Öykü Yazmak ve Çözümlemek
10 Nisan 2018 Ne Haber

Öykü Yazmak ve Çözümlemek


Twitter'da Paylaş
0

Öyküler eleştiriden değil, dünyadan doğar; öykünün kökenindeki canlı referanslar sadece yazarının gözüne bütün çıplaklığıyla görünür. Yazarın kalbinin ve zihninin haritasını ya da şemasını çıkarmak mümkün değildir.

Eudora Welty

Yazarlardan genellikle yayımladıkları öyküleri çözümlemeleri istenir. Okur ya da yazar olarak, bitmiş bir öykünün, yazarından ilave bir açıklamaya ihtiyaç duyduğunu hiçbir zaman görmedim; iyisiyle kötüsüyle, ortada bitmiş bir öykü vardır. Ayrıca yazarın istenen çözümlemeyi yapıp yapamayacağı da belli değildir. Nasıl flüt kelimesini telaffuz etmekle flüt çalmak birbirinden bağımsız iki eylemse, öykü yazma ve eleştirel çözümleme de birbirinden farklı iki meziyettir, her ikisinde yetkin olan yazara iki kat yetenek bahşedilmiştir. Ama o bile bu ikisini aynı anda yapamaz.

Bir öykü yazarı olarak yazma eylemiyle ilgili yapılan genellemelerin beni huzursuz ettiğini söyleyebilirim. Aklı başında davranıp bu genellemelerden kaçınacağım. Zira kendimden emin şekilde ulaştığım bütün sonuçlar tek bir öyküye, tekil bir örneğe bağlı. Bugüne dek çalışmalarımdan aldığım en büyük ders her öykünün farklı bir pencere açtığı ve yeni bir sorun ortaya koyduğudur. Üstelik eski öykülerin yeni öykü üzerinde belirgin bir etkisi yoktur ve yazarın kafasında yardıma yer olsa ve böyle bir beklentiye girse bile eski öyküler yeni öyküye asla yardım vaadinde bulunmaz. Öykünün kendi çerçevesi dışından gelecek herhangi bir yardım başlı başına bir ihlal olacaktır.

Ne olursa olsun, bir model üzerinden ortaya çıkacak yeni öykü kendinden öncekilerin kopyası değil, kendi karakteri, ağırlığı, dürtüleri ve ihtiyaçları olan taze bir girişimdir.

Bir yazarın öykülerine toplu halde bakıldığında yazılanlar arasında karakteristik, tahmin edilebilir, sistematik ya da kronolojik bir uyum yakalanacağına pek inanmıyorum; buna rağmen önemli yazarların öyküleri nihayetinde her okur tarafından ayırt edilebilir. Bana göre her öykü, kendine has bir soluğu olması koşuluyla, yazım süreci esnasında zenginleşir.

Yine de yazar geriye dönüp baktığında (ben kendi adıma bu durumu geç fark etmiş olabilirim) öykülerinin birbirini belli belirsiz tekrar ettiğini, gelecekte de belirli temaların farklı varyasyonlarla yeniden ortaya çıkabileceğini görebilir. Öyküler gelişim süreçlerinde çok önceleri yerleşmiş bir modeli takip ediyor olabilir. Elbette böyle bir model doğası gereği özneldir, bir dizi öykü ortaya çıkana ve zamanla aralarındaki bağlar belirginleşene kadar bu durumun bilincine varamayabiliriz. Ne olursa olsun, bir model üzerinden ortaya çıkacak yeni öykü kendinden öncekilerin kopyası değil, kendi karakteri, ağırlığı, dürtüleri ve ihtiyaçları olan taze bir girişimdir.

Bir yazarın bütün öykülerinin aynı kaynaktan doğması oldukça muhtemeldir. Öykülerin işlediği temalar, yaklaşımları, atmosferi ya da okurun zihnine ve kalbine ulaşma gücü değişebilir ama tek bir yazarın bütün öyküleri özünde yazarının övebilme, sevebilme, görünür kılabilme yetisinin izlerini taşır. Öte yandan sayısız yazarın sayısız öyküsü de ortak bir kaynağı paylaşmaz mı! Bunun sebebi öykünün genellikle kaynağını lirik unsurlardan almasıdır. Bütün yazarlar aşk, acıma, dehşet gibi hepimizin içindeki ebedi duygulardan yola koyularak bu duygulara hitap ettiklerinden ötürü öykülerde kimseyi ne kayırır ne de dışarıda bırakırlar.

Ben bir öyküyü tamamladığımda öykünün nasıl çalıştığını ve amacının ne olduğunu görmek için öyküyü eleştirel biçimde çözümlemekten ziyade dış dünyada sınamayı tercih ediyorum.

Bir öykünün izini sürerken yolculuğumuza belirli bir ülkeden ziyade dünyanın genelini göz önünde bulundurarak başlamalıyız. Dünyada var olan hangi şey bahsettiğimiz duygulara doğrudan hitap eder, onlarla en belirgin bağı kurar? Bu bağ nasıl kurulur? Bir dış uyarıcı öykü yazarının zihnini irkiltmiş, onu karşı konulmaz, tedirgin edici (hoş ya da nahoş) birisiyle, bir yerle ya da bir şeyle işbirliği yapmaya itmiştir. Dış dünya ile yazarın dış dünyaya cevabı, yani öykünün katsayıları kombinasyonlar halinde daima farklılaşır; bunlar, en azından bence, her zaman birbirine çok yakından bağlıdır.

Bu yaşayan bağ, doğası gereği genellemelere pek açık olmayan ya da çözümleme sürecinin alışageldik aşamalarıyla keşfedilemeyecek bir bağdır. Ne olursa olsun, bu bağın varlığı, yazarın amacını bir köşeye -koyarsak, öykünün kendisi için büyük bir önem arz etmez, ortada sadece yazarın bağa verdiği kişisel önem vardır. Ama bu bağın, bir süreliğine de olsa, yazarın öyküsünü oluşturabilmesi için sıra dışı bir kullanım değeri vardır. Bu bağı sıkı tutmak yaratım sürecindeki yazar için esnek, hassas, kesinlikli bir rehber gibi bir sınama aracıdır. Ben bir öyküyü tamamladığımda öykünün nasıl çalıştığını ve amacının ne olduğunu görmek için öyküyü eleştirel biçimde çözümlemekten ziyade dış dünyada sınamayı tercih ediyorum. Yazım sürecini tersten çözümlemenin, öyküyü ya da duygu içeren herhangi bir sistemi sanki boğazına bir şey takılmış çocuk gibi topuklarından tutarak baş aşağı döndürmenin metni daha anlaşılır kılacağına inanmıyorum.

Öyküler eleştiriden değil, dünyadan doğar; öykünün kökenindeki canlı referanslar sadece yazarının gözüne bütün çıplaklığıyla görünür. Yazarın kalbinin ve zihninin haritasını ya da şemasını çıkarmak mümkün değildir (yoksa duvarımızda asılı bir haritanın da pekâlâ dünyayı değiştirmesini bekleyebilirdik), dış dünya yazarın kalbinde ve zihninde sürekli bir şeylere dönüşür – ahlaki, tutkulu, şairane, yani biçimlendirici bir fikir haline gelir. Öyküye eşsizlik katan, hayat veren şey diğer tarafa geçtiğinde aldığı biçimdir. Kâğıt üzerinde gördüğümüz öykü, eser ortaya koyma sınavından geçen yazarın öğrenme sürecinin sonucudur; yazarın daha önce haritası çıkarılmaya teşebbüs edilmemiş bir yere yaptığı yolculuğun sürecidir.

Çözümleme geriye doğru gitmek zorunda olduğu için yolun giderek daraldığı bir patikadan ilerleyerek ufuk noktasına, ötesinde sadece “tesirlerin” olduğu yere varır. Ama bunun tam tersi istikamette ilerleyen öykü yazarı, giderek genişleyen bir yolda yürür. Seçenekler çoğalır, karmaşıklaşır ve yaşayıp hareket eden her şey gibi seçeneklerin de gizemi giderek artar. Yazar, “Bu öykü bana korku ve keyif vaat ediyor, işte bu yüzden yazıyorum” diyerek yolculuğuna başlayabilir. Öyküyü çözümleyen eleştirmense yazarın en başından beri bildiği çıkış noktasına ancak çözümleme sürecinin sonunda ulaşır. Üstelik eleştirmenle yazarın seçimlerinin özellikleri baştan sona birbirinden farklıdır. Bence yazar için değişik yollara çıkan seçimler savunulabilir değil inanılabilir bir nitelik taşır, içlerinde bir okla beliren bu seçimler şemalara değil duygulara tabidir. Bu seçimler kurmacanın seçimleridir: Tek yönlü ve sadık, sanat gibi katı, duygular gibi zorunlu, kendi sahihlikleriyle kuvvetli seçimler...

Öykü ve çözümleme birbirinin yansıması değildir. Tıpkı öykü gibi eleştiri de bir sanattır, evet, ama öykü belirli bir yere kadar tasavvura dayanır, dışarıdan gelecek hiçbir yorum yazarın yazma sürecini açıklayamaz. En basit görünümlü eser bile (başarısızlığa uğramadığı takdirde) tecrübenin sarp eşiklerinden sağ çıkmış olabilir, bu sebepten ötürü yazar yeni bir öyküye başlarken gönül rahatlığıyla eski bildiklerini ve buradan aldığı emniyeti geride bırakabilir.

Sürekli değişen dış dünyamız ve kurmaca yazarlığı konusunda edinebileceğimiz bilgiler daima aralarında bağ kurabileceğimiz şekilde yan yana duruyor diye düşünüyorum. Yazar bu konuda sadece kendi adına konuşmalı, ayrıca örnek vermelidir. Yeni tamamladığım öykülerimden “No Place for You, My Love”da dış dünya –elbette dış dünyada belirli bir yer– bana öyküyü nasıl yazacağımı göstermekle kalmadı, ayrıca daha önce denediğim bir yöntemin işe yaramayacağını da gösterdi. Birazdan okuyacaklarınızın eleştirel bir çözümleme olduğunu iddia etmiyorum, anlatacaklarımı yazarın bakış açısından geçmişe yönelik yorumlar olarak tanımlayabilirsiniz.

Öykümü değiştiren şey bir seyahatti. Bir yaz günü tanıdığım birisiyle New Orleans’ın güneyine arabayla yolculuk yapmış, ülkenin o topraklarını ilk ve son kez görmüştüm. Eve geri döndüğümde, gördüğüm manzaraların da etkisiyle o sırada farkında olmadan öykümle seyahati iç içe geçirmiş, öyküme kafamda toptan yeni bir biçim vermiştim. Hemen masanın başına oturup öykümün yeni halini baştan yazdım.

Öykü ilk yazdığım haliyle klostrofobik bir çıkmaz içindeki bir kızı anlatıyordu: Yaşadığı küçük kasabada fazlasıyla alışageldik, monoton hayatın içinde sıkışıp kalmıştı, bir de üstüne uzatmalı ve ümitsiz bir aşk ilişkisi elini kolunu bağlıyordu. Yaptığım seyahatin ardından kızı olmasa da öyküyü kurtarmaya karar verdim.

Karakterlerimin zihinlerinden çıkınca bu iki karakteri çevreleyen manzarada başka bir şeyin daha olduğunu fark ettim.

Öykümün kahramanı, tabiat ve koşullar itibariyle tam da onu yerleştirdiğim kendi dünyasına hapsolmuştu. Fakat onun hapsolmuşluğu öykünün zararınaydı, çünkü öyküyü onun bakış açısına odaklamıştım. İlk adım kızın zihninden çıkmaktı; bu bağlamda onu Ortabatılı yaptım (öncesindeyse en iyi bildiğim yerden, yani Güney’dendi). Ona tamamen bir yabancı gözüyle bakarak kendimi onun zihninin dışında tutmayı başardım. Kızın etrafındaki beş altı karakteri öyküden çıkararak yeni bir karakter, yabancı bir adam yarattım. Ama onun da zihninin dışında kalmam gerekiyordu, dolayısıyla kapıları ardımdan iki defa kilitledim.

Eğer öykünün ortaya çıktığı dürtü hâlâ canlı olmasaydı bütün bunlar bir işe yaramayabilirdi ama şimdi öykü tamamen yeni bir enerjiye kavuşmuştu. “Güney’in de güneyi”, bir zamanlar sular altında kalmış o tuhaf topraklar hayal gücüme öyle bir damga vurmuştu ki öykümdeki çıkmazı artık net bir imge olarak önüme koymuştu. Aynı zamanda bu sayede esas bakış açısının nerede olduğunu da görebilmeye başlamıştım. Karakterlerimin zihinlerinden çıkınca bu iki karakteri çevreleyen manzarada başka bir şeyin daha olduğunu fark ettim. Öyküyü yazmaya devam ettikçe karakterlerden daha gerçek, daha elzem bir şey kendini açığa vurmaya başladı. Öykümde iki karakter olmasına rağmen yolculuk boyunca ortaya üçüncü bir karakter çıktı: İkilinin arasındaki ilişkinin mevcudiyeti. Bu bahsettiğim üçüncü karakter, birbirine yabancı iki karakter tanıştığında aralarında büyüyen, onlarla geziye çıkan, kâh birine kâh ötekine geçen, kimi zaman onların kim olduğunu ve ne yaptığını unutarak onları dinleyen, seyreden, ikna ya da inkâr eden, büyüten ya da küçülten ve yolculuk boyunca onlara yardım ya da ihanet eden şeydi.

(Bu noktada muhtemelen şunu hatırlatmakta fayda var: Bir öyküdeki karakterlerin gelişme kapasitesi romandaki kadar büyük ve önemli değildir, karakterler hep beraber öykünün bütününe hizmet eder.)

Bu üçüncü karakter hipnoz görevi görüyordu; her ne kadar kısa, geçici, gizil, mutlu ya da tekinsiz, sıradan ya da sıra dışı olsa da bir ilişkide olabilecek şeylerden mülhemdi. İlişkinin iki karakterin dürtüleriyle başladığı tuhaf yolculuk boyunca şekillendiğini, karakterleri çevreleyen hava ve atmosfer kadar somut olduğunu sezdirmek istedim. O günkü havanın sıcaklığını, bölgeye hâkim ruh halini, yolculuk esnasında el ele verebilecek iki hassas insanın geçerken gördüğü şeylerden hissettiklerini vermeyi amaçladım. Öyküde “diye hissetti kız”, “diye hissetti adam” yerine “diye hissettiler” dediğim anlar oldu.

Öykünün ilk halini kızın omuzlarına çıkarak yazdığımı ve sonra kızı bir köşeye attığımı kabul ediyorum ama ikinci denememde öykümü tamamen kurtarıp ortaya bambaşka bir şey, söylemek istediğim esas şeyi çıkardım. Artık yazdığım konunun önü tamamen açılmıştı, aynı zamanda öykünün gerçekleştiği bir yer ve meydana gelen olayların nasıl yaşandığına dair bir anlatma yöntemim de vardı. Tek yapmam gereken buydu, geç de olsa bunun farkına varmıştım.

Öyküde bahsedilen yerden geçen bir okur muhtemelen bu yeri hemen tanıyacaktır, zira öykü görsel açıdan zengin, geçtiği yer de sıra dışıydı. Öyküyle öykünün geçtiği yer arasındaki ilişki her zaman bu kadar açık olmayabilir. “Benzerlik” herkesin görebileceği şekilde orada olsa da olmasa da mekân unsuru öykü yazarının zihninde iyice yer ettikten sonra, yazım süreci boyunca işlevsel bir özellik kazanır.

Dolayısıyla öykünün ekseninde benim gözümden apaçık ortada olan şeyleri görünür ve inanılır kılmak istedim; amansız gün ışığının, maden damarı gibi açığa çıkmış nehrin, sıcakla bütünleşen yolun o topraklarda ortadan kaldırdığı sırları, gölgeleri –ve sinirleri (bu ifadeler öykümde geçiyor)– ayrıca sıcağın uzayıp giden çorak arazilerde parıldayan ve dans eden görsel bir yanılsama olduğunu belli etmek istedim. Öykünün konusuna dair yazabilmek için gerçek bir mekân hakkında yazdım. Dünyada karşı karşıya kalabileceğimiz sarsıcı durumları yazıyordum, sonunda öykünün içini dışına çıkarıp kabuğu arkamda bırakmaya çalıştım.

Bu küçük öykümde, olaylara maruz kaldığımızda duygusuzluğun beyhudeliğini anlatıyorum. Kız, Kalbi çıplak olanlardan hepimizi kurtar, diye düşünüyor (onda bunu bıraktım). Bugün Richard Wilbur’ün bir şiirinde “Yabancılık bizi nazikçe katılaştırır” dizesini okudum. Birlikte yabancı topraklara gitmek tehlikelidir, ateşle oynamaktır, gizliden gizliye şiirseldir, karakterler de birlikte böyle bir şeye kalkışırken feci sıcaktan ve sıcağın gülünç külfetinden başka birbirlerine hiçbir şey itiraf etmez. Birbirlerine açıldıkları ya da dokundukları tek an onlara gülünç biçimde alışılmadık görünen (yalıtkan ve geçirimsiz) bir topluluğun içinde dans ettikleri ya da zamanın dışında öpüştükleri andır. Yine de, zaman zaman o mekânda duyguları canlı ve tetikte olan üçüncü karakterimin kulakları ve seğiren, halüsinasyon gören gözleri sayesinde tek bir karakter gibi davrandıkları da olur. Olaylara maruz kalma sezgilerle başlar, sezgiler de bir yandan ödü koparken diğer yandan başına gelecekleri bekleyen kalbi göstererek son bulur. Daha öncekilere benzer biçimde bir gizleme öyküsü olarak yazdığım, anlaşılması güç ama tanıdık unsurlarla tasarladığım bu öykü, bir şekilde göstermeye niyetlendiğim şeyin üstünü bizzat örtmemle son buldu.

Öykünün tartışmaya kapalı olması ve hızını –her ne kadar okura öyle görünmese de araba yarışlarındaki gibi bir hızı– son âna kadar koruması gerekiyordu.

Mekân, bana şeytani bir şeyler yazma gereksinimi hissettirmişti; örneğin basit ya da alışıldık biçimde baştan çıkarıcı bir duygudaşlığın tehlikesiyle âdeta yarışan, yolculuğun hızı ya da düşman bir dünya karşısında sürücünün üstüne üstüne gelen sıcak. İyi niyetli iki yabancı arasındaki sıradan iletişimden ve mekanik tavırlardan daha vahşi, daha acımasız ve daha duyarlı, daha acil ve şiddetli bir şeyin böyle bir dünyayla karşılaşması gerektiğini hissettim, hâlâ da hissediyorum.

Mekânın, karakterlerin, atmosferin ve yazım yönteminin aynı öğenin parçaları gibi çalıştığı, ilgili kurallara ve koşullara bağlı olduğu bu öyküde soyutla somutu birleştirerek tanımlamak için elimden gelenin en iyisini yaptım. Öykünün tartışmaya kapalı olması ve hızını –her ne kadar okura öyle görünmese de araba yarışlarındaki gibi bir hızı– son âna kadar koruması gerekiyordu.

Her şeyden önce, okurda gizemli bir etki bırakmak gibi bir dileğim yoktu ama mümkün olan bazı yerlerde gizemli olmaya niyetlendiğimi itiraf ediyorum. Gerçekçi ve koşullara bağlı bir öyküy bu, ama gerçekliği gizemliydi. Öykünün sonundaki çığlığın inkâr edilmek için başlanmış talihsiz bir ilişkinin –kişisel, fani, psişik– çığlığı, karakterlerin önceleri duyabildikleri (ve duymak istedikleri), daha sonra da yok sayabilecekleri bir çığlık olarak düşündüm. Bu çığlık öyküme özgünlük kattı. Ama çığlığa sebep olan bir yolculuğun sonu sempati uyandırmanın en sığ yöntemidir, çünkü aşk, ilişkinin üzerinde bir hayaletmişçesine dolaşmaktan vazgeçmez. En geçici ilişkilerin bile mayasında bir cin gibi belli belirsiz görünme kudreti vardır. Öykünün sonunda varlığıyla ortamı ele geçirmiş gibi ses kazanır, dışarının karanlığı ve tozu arasında zaman zaman parıldayan bir kıvılcım halini alır. İlişki her yeri saran ve değişen bir şeydir, gerçek hayatta bunu kelimeler ortaya çıkarmaz ama öyküde bunu mümkün kılan kelimelerdir. Gizem, ister gaddar isterse sevimli olsun, insan uçsuz bucaksız diyarlara kaçsa da onu bir yerde bekler.

Yeni öykümün sonuna geldiğimde eski halini geride bırakırken bulunduğum noktadaydım ama aklımda hangi öykünün niyetime daha yakın olduğuna dair bir soru işareti yoktu. Yazım sürecindeki yazarın ihtişamı hakkında pek yararlı bir bilgi olmayabilir bu, hatta okur bir öykünün kendini kaç kere kurtarmak zorunda olduğunu merak edebilir. Bu durum bence konunun, yöntemin, şeklin, üslubun bir arada yazarın kulaklarında çakan çifte şimşek gibi beklediğini gösteriyor: Canlı dünyanın yazarın zihnine girerek orada kıpırdayan şeylerle hemhal olması ve yoğun bir farkındalık ânında bir dürtünün tesirlerle görselleri kaynaştırıp ateşlemesi. Aslında ortada hiçbir ses yoktur ama yazara hassasiyet ve his veren tesir daima fark edilebilir. Ve dışarı yansıtılan dürtü bir nebze başarıya ulaşırsa hem yazar hem de okur bundan keyif alır. Yaşadığımız dünya her zaman olduğu gibi kalmaya devam eder, bu da öykünün işine gelir, zira haftanın herhangi bir günü öyküyle konuşarak onu yine sınayabilir. Yazar ile yazdığı öykü arasında, ebediyen yaşayacak üçüncü karakter yer alır

* On Writing, “Writing and Analyzing a Short Story” (1955)

İngilizceden çeviren: Ulaş Uçan


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR