Öykü Sanatı | Ernest Hemingway

Öykü Sanatı | Ernest Hemingway


Twitter'da Paylaş
0

Aslında, bir cümleye nasıl başlayacağını bilemeyen yazarların dediği gibi, profesyonel bir açıklayıcı olmadığınız sürece öykünün nasıl yazılacağı hakkında açıklama yapmak pek mümkün değil. Kimi zaman gayet bilge biri olan Gertrude Stein, böyle zamanlarından birinde bana, “Unutma ki Hemingway, fikir belirtmek edebiyat yapmak değildir,” demişti. Aşağıdaki fikirler de edebi amaçlarla dile getirilmeyecekler, böyle bir iddiaları da yok. Eğitici, öğretici ve rahatsız edici olmayı amaçlıyorlar. Hiçbir yazardan yazdıkları hakkında ciddiyetle yazması istenmemeli. Dürüstçe yazması istenebilir. Ama ciddiyetle yazması istenemez. O halde, öykü sanatı üzerine duymuş olabileceğiniz ve duyacağınız birçok dersin tersine gidecek şekilde hazırlanmış dersimize başlayalım mı? Birçok insan bir tür yazma mecburiyeti hisseder. Ne de olsa bunu yasaklayan bir kanun yok; yazmak bu insanları mutlu eder, hatta büyük ihtimalle rahatlatır. Yazdıklarının en kötü kısımlarını atan, yazım ve dilbilgisi hatalarını düzelten ve bu yazarlara düşüncelerini ve inançlarını şekle sokmak için yardım eden editörler sayesinde bu “mecburi yazar”ların bazıları geçici bir şöhrete kavuşur. Yine de boktan ya da merde –hocanız birazdan bu sözcüğü açıklayacak– kısımlar bir kitaptan atılsa bile, koklama duyusu yeterince gelişmiş biri her zaman bu kokuyu alacaktır. Mecburi yazara öykü yazmaya kalkışmaması tavsiye edilir. Denerse de mecburi mimarın kaderiyle karşılaşması kaçınılmaz olur. Bu kader, mecburi fagotçunun sonu kadar yalnızlığa mahkûm bir kaderdir. Ama biz zamanımızı bu hazin ve yalnız yaratıkların sonlarını değerlendirerek harcamayalım ve çalışmamıza devam edelim. Sorusu olan var mı? Öykü sanatına vakıf oldunuz mu? Faydalı olabildim mi? Kendimi yeterince açıklayabildim mi? Umarım öyledir. Beyler, size karşı dürüst olacağım. Öykü sanatının ustalarının sonu iyi olmaz. Bundan kuşku mu duyuyorsunuz? Bana Maugham’ı mı örnek veriyorsunuz? Uzun ömürlü olmak bir amaç değil, yalnızca vadenin geciktirilmesidir beyler. Yuh be, diyemem, zira daha önce hiçbir şeye yuh çekmedim. Geç bunları ahbap. Asla yuh çekmeyin. Artık retoriği bir kenara bırakıp bugünün en harbi hipster muhabbetinin geleceğin en haybeden lafları olacağını fark etmenin zamanı geldi mi, gelmedi mi? Ne kadar da zeki insanlarsınız, sizlerle burada olmak ne büyük bir ayrıcalık. Orda biri daha harbi zırvalıklar duymak istediğini mi söylüyor? Beyler, elimde daha tonlarcası var. Aslında, bir cümleye nasıl başlayacağını bilemeyen yazarların dediği gibi, profesyonel bir açıklayıcı olmadığınız sürece öykünün nasıl yazılacağı hakkında açıklama yapmak pek mümkün değil. Eğer yazabiliyorsanız hiçbir şeyi açıklamanıza gerek yok. Yok yazamıyorum, diyorsanız, hiçbir açıklama yardımınıza koşamaz. Doğru olduğunu düşündüğüm birkaç nokta: Bildiğiniz önemli şeyleri ya da olayları öykünün dışında bırakırsanız, öykü daha da güçlü hale gelir. Ama hakkında fikriniz olmadığı için bir şeyleri dışarıda bırakırsanız, öykü beş para etmez. Herhangi bir öykünün değeri, editörlerinizin değil, sizin öyküden attığınız şeylerle ölçülür. Bu kitaptaki “Big Two-Hearted River” öyküsü savaştan evine dönen haşat olmuş bir çocuğu anlatır. Buradaki “haşat olmuşluk” eskilerin bileceği türden olduğu gibi, muhtemelen pestili çıkmışlığın en şiddetli haline işaret eder; zira bu halden mustarip olanlar ne bunun üzerine konuşabilir ne de başkalarının bu konudaki konuşmalarına tahammül edebilir. Bu yüzdendir ki savaş ve savaş hakkındaki her şey öykünün dışında bırakılmıştır. Öyküdeki nehir Seney, Michigan yakınlarındaki Fox Nehri’dir, Big Two-Hearted değil. İsim değişikliği bilinçli bir tercihtir, bilgisizliğin ya da dikkatsizliğin sonucu değildir, çünkü Big Two-Hearted River şiirdir; öyküde birçok Kızılderili vardır, fakat tıpkı savaşın görünmediği gibi hiçbir Kızılderili öyküde görünmez. Görüldüğü üzere, gayet basit ve açıklaması kolay. “Denizin Değişimi” adlı öyküde her şey dışarıda bırakılmıştır. Öyküdeki çifti St. Jean-de-Luz’daki Bask Bar’da görmüştüm ve öyküyü çok ama çok iyi biliyordum, ki bu da “iyi”nin karesi demektir, benim iyim dışında istediğiniz her iyiyi kullanabilirsiniz. Böylece öyküden her şeyi, öykünün kendisini attım. Ama büsbütün orada duruyor. Görünür değil ama orada işte. Kendi eserleriniz hakkında konuşmak zordur, çünkü ukalalık ya da gurur anlamına gelebilir bu. Ukalalıktan kurtulmak ve yerine alçakgönüllüğü koymak için çok çaba harcadım, bazen bu konuda fena değilimdir. Ama gurur olmadan ne yaşamayı ne de yazmayı isterim ve gurur duymadığım hiçbir şeyi yayımlamam. Neresinden anlarsan anla ahbap. Alınma gücenme olmaz. Belki de mayamız farklı olduğundandır. Bir başka öykü de “Elli Bin Papel”. İlk halinde bu öykü şöyle başlıyordu: “Benny’yi bu kadar kolay nasıl hallettin, Jack?” diye sordu asker. “Benny acayip akıllı bir boksör,” dedi Jack. “Sürekli oraya kapanmış, düşünür durur. O düşünüp dururken ben de yumrukları saydırırım.” “Elli Bin Papel”i yazmadan önce bu hikâyeyi Paris’te Scott Fitzgerald’a anlattım. Jack Britton gibi esaslı bir boksörün nasıl iş gördüğünü açıklamaya çalışıyordum ona. Öyküyü bu olayla başlattım ve bittiği zaman gayet memnun bir halde Scott’a gösterdim. Öyküyü çok beğendiğini söyledi ve hakkında öylesine yağcı laflar etti ki, mahcup olmaktan kendimi alamadım. Sonra da şöyle dedi: “Tek bir sorun var öyküde Ernest ve bunu sana arkadaşın olarak söylüyorum. Britton ve Leonard hakkında artık kabak tadı vermiş meseleyi atmalısın.” Hemingwy-Fitzgerald-Zelda O günlerde alçakgönüllülüğüm öyle tavan yapmıştı ki olayı önceden bildiğini ya da Britton’un bunu başkalarına da söylemiş olabileceğini düşündüm. Fitzgerald, bir arkadaşından sadece ve sadece bir kez duyduğu tarihi bir ifadeye o yıl kafasının çalışma şekli yüzünden “kabak tadı verdi” demişti ve ben alçakgönüllülük denilen o çekici erdemin ne kadar tehlikeli olabileceğini, ancak boksun metafiziğine dair o güzelim vahyi çıkarttığım öyküyü yayımladıktan sonra fark ettim. Demek ki, fazla alçakgönüllü olmamakta yarar var, beyler. Eylem sırasında değil, eylemden sonra alçakgönüllü olun. Herkes sizi kündeye getirmeye çalışacak, bazen kötü niyet olmadan yapacaklar bunu. Bazen sırf bilmeden yapacaklar. Bir yazar için en hazin durumdur bu, en sık karşılaşacağınız durum. Sorusu olan yoksa devam edelim. O dönemde benim kariyerimle kendi kariyerinden daha alakalı olan vefalı ve fedakâr dostum Fitzgerald beni öyküyle beraber Scribner’a gönderdi. İçinde aşk olmadığı için Cosmopolitan Magazine’deki Ray Long öyküyü zaten geri çevirmişti. Benim için sorun yoktu, zira aşkla ilgili her şeyi öyküden çıkartmıştım, kasten, iki hatun dışında kadın karakter de bırakmamıştım. İki hatun, Shakespeare’deki gibi, öyküye girer ve çıkar. Öğretmenlerinizden duyacaklarınıza aykırı bir durumdur bu, derler ki öykünün ilk paragrafında bir hatun boy gösterirse, daha sonra tekrar karşımıza çıkmalıdır ki en baştaki varlığı haklılık kazansın. Bu doğru değildir beyler. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi pekâlâ ondan vazgeçebilirsiniz. Keza öykünün başında duvarda duran silahın 14. sayfada ateş alma mecburiyeti de doğru değildir. Duvarda asılı duran bir silah zaten çalışmayacaktır da. Soru yoksa devam edelim mi? Evet, çalışmayan silah bir sembol olabilir. Bu doğru. Ama yeterince iyi bir yazarın elindeyse öykü, dallamanın birinin sırf seyretmek için onu oraya asmış olması muhtemeldir. Asla emin olamazsınız. Belki bir silah hastası asmıştır, belki de iç mimarın biri dekorasyon için oraya koymuştur. Belki de ikisi de doğrudur. Böylece, Max Perkins’in editöre baskı yapmasıyla beraber, Scribner’s Magazine öyküyü basmayı ve bana 250 dolar ödemeyi kabul etti; tek koşulları öyküyü kitabın arka sayfalarında devam ettirmeyi zorunlu kılmayacak bir uzunluğa indirmemdi. Dergilere kitap diyorlar, bunun özel bir anlamı olsa da şimdi bununla ilgilenmeyeceğiz. Sert kapakların içinde de olsa, dergi kitap değildir. Buna dikkat etmeniz gerek, beyler. Her neyse, dergi editörünün iflah olmaz aptallığı ve uzlaşmaz karakteri nedeniyle fazla umutlanmadan ama sakince, öyküyü zaten kısalttığımı, hâlâ anlaşılır ama 500 kelime daha kısa bir öykü olabilmesi için yapılabilecek tek şeyin ilk 500 kelimeyi atmak olduğunu açıkladım. Öykülerde bunu sık sık yapmışlığım vardı, işe de yarayan bir yöntemdi. Bu yöntemle bu öykü daha iyi olmayacaktı ama söz konusu olan benim değil onları kıçı diye düşündüm. İlerde bir kitapta öyküyü derli toplu yayımlardım. Ne de olsa kitap olarak yayımlandığında başka türlü okunur öyküler. Bunu da anlayacaksınız ileride. Ama hayır, ilk 500 kelimeyi kesmeyi kabul etmediler. Onun yerine öyküyü hiç zorlanmadan kısaltacağına dair bana güvence veren zeki genç bir yardımcı editöre teslim ettiler. Gerçekten de daha ilk teşebbüste hiç zorlanmadan kısalttı ve her yerden sözcükler attı, en sonunda öykünün bir anlamı kalmadı. Zaten ben yazarken kısaltmıştım; Scott’ın isteği üzerine de, hiç yapmadığım bir şey yapıp metafizik kısmını atmıştım. Nihayetinde uğraşmayı bıraktılar ve anladığım kadarıyla, Edward Weeks’in aracılığıyla Ellery Sedgwick öyküyü Atlantic Monthly’de yayımladı. Sonrasında herkes benden dövüş öyküleri istediyse de bir daha yazmadım, zira istediğim gibi olmuşsa bir konu üzerinde yalnızca bir öykü yazmaya çalışıyordum. Hayat çok kısa derler ya, işte bunu o zaman bile biliyordum. Yazacak başka şeyler var ve çok güzel dövüş öyküleri yazan başka insanlar var; size W.C. Heinz’in The Professional’ını öneririm. Kendinden emin bir halde kesip biçen genç editör Reader’s Digest’te büyük bir adam oldu. Yoksa olmadı mı? Bir bakmam lazım. Gördüğünüz gibi beyler, neler olacağını hiçbir zaman bilemezsiniz ve Boston’da kazandığınızı Chicago’da kaybedebilirsiniz. Buna sembolizm denir, üzerinde bir tükürük testi yapabilirsiniz. Grup olarak sembolizmi böyle tespit ediyoruz ve şimdilik oldukça iyi sonuç veriyor. Tabii büsbütün güvenilir değil, demedi demeyin. Yine de önümüzü görmeye başladık diyebiliriz. Tesadüfe bakın ki, kısa süre sonra Scribner’s Magazine kitabın arkasına taşan uzun öyküler için bir yarışma düzenledi ve ödül olarak da 250 doların katbekat fazlasını koydu. Meselenin derinine inen sorularınızı cevapladığıma göre başka bir öyküyü ele alabiliriz. Bu öykünün adı “Dünyanın Işığı”. Bunun yerine “Dikkat Kapıyı Çalan Benim” ya da benzeri türden cafcaflı bir isim kullanabilirdim ama pek kafa yormadım ve aslında “Dünyanın Işığı” hepsinden iyi. Öykü birçok şey anlatıyor ve basit bir hikâye olduğu sanısına kapılmamanızı salık veririm. Sahiden de öykünün geçtiği zamanda 105 kilo civarı gelen Alice adında bir orospuya yazılmış bir aşk mektubudur bu. Olayın can alıcı noktası da şudur ki, kimse, bu senin için de geçerli ahbap, bugünkü haline bakarak eskiden nasıl olduğunu bilemez. Kadınlar için durum daha beter; biz erkekler sürekli kadınlara bakmak yerine bir gün aynada kendimize bakana dek farkına varmayız durumun. Öyküyü yazarken bu konuda bir şeyler çalışıyordum. Ama temel meselelerin çok azı için bir şeyler yapabilir insan. Bu yüzden Fransızların constater dedikleri şeyi yapıyorum. Sözlükte bulun anlamını. Hakkıyla yapmak her ne kadar zor olsa da, bunu yapmayı öğrenmeniz gerek, ki zaten öyküleri anlamak istiyorsanız Fransızca öğrenmeniz de şart, fakat Fransızca öğrenmekten daha zor bir şey de yoktur. En zoru da kadınlar hakkında yazmaktır ve yazdıklarınız gibi kadınların gerçekte var olmadığını size söylerlerse hiç dert etmeyin. Bunun tek anlamı, sizin kadınlarınızın onların kadınları gibi olmadığıdır. Onların kadınlarını hiç görüyor musun ahbap? Ben birkaç defa gördüm ve inan sen de çok şaşırırdın, ki kolay kolay şaşırmadığını bilirim. Kadınlar hakkında yapıcı bir şeyler öğrendiysem, “sana frengi bulaştırdılarsa onlara kızma, onlara da birileri bulaştırmıştır, zaten çoğunlukla bundan haberleri bile yoktur” gibi etik şeylerden söz etmiyorum, o da şudur: Ne hale gelirlerse gelsinler, onları hayatlarındaki en güzel gündeki gibi düşün. Bütün yapabileceğiniz budur ve benim öyküde yapmaya çalıştığım şey de budur. Başka bir öykü daha var: “Francis Macom-ber’in Kısa ve Mutlu Yaşamı”. Başlığı yazarken bile acayip eğleniyorum ahbap. Bu yüzden yazıyorsun, kim ne derse desin. Neyse ki şu siktiğimin öğrencileri gitti de bildiğim insanlarla baş başa kaldım. Gitmediler mi? Pekâlâ, iyi ki bizimle beraberler. Umudumuz onlarda. Askerler böyle gaza getirilir. Öğrenciler, rahat! Aslında basit bir öykü bu, çünkü gerçek hayatta gayet iyi tanıdığım ve öyküdeki karakteri yaratmakta kullandığım kadın tam bir kaltak ve zaman içinde bu durum değişmiyor. Bu tiple muhtemelen hiç karşılaşmayacaksınız, çünkü buna paranız yetmez. Benim de yetmez ama bir dümen buluyorum işte. Şimdi, bu kadın değişmiyor. Daha iyi zamanları oldu ama artık bunlar geride kaldı. Yani bu karakteri tanıdığım en berbat kaltaktan tam teşekküllü olarak yarattım ve onu ilk tanıdığımda hoş biriydi. Benim tipim, tarzım değilse de olduğu haliyle hoştu ve ben onun tipi, tarzıydım; bundan ne anlarsanız artık. Olabileceği kadar açıklıkla söyledim sanırım. Bu bilgi, öykünün arka planı diye adlandırdığınız şeydir. Bunun tamamını atarsınız ve bildiğinizden hareketle hayali bir şey kurgulamaya başlarsınız. Bunu daha önce söylemeliydim. Yazmak dediğimiz şey tam da budur. Mükemmel bir kulak, isterseniz seçici deyin, ya da mutlak perde yeteneği, bir rahibin Tanrısına karşı duyduğu gibi işinize tam bir adanma duygusu ve saygı; bunun üzerine de bir hırsızın cesaretini, yazmak dışında hiçbir şeye karşı vicdan taşımamayı koyun, işte bu beyler. Gayet kolay. Herkes yazabilir, yeter ki bu işe uygun kumaştan yaratılmış olsun ve kendini işine versin. Asla kafanızı yormayın. Bu üç beş malzemeye sahip olun yeter. Demek istediğim, şimdinin nasıl şimdi olduğunu çözmek için nasıl yazmak zorunda olduğunuz. Bu işlerin daha güzel olduğu zamanlar vardı, çok daha güzel zamanlar, ve bütün güzel yazılan şeyler daha güzel insanlar tarafından yazılırdı. Şimdi hepsi ölü, kendi zamanlarının ölü olması gibi, ama o günleri gayet güzel yazdılar. O günler bitti ve artık öyle yazmanın size bir faydası yok. Öyküye dönelim. Margot Macomber adındaki bu kadının bela dışında kimseye bir şey getirdiği yok. Bu kadını düzebilirsiniz, hepsi bu. Adam ise hoş bir dallama. Gerçek hayatta onu çok iyi tanıyordum, bu yüzden onu yaratırken bildiğim her şeyi kullandım. Böylece, gerçekte nasılsa öyküde de öyle, sadece hayali olarak yaratılmış. Beyaz Avcı en iyi arkadaşım ve okunabilir olduğu sürece ne yazdığıma aldırmaz, bu yüzden onu kurgulamama gerek kalmaz. Sadece aile ve iş ilişkileri nedeniyle, bir de Avcılık Bürosu’yla başı belaya girmesin diye kimliğini gizledim. Bu adam, daireyi icat ettiklerinden beri kareye en benzemeyen şeydi, bu nedenle yalnızca makul oranda kimliğini gizlemem gerekti, sanki öyküyü ikimiz yazmışız gibi mağrurdu; bu da aslında yeterince geriye dönerseniz her zaman yaptığımız bir şey değil mi? Böylece, ikimiz arasında bir sır olarak kaldı bu. Aslanın vurulduğu an dışında bütün öykü yukarıdakilerden ibaret. O ânı da, sahiden kendimi aslanın yerine koyarak yazdım. Bir aslanın içinden düşünebiliyorum. İnanması zor biliyorum, gerçi inanmazsanız da bana uyar. Harbiden. O zamandan beri birçok insan bu yöntemi kullandı, özellikle bir genç gayet iyi kullandı ama tek bir hata yaptı. Tek bir hata bile sizi öldürebilir. Bu hata da onu öldürdü ve kısa zamanda yazdığı her şey hataya dönüştü. Her an adımlarına dikkat etmelisin ahbap, ne kadar yetenekliysen o kadar dikkat etmelisin bu hatalara, çünkü çok geçmeden üşüşürler etrafına. Sonuna kadar gitmeyen bir yazar keyfince hata yapabilir. Hiçbir şeyin önemi yoktur. Kendisinin de önemi yoktur çünkü. Onu seven insanların da önemi yoktur. Hepsi bir anda yeryüzünden kaybolsun hiç fark etmez. Çok fena. Herhangi birinden bir sayfa bile okusanız bir önemi var mı yok mu anlayabilirsiniz. Üzücü bir durum, zira bunu yapmak hiç hoşunuza gitmeyecek. Yine de onlara bunu söyleyen ben olmak istemem. Bu yüzden hata yapmayın. Ne kadar kolay, görüyor musunuz? Gidin oraya ve yazar olun. Bu kadarı bu öyküye yeter. Sorusu olan? Hayır, kadının onu isteyerek vurup vurmadığını sizden daha fazla bilmiyorum. Kendime sorsam doğrusunu bulabilirdim, zira onları ben yarattım ve yaratmaya devam edebilirdim. Ama nerede duracağınızı bilmeniz gerekir. Kısa öykü budur. En azından kısa yapan budur diyebiliriz. Size verebileceğim tek ipucu şu: Bir kocanın kaltaklıkta usta karısı tarafından kazayla vurulma ihtimalinin epeyce düşük olduğuna inanıyorum. Devam edelim mi? Kısa bir öykü için nereden fikir alabileceğinizle ilgileniyorsanız, “Klimanjaro’nun Karları” için durum şöyleydi. Biletinizi keserler ve sadece onlar hakkında yazabilecek biri olmanızı sağlamaya çalışırlar. Bu derste, gayet değişken olan konuşma dilini kullanıyorum. Yazmanın yollarından birisidir bu, dikkatli takip ederseniz belki bir şeyler öğrenebilirsiniz. Yazabilen herkes konuşma diliyle, bilgiç bir dille, dayanılmaz sıkıcılıkta bir dille ya da katıksız İngiliz nesir diliyle yazabilir; aynen kumar makinelerinin hilesiz, orantılı, her şeyi verecek şekilde ya da hırsızlama kurulabileceği gibi. Konuşma diliyle yazabilen biri asla aç kalmaz, ilk başları saymazsak. Öbürleriyle ise arada sırada karnınızı doyurursunuz. Ama iyi bir yazar hepsini kullanabilir. Buna konuşma dili derler, on dört yaş üzeri için uygun – öyle umuyorum. Teşekkürler. Her neyse, paranız bitene ya da tokatlanana kadar kaldığınız bir yer olan Afrika’dan eve döndüm ve karantinada beklerken projelerimi soran gemi muhabirlerine çalışacağımı ve biraz param olunca Afrika’ya geri döneceğimi söyledim. Değişik savaşlar yüzünden bu proje hayata geçemedi ve geri dönmem on dokuz yılımı aldı. Neyse, gazetelerde yer aldı bu ve fazlasıyla hoş, fazlasıyla iyi ve fazlasıyla zengin bir kadın beni çaya davet etti, birkaç kadeh içtik de, gazetelerde projemi okumuş, neden sırf para yok diye Afrika’ya geri dönmem zaman alacakmış ki? O, karım ve ben istediğimiz zaman Afrika’ya gidebilirmişiz ve para düzgün insanların keyfi için zekice kullanılması gereken bir şeymiş falan filan. Samimi, güzel ve iyi bir teklifti, kadını da epeyce sevdim ve önerisini geri çevirdim. Key West’e geri döndüm ve önerisini kabul etmiş olsaydım eğer, benim gibi, zaaflarını bildiğim bir karaktere neler olabileceğini düşünmeye başladım. Böylece kurgulamaya başladım ve kendimi kurguladıklarımı yapan bir adam haline soktum. Ölüm kısmını biliyordum, zira bunların hepsini yaşamıştım. Bir kez de değil. En başta, ortada ve sonda. Böylece, beni dava edemeyeceğini bildiğim birinin –bu kişi benim– ne olacağını ve dikkatli davranıp müsrif olmazsanız, atıyorum, dört romana koyacağı malzemeyi tek bir öyküde nasıl kullanacağını kurguluyorum. Biriktirdiğim her şeyi öyküye koyup harcıyorum. Anlarsınız ya, gerçekten harcıyorum hepsini. Kumar oynamıyorum onunla. Belki de oynuyorum, kim bilir. Gerçek kumarbazlar kumar oynamaz. En azından siz oynamadıklarını düşünürsünüz. Ama oynarlar ahbap, sıkma canını. Böylece adamı ve kadını elimden geldiğince iyi şekilde yaratıyorum, tüm malzemeyi yüklüyorum; belki de bir öykünün taşıdığı en büyük yükü koyuyorum içine ve hâlâ havalanıp uçabiliyor. Çok hoşuma gidiyor bu. Bu öyküyle Macomber öyküsünün bir süredir yazdığım en güzel öykü olduğunu düşünerek ilgimi yitiriyorum ve başka yazma biçimlerine yöneliyorum. Sorusu olan? Leopar mı? Metafiziğin parçası o. Bunu ya da başka bir dünya şeyi açıklamak için sözleşme yapmadım. Biliyorum ama size karşı bir yükümlülük altında değilim. Bunu omertá’ya bırakın. Bunu da sözlükte bulun. Açıklayıcılardan, savunuculardan, ispiyonculardan ve pezevenklerden hoşlanmam. Hiçbir yazar, kendi eserleri için bu saydıklarımdan biri olmamalı. Bu sadece biraz arka plan bilgisi, kimseye zararı yok. Meseleyi görüyorsunuz, değil mi? Görmüyorsanız çok kötü. Başka bir yazar için açıklama, savunma, pezevenklik ya da çığırtkanlık yapmamanız gerektiği anlamına gelmez bu. Ben yaptım ve en şanslı olduğum konu, bunu Faulkner için yapmış olmamdı. Onu Avrupa’da tanımazlarken, en iyi yazarımız olduğunu filan söyledim, çıkarabileceğim en yüksek noktaya çıkarttım, çünkü o zamanlar yan gelip yatmıyordu, gerçekten iyiydi. Şimdi ne zaman birkaç iyi iş çıkartsa, öğrencilere ya da ona gönderilen bir Japona ya da başka birine bendeki sorunun ne olduğunu söylüyor, yerli malı üretmekten bahsediyor. Sıkıldım bundan ama nasıl oluyor da iyi işler çıkardığını anladım, belki kendisi bile inanır buna. Herkesin yaptığı gibi şimdi bana onun hakkında ne düşündüğümü sordunuz ve ben ağırdan alıyorum, yani onun ne kadar iyi olduğunu bildiğinizi söylüyorum. Doğru. Bilmeniz gerek. Yanlış olan bazen kendisini çok fena kandırması. Belki de sadece işin sosunda sorun var. Ama uzun zamandır, bir kitabın sonuna doğru sos koymaya başlayınca, gerçekten kötü duruyor. Yoruluyor ve devam ediyor, devam ediyor; o sos kısmını okumak zorunda olanın işi zor. Tabii yazmak diye bir derdi olanlar için. Sosu ben kullanarak okusam faydası olabilir diye düşündüm ama olmadı. On dört yaşında olsam belki olurdu. Ama sadece bir yıl on dört yaşında oldum ve o ara belki de çok meşguldüm. İşte Faulkner hakkında düşündüklerim bunlar. Bir profesyonelin bakış açısıyla toparlamamı istiyorsunuz. Çok iyi yazar. Artık kendini kandırıyor. Çok soslu. Ama Ayı adında çok güzel bir öykü yazdı ve onu sizin için bu kitaba koymaktan zevk alırdım; kendim yazmış olsam mest olurdum. Sonuçta her şeyi yazamazsın ahbap. Faulkner Faulkner hakkında sorunuzdan anladığım üzere, diğer yazarlar hakkında konuşmak, iyi ve kötü yanlarını tartışmak son derece kolay ve eğlenceli olurdu. Faulkner hakkında konuşmak kolay, zira sessiz diye bilinen bir adama göre fazlasıyla geveze. Yazarsan asla konuşmayacaksın ahbap, ancak birine yazdırıp üzerinden geçiyorsan iş değişir. Aksi takdirde yanlış anlarlar. Bant dinletilene kadar böyle düşünmezsiniz. Ancak o zaman ne kadar ahmakça konuştuğunuzu anlarsınız. Yazar değil misin sen? O halde çeneni kapa ve yaz. Soru neydi? The Paris Review ve Horizon’daki röportajlarda denildiği gibi, Madrid’de bir günde üç öykü yazdım mı? Evet, yazdım. O kadar ateşliydim ki... neyse geçelim bunu. Ket vurulmamış bir enerjiyle doluydum. Daha doğrusu bu enerji işime kanalize edilmişti. Bu tür durumlar birkaç şeyin bileşik etkisiyle oluşur: Guaddaramas’ın canlandırıcı havası (acayip soğuktu ahbap), aşırı baharatlı bacalao vizcaíno (kurutulmuş morina balığı ahbap) ve anlaşılmaz bir yalnızlık hali (âşıktım, kız Bologna’daydı ve zaten uyuyamıyordum, öyleyse niye yazmayacaktım). Yazdım. “Bahsettiğiniz öyküleri Madrid’de 16 Mayıs’ta tek bir gün içinde yazdım, San Isidro boğa güreşleri sırasında. İlk olarak ‘Katilleri’i yazdım, daha önce de yazmayı denemiş ve başaramamıştım. Öğle yemeğinden sonra ısınmak için yatağa girdim ve ‘Bugün Cuma’yı yazdım. Öyle enerjiyle doluydum ki delirdiğimi sanmaya başladım, yazmam gereken altı öykü daha vardı. Böylece giyindim, eski boğa güreşçilerinin kafesi olan Fornos’a yürüdüm ve kahve içtim, geri döndüm, oturup ‘On Kızılderili’yi yazdım. Bu beni çok hüzünlendirdi, biraz brandy içip yattım. Yemek yemeyi unutmuştum, garsonlardan biri yemem için bacalao, küçük bir biftek ve kızarmış patates, bir şişe de Valdepeñas getirdi. Pansiyonu işleten kadın her zaman az yememden endişeliydi, bu yüzden garsonu göndermişti. Yatakta oturup yediğimi ve Valdepeñas içtiğimi hatırlıyorum. Garson bir şişe daha getireceğini söyledi. Sinyora bütün gece yazıp yazmayacağımı merak ettiğini söyledi. Hayır, dedim; bir süre yatmayı düşünüyordum. Neden son bir tane daha yazmaya çalışmıyorsun, diye sordu garson. Sadece bir tane yazmam gerekiyor, dedim. Saçma, dedi. Altı tane yazabilirsin. Yarın denerim, dedim. Bu gece dene, dedi. İhtiyar kadın ne diye yemek yolladı sanıyorsun? Yorgunum, dedim. Saçma, dedi (kullandığı kelime ‘saçma’ değildi). Beş para etmez üç öyküden sonra mı yoruldun! Birini tercüme et bana. Yalnız bırak beni, dedim. Başımda dururken nasıl yazmamı bekliyorsun? Böylece yatakta oturdum, Valdepeñas içtim ve ilk öykü umduğum kadar iyiyse ne kadar müthiş bir yazar olduğumu düşündüm.” Bir hata olmasın ya da tekrara düşmeyeyim diye, harika Plimpton’un benden sızdırdığı kelimeleri aynen kullanarak cevap verdim. Başka soru yoksa devam edelim mi? Bir yazarın kafasına fazla darbe alması pek iyi değil. Bazen sıkı çalışmanız gereken, belki de sıkı çalışabileceğiniz zamanlarda aylar kaybedebiliyorsunuz ama bazen de bu yaralanmaların duyu algılarını çarpıtmalarının hatıraları, uzun süre sonra bir öykü meydana getiriyor; bu durum geçici beyin hasarını haklı çıkarmasa da kısmi bir telafi olabiliyor. “Asla Vazgeçmeyeceğin Yol” Key West’de yazılmıştı; hem bir adamın, hem bir köyün hem de kırsal bir bölgenin uğradığı hasardan on beş yıl kadar sonra. Soru yok mu? Anlıyorum, tamamen anlıyorum. Endişelenmeyin, bir dakikalık saygı duruşuna çağırmayacağım kimseyi. Ne beyaz takımlı adam için. Ne de ağ için. Şimdi beyler, beğenilme umuduyla içeri süzülmüş olduklarını umduğum üç beş hanım görüyorum. Teşekkür ederim. Peki siz ne tür öykülerden hoşlanıyorsunuz? Size yazarları tarafından beğenilen öyküleri dayatmamalıyım. Sizin de bunlar arasında beğendiğiniz var mı? “Katiller”i seviyorsunuz. Aferin. Niye? İçinde Burt Lancaster ve Ava Gardner olduğu için mi? Mükemmel. Şimdi bir yerlere varmaya başladık. Miss Gardner’ı o zamanki haliyle hatırlamak büyük zevk. Hayır, Mr. Lancester’la hiç tanışmadım. Gerçekte nasıl olduğunu size söyleyemem ama herkes çok korkunç olduğundan bahseder. Hikâyenin arka planı şöyle. Kanser hastası bir avukatım vardı, uzun vadeli şeyler yerine her zaman nakit isterdi. Meselesini anlıyorsunuz umarım. Benim için filmden bir hisse ve daha az nakit önerildiğinde daha çok nakiti tercih ederdi ve sonuç ikimiz için de fena olurdu. Nihayetinde öldü ve benim filmle alakam sadece akademik düzeyde kaldı. Ama Miss Gardner’ı görmek ve çatışmayı dinlemek istediğimde, şirket bedavaya oynatmama izin veriyor. İyi bir film, ayrıca benim bir öykümden yapılmış tek iyi film. Bunun nedenlerinden biri John Houston’ın senaryoyu yazmış olması. Evet onu tanıyorum. Hakkında söyledikleri her şey doğru mu peki? Hayır. Sadece iyi şeyler doğru. İlginç değil mi? Filmin değil de öykünün arka planını mı sordunuz? Bu pek sportmence değil genç hanım. Sınıf en sonunda eğlenmeye başlamıştı, fark etmediniz mi? Ayrıca pis bir arka planı var. Konusu hakkında yasal bir sınırlama olmadığından buraya taşımakta tereddüt ediyorum. Epey kültürlü bir adam olan Gene Tunney bir keresinde bana sormuştu, “Ernest, ‘Katiller’deki Andre Anderson değil mi?” Evet dedim, kasaba da New Jersey’deki değil, Illinois’daki Summit’ti. Orada bıraktık konuyu. Yazmadan epey önce bu öykü hakkında düşünmüştüm ve layıkıyla kurgulayabilmek için Madrid kadar uzak bir yerde olmam gerekiyordu. Muhtemelen bu öykü yazdığım her şeyden fazla dışarıda bırakılmış şey içeriyordu. “Big Two-Hearted River”da savaşı dışarıda bırakmış olmam bile bu durumu değiştirmiyor. Tüm Chicago’yu attım, 2951 kelimede yapması zor bir iş. Dışarıda iyi malzeme bıraktığım bir başka sefer “Temiz ve Aydınlık Bir Yer”dir. Bunda şanslıydım gerçekten. Her şeyi attım. Bu gidebileceğiniz en uç nokta, böylece bunu yaptım ve bir daha da aynısına geri dönmedim. Beni izleyebildiğiniz konusunda size güveniyorum beyler. En başta dediğim gibi, işin sırrını kaptınız mı öykü yazmak kolay şeydir. Daha iyisini yazabileceğim bir öyküdür “Yenilmeyen”, söz veriyorum size yazacağım. Size her şeyi içeride bıraktığınız zaman ile her şeyi attığınız zaman arasındaki farkı göstereyim. Her şeyi içeride bıraktığınız öyküler dışarıda bıraktıklarınız gibi yeniden okunmazlar. Daha kolay anlaşılırlar ama bir ya da iki kez okuduğunuzda tekrar okuyamazsınız. Yazan herkesten örnekler verebilirim size, ama birbirlerine saldırmadan da yazarların yeterince düşmanı var. Tüm iyi yazarlar diğer iyi yazarlarda neyin kötü olduğunu bilirler. Çok az yazıp üzerine yatanlar hariç hatasız yazar olmaz. Ama halen hayatta olan bir yazarı yabancılara parmakla göstermek de bir yazarın işi olamaz. Bir yazar öldükten sonra ona istediğinizi yapabilirsiniz. Hayattaki bir orospu çocuğuyla ölü bir orospu çocuğu arasında fark yoktur. Yazarlar arasındaki kavgalardan bahsetmiyorum. Bunlar normal, hatta komik olabilir. Birisi gözünüze parmak soktuğunda itiraz etmezsiniz. Siz de onun gözüne parmak sokarsınız. Size yanlış yaparsa siz de ona yanlış yaparsınız. İnsanlara düzgün davranmayı öğretir bu. Demek istediğim, başka bir yazara verip veriştirmeye kalkmayın, gidin adama ne yapıyorsanız yapın. Bunu yapmamanız gerektiğini biliyorum çünkü zamanında Sherwood Anderson’a yapmıştım. Yaptım; haklı olduğuma inanıyordum, bu da olabileceğiniz en berbat şey. Yazma şeklini değiştirmesini sağlayabilirim diye düşünüyordum, ne kadar berbat olduğunu göstererek bunu düzeltebileceğimi sanıyordum. Böylece The Torrents of Springs’i yazdım. Zalimce bir şeydi. Kimseye faydası olmadı ve o da gittikçe daha kötü yazdı durdu. Eğer kötü yazmak istiyorsa bana neydi? Ama haklıydım ve yazmaya arkadaşımdan daha sadıktım. O zamanlar herhangi birini vurabilirdim, öldürmek değil, biraz vurabilirdim, yeter ki kendilerine geleceklerini ve daha düzgün yazacaklarına inanayım. Şimdi biliyorum ki hiçbir yazar için yapabileceğiniz bir şey yok. Felaket tohumlarını en baştan içlerinde taşırlar ve yapabileceğiniz en iyi şey, eğer hâlâ görüşüyorsanız, onlarla iyi geçinmek ya da görüşmemeye çalışmaktır. Az sayıda istisna hariç tamamı için geçerlidir bu, ve az sayıda istisna hariç hepsi ölüdür. Dediğim gibi, bir kez öldüler mi doğru olmak kaydıyla her şey söylenebilir. Anderson’a saldırdığım için üzgünüm. Zalimce ve tam bir orospu çocuğunun yapacağı şeydi. Diyebileceğim tek şey, o zamanlar kendime karşı da zalimdim. Ama bu geçerli mazeret değil. Arkadaşımdı, ama bu da ona yaptıklarım için geçerli mazeret değil. Sorusu olan? Bunu başka zaman sorun. Bu bizi başka bir öyküye getirir, “My Old Man”. Bunun arka planındaysa ben 1918’de Milan’da hastanedeyken San Siro yarışlarında geçirdiğimiz zamanlar ve Paris hipodromunda takıldığımız zamanlar var. Şikeyle uğraştığımız demek istiyorum. Kimi insanlar bu öykünün Sherwood Anderson’ın “I’m a Fool” adlı at yarışları üzerine olan öyküsünden türetildiğini söylüyorlar. Buna inanmıyorum. Benim teorime göre bu öykü çok iyi tanıdığım bir jokeyden ve tanıdığım bazı atlardan, ki birine âşıktım, türemiştir. Öyküdeki çocuğu ben yarattım, sanırım Sherwood’un öyküsündeki çocuk kendisiydi. İki öyküyü de okursanız bir fikre varırsınız. Fikriniz ne olursa olsun, benim için mesele değil. Sherwood’un yazdığı en iyi şeyler iki kitabında toplanmıştır, Winesburg, Ohio ve The Triumph of the Egg. İkisini de okumalısınız. Bir şeyler hakkında fazla bilginiz olmadığında, gözünüze daha iyi görünürler. Sherwood hakkındaki en iyi şey, adının başlangıçta size Sherwood Ormanı’nı hatırlatmasıydı; Bob Sherwood ise size sadece bir oyun yazarını hatırlatır. Bu kitapta bulacağınız diğer öykülerin orada olma nedeni benim onları seviyor olmam. Sizin de hoşunuza giderlerse memnun olurum. Çok teşekkürler. Sizinle olmak bir zevkti.

Haziran 1959 Malaga, İspanya

[divider layout="3" color=""][/divider]

Bu yazının hikâyesi...

1959 yılının Mart ayında Ernest Hemingway’in yayıncısı Charles Scribner, Hemingway’in öykülerini öğrenciler için yapılacak bir baskıda bir araya getirmeyi önerdi. Antolojilere en sık alınan 12 öyküyü içeren bir liste oluşturdu, ayrıca derleme için Hemingway’den en sevdiği öykülerini seçmesini rica etti ve yazarın ders amaçlı kullanımlar için bir de önsöz yazmasının iyi olacağını düşündü. Hemingway bu öneriye olumlu yaklaştı. Önsözü öykü sanatı üstüne bir ders şeklinde yazmaya karar verdi. Hemingway önsöz üstüne Bill ve Annie Davis’in Malaga’daki evleri, La Consula’da çalıştı. O yaz, birbirinin kayınbiraderi olan boğa güreşçileri Dominguín ve Ordóñez arasındaki kıran kırana mücadeleyi izlemek için İspanya’daydı. Arkadaşı Antonio Ordóñez’le İspanya’ya gelen Hemingway, bu rekabet üzerine Life dergisinde yayımlanacak olan “The Dangerous Summer” adlı üç bölümlük makaleyi kaleme aldı. Önsözün ilk taslağı Mayıs ayında yazıldı. Hemingway yazıyı 30 Mayıs’ta Ordóñez’in boynuzlanarak yaralanmasından sonra verilen arada tamamladı. Taslağı daktiloya çeken karısı Mary daha sonra yazacağı How It Was adlı kitabında da belirttiği gibi yazıdaki bazı kısımları onaylamadı. Kocasına bir not yazarak, kibirli, kendini beğenmiş ve kötücül bir ton içeren kısımları kaldıracak düzeltmeler ve kısaltmalar önerdi. Ancak Hemingway ufak tefek düzeltmelerle yetindi. Hemingway önsözü Charles Scribner’a gönderirken, kitabı genel okur kitlesi için bir derlemeye dönüştürmeyi önerdi. Scribner değişikliği kabul etti. Ama diplomatik bir manevrayla, önsözü olduğu haliyle basmak yerine, her bir öykünün girişine önsözden ilgili kısımları açıklayıcı yorum olarak koymayı önerdi. Scribner, üniversite öğrencileri hedeflenerek yazılan önsözün genel okur kitlesi tarafından “yukarıdan bir bakış olarak yanlış yorumlanabileceğini” düşündü. (Scribner-Ernest Hemingway yazışması, 24 Haziran 1959) Sonuçta kitap yayımlanmadı. Hemingway önsözü öykü yazma yöntemleri üzerine bir sınıf önünde doğaçlama yapılan bir konuşma şeklinde kaleme aldı. Bu haliyle önsöz hazırlıksız bir konuşmanın kayda geçirilmiş halini andırır. Nihayetinde hem karısı hem de yayıncısı önsözün basılmasına karşı çıktı ve sonunda Hemingway de onlara uydu. Bu önsözde Hemingway öykülerini hangi koşullarda yazdığını anlatıyor; başka yazarlar, eleştirmenler ve kendi kitapları hakkındaki görüşlerini dile getiriyor; öykü yazma sanatı üzerine farklı bakış açılarını açıklıyor.

İngilizceden çeviren Atilla Erol


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR