi var?

ÖA: Haklısın. Bugünlerde hikâyenin önüne geçmeye çalışan çok şey var. Mesaj kaygısı, belli meseleler, bunlar hikâye üzerinden aktarılmaya çalışılıyor. Yazma motivasyonu hikâye anlatmak ya da kurmak değil, belli bir güncel meselenin genelde bildik hikâyelerle aktarılmasından daha çok besleniyor sanki. Burada farklılaşan şey, bazen üslup, bazen dilin kullanımı oluyor. Onun dışında baktığımda, çoğunlukla alıcısı önceden belirlenmiş bir mesaj ve onu taşıyan araç olarak da hikâyeyi görüyorum. Ben böyle yapmamaya dikkat ediyorum. Hikâye dinlemeyi, okumayı çok severim. Üzerinde düşünmeyi de severim. Bunun bir metin olması da gerekmiyor. Eşiniz, kardeşiniz eve gittiğinizde bir şey anlatır, bazen çok anlatır, sarkar, bir türlü sadede gelmez, bazen de tavırlarıyla, mimikleriyle anlatımını öyle destekler, canlandırır ki bitmesin istersiniz. Bu anlatıları dikkatle dinlemek, nerede ilgimi çektiğini, nerede beni kaybettiğini, nerede sonu çözdüğümü ya da sıkıldığımı fark etmek, anlamaya çalışmak, sevdiğim bir oyuna dönüştü. Ama onların hikâyesini kendi öykülerime katmak için dinlemediğimi bilmelerini de istiyorum, aksi takdirde doğallığı bozuluyor anlattıklarının. Çok tanımadıklarımın ya da beni tanımayan insanların anlattıklarına daha hevesliyim. Mesafe koyabiliyorum onlara karşı. Oradaki bir ses, bazen anlatının sadece bir kesiti yetiyor.

ömer arslan özcan yılmaz

ÖY: Öykülerinde sonlar, başlangıçlar, karakterlerin amaçları, bazen kim oldukları, uğraşları, böyle şeyler çok açık değil. Belirgin bir şekilde anlatmayı tercih etmiyorsun. Bazen hiç anlatmıyorsun, bazen öykünün bir yerinde okurun keşfetmesi gerekiyor. Öyküm bittiğinde çember tamamlanacak gibi bir niyetin olduğunu da sanmıyorum. Sanki bize bir şeyler anlatıyorsun, hangisi önemli, hangisi önemsiz, ne anlaması gerektiğini okurun bulmasını istiyorsun. Bazı karakterlerin çelişkili tavırlar da sergiliyorlar.

ÖA: Böylesinin doğal olduğunu düşünüyorum. Ne okurun elinden tutmak istiyorum ne de ortaya saçtığım şeylerle onu baş başa bırakmak istiyorum. Yan masadan duyduğumuz bir hikâye gibi okunsun istiyorum, bir kısmına kulak misafiri olduğumuz kalanını hayal ettiğimiz bir öykü. Olayların hayatımızdaki doğal seyri de bence böyle, başları sonları yoktur. Kimse yaşamının ne başlangıcını biliyor ne de tam olarak bittiği yeri. Okuduklarımda da bunu arıyorum. Yazar bir alan açsın, belli işaretler koysun, parlak, yönlendirici işaretler olmasın bunlar. Birbirleriyle alakaları zaman içinde çözülsün istiyorum. Bir öyküde çözülmeyen mesele başka bir öyküdeki ufak bir detayla çözülebilir. Ama bunu oyun olsun, bulmaca olsun diye de yapmıyorum. Böyle bir amacım olsaydı kitabın sonuna cevap anahtarı mahiyetinde bir öykü yazarak hepsini birbirine bağlardım. Bütün hikâyeler, karakterler sonunda kesişirdi. Bu çok kitabi ve yapay geliyor bana. Metroyu kaçırıp sonrakine bindiğimizde üzerine bir de başımıza bir iş gelirse öncekine binsek her şey çok farklı olur sanırız ancak onun da öncesinde başka kararlarımız var bizi gittiğimiz yöne götüren. Hiçbir karar, olay dönüm noktası değil aslında. Öykü de böyle olsun istemem. Tek bir an değil hiçbir şeyin başlangıcı ya da sonu. Bir sarmal var içinde dönüp durduğumuz.

Her ne kadar bu reçeteye uymamak kararında olsam da bazen ben de acaba öykünün sonu okuru tatmin edecek mi diye tereddüt ediyorum. Tercihimin biraz da karakterlerin takıntılı ruh halini yansıttığını düşünüyorum.

ÖY: Sonlar da özellikle böyle. Bence bütün öykülerin bir şekilde kapanıyor ama alışageldiğimiz biçimlerde değil.

ÖA: Öyküyü klasik bir biçimde, güzelce bitirme isteğini anlıyorum ama öylesi bana kestirme yol gibi geliyor. Geleneksel okuma alışkanlığının bunu gerektirdiğinin de farkındayım, geniş okur kitlesi olayların hep bağlanarak bir sonuca varmasını bekler.

ÖY: Sanırım bu okurun özellikle sonda katarsis ânı aramasından kaynaklanıyor. Etkilenmek, okumayı bitirdiğinde rahatlamış, arınmış hissetmek istiyor. Seninkiler ise onlardan öyküler üzerine düşünmeyi talep ediyor.

ÖA: Bana sorarsan ucu açık bırakmak yerine sonu bağlamak daha kolay. Her ne kadar bu reçeteye uymamak kararında olsam da bazen ben de acaba öykünün sonu okuru tatmin edecek mi diye tereddüt ediyorum. Tercihimin biraz da karakterlerin takıntılı ruh halini yansıttığını düşünüyorum. Onlar da bir şekilde tatmin olamıyorlar, bir eylemi takıntı haline getirmelerinin sebebi de bu. Böyle karakterlerin bir öykünün sonunda katarsis yaşaması bana doğal gelmiyor.

ÖY: Kim bu Cemre? Önceleri tek bir karaktermiş gibi okudum ancak sonradan düşündüğümde ortak dünyaları olan, farklı karakterlerin de ismi olabileceği aklıma geldi.

ÖA: İsimle sınırlandırmak istemem karakterleri. Hepimizin belli dönemleri vardır, farklı özellikler gösterdiğimiz. Öğrenciyken, çalışırken ya da ailemizin yanında. Belli rutinlerimiz oluyor, hayatımızdaki değişikliklerle birlikte bunları sürdüremez hale geliyoruz. Çocukluktan bu yana devamlı değişiyoruz. Cemre de farklı davranışlar gösteriyor. Açıkçası tek bir kişi olarak düşünmedim onu. Cemre, Salih, Nurgül benzer dünyaların insanları ama farklı öykülerde farklı tepkiler verebiliyorlar. Cemre ile Nurgül tanıştıklarında üniversiteye yeni başlıyorlar, sonra birlikte KPSS’ye hazırlanıyorlar, iş hayatı derken Cemre evlenmeye karar veriyor, öncesinde bir şeyler yaşıyor. Hayat şartları onları her dönemde farklı biri gibi davranmaya itiyor.  

ÖY: Merak ettiklerim bitmez ama istesek de istemesek de her şeyin bir sonu var. Bu güzel sohbet için tekrar teşekkür ederim Ömer. Zaman ayırdığın için sağ ol.

ÖA: Rica ederim. Ben de çok keyif aldım söyleşiden, teşekkür ederim.

Fotoğraflar: Tülin Safi


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR