Öyküde Genişleyen Şimdiki Zaman

Öyküde Genişleyen Şimdiki Zaman


Twitter'da Paylaş
0

[button]Behçet Çelik[/button] Öykünün kısa ve çok zaman tek bir âna odaklanmış olması nedeniyle hayatla, hayatlarımızla ilgili kısacık bir kesit sunduğu sanılabilir. Oysa öykü sanatının iyi örneklerine baktığımızda, odağında kısacık bir ânı bulunsa da, bu metnin bize çok daha fazlasını duyurduğunu görebiliriz. Belki öncesine dair pek bir şey yoktur o öyküde, sonrası da meçhuldür. İlk bakışta sonsuz zamanın içerisinden bir “şimdi” alınıp kâğıda aktarılmış gibidir; dolayısıyla odakta “şimdi” vardır. Karakterlerin o andaki ruh hali, belki ortasından öğrendiğimiz bir diyalogdan kimi cümleler – üstelik bu cümleler, çoğu kez gündelik hayatımızdaki gibi kesik kesiktir, bütünlükten yoksundur; karakterlerin birbirlerini tanıyor ya da o anda birbirleriyle aynı ortamda bulunuyor olmaları nedeniyle akıllarından geçen her şeyi ifade etmedikleri, kimi zaman susarak ya da jestlerle birbirlerine bir şeyler duyurdukları bir konuşmadır bu. Okumakta olduğumuz, anlatıcının ya da öykü kahramanının zihninin içindekilere tanık olduğumuz bir öykü olduğunda da zihnin dağınıklığı, cümlelerin çoğu kez sonlanmayışı ya da çağrışımların yoğunluğu nedeniyle o anlatıcı-kahramanın aklından geçenleri tumturaklı cümlelerle, olgunlaşmış değerlendirmelerle aktarmadığını görürüz. Yine de bu kısacık metinlerde, bütün dağınıklığına, içerdiği kesikliklere rağmen hayata dair şeyler vardır. Elbette bir insanın zihninden seçilmiş bir ânın ya da iki kişinin anlık diyaloglarının da hayata dâhil olmasından ötürüdür bu; ama sadece bu değil kast ettiğim. Öykünün şimdiki zamanı çoğu kez genişlemektedir; öyküdeki kimi ayrıntılarda geçmişin izleri ve geleceğin ipuçları saklıdır. Fazlalıklardan arınmış olmasına da değinmek gerek öykünün. Bir öyküde bir nesneden söz edildiğinde çoğu zaman o nesne o andaki halinden ibaret değildir. Söz gelimi bir masanın tasviri sadece öykü kişilerinin nasıl bir yerde olduklarını gösteren bir fon değildir; o masaya dair bir ayrıntı öykü kişilerinin hayatlarının bir süredir nerede ve nasıl geçtiğinin de hikâyesini barındıran ya da sosyo-ekonomik durumlarını duyuran bir izdir. Öykü kişilerinden birine ya da anlatıcıya o masanın çağrıştırdıkları ya da o masayla depreşen bir duygulanma hali de sadece o ânı aktarmayabilir, bize o kişinin o andaki haletiruhiyesinin yanı sıra, daha geniş bir zamandaki huylarını, kişiliğini, duygu ve düşüncelerini hissettirebilir.

Öyküde Hayatın İzi

Öyküyü romana yakın bir edebi tür sayma eğilimi hayli yaygındır. Her ikisinin de edebiyat derslerinde “düzyazı” başlığı altında yer almasından kaynaklanır ve güç alır bu kanaat. Her ikisi de “manzum” değildir. Oysa öykü, romandan çok şiire yakındır; günümüzde yazılan öykülere yakından baktığımızda giderek daha da yakınlaşmakta olduğu kolaylıkla saptanabilir – hoş, artık şiirin de manzum başlığıyla, nizamlı, ölçülü olmakla pek bir ilgisi yok. Roman okumayı çok seven kimi tanıdıklarımızın öyküden tat almadıklarını söylediklerini sıkça işitiriz; bu aslında roman ile öykü arasındaki bağın sanıldığı kadar yakın olmadığının bir göstergesidir belki de. Öykü okuma eylemi ile roman okuma eylemi arasında önemli bir fark var. Öyküden tat almak, öyküyü sevmek yukarıda kabaca özetlemeye çalıştığım genişlemeye yatkın şimdiki zamanı algılamakla bağlantılı olsa gerek. Bu algının kapıları da, sanırım, daha çok öykü okuduğumuzda, farklı öykücülerin birbirinden hayli farklı öykü dünyalarını tanıdığımızda açılıyor. Kapalılık ya da açıklıkla ilgili olduğunu sanmıyorum söz ettiğim durumun. Kapalı metinlerin okundukça kendini ele vermeye başlayan, bazen de vermeyen, bizi zorlayan, zorlanmamıza rağmen bizde kimi duygu ve düşünceleri tetikleyen bir yanı vardır. Öykü okumaya yatkın olmak derken o metni açma çabası değil sözünü ettiğim. Öykünün genellikle o metnin içinde anlatılanlarla sınırlı olmayan bir zamanı ve uzamı vardır. Belki de bu genişleyen zamanı ve uzamı “hayatın izi” olarak adlandırmak mümkün. “Hayatın izi” dendiğinde insanın aklına ister istemez “iz sürmek” geliyor. Öykü okurunun işte bu iz sürme konusunda gelişkin bir algı gücü vardır. Öyküden tat almak için özel bir donanım gereklidir, demek istemiyorum; ama öykü okudukça, öykünün ne olduğu, nasıl kurgulandığı, bu öyküden neden etkilendiğimiz gibi sorular oluşur zihnimizde. Bunlara kitabi yanıtlar aramayız çok zaman, bu soruları deştikçe öykünün bizim daha yakınımıza geldiğini hissetmeye başlarız. Peki, hayatın bu izini nerelerde, nasıl süreriz? Elbette metnin içindedir bu izler, ama öyküden söz ettiğimizde (öbür edebiyat türlerinde de bu vardır, ama öyküde daha belirgindir) metnin içerisindeki boşluklar da iz sürmemiz gereken uğraklardandır. Cümlesini yarım bırakan bir öykü kişisinin tam sustuğu an rastgele seçilmemiştir çoğu kez. Söylenemeyen bir şey kendini hem saklamıştır, hem de açık etmiştir o susma anında. “Neden tam şimdi sustu?” diye sormayız bile; öykücü, anlatıcı ya da öykü kişisi cümlesini ya da anlattığı olayı keserken bize bunun yanıtını sezdirir. Sadece boşluklar değil sıçramalar, tökezlemeler, çağrışımlar, kelime oyunları, öykünün başlığı hatta… Hepsinin yanı sıra metnin bütünlüğünü de görebilmek gerekir; öykü okurunun iz sürücülüğü ayrıntıların peşinde koşmakla sınırlı değildir; aynı zamanda metnin bütünü de bir başka yol göstericidir çok zaman. Birbirinden ilk anda ilgisiz görünen ayrıntıların arasındaki iplikçikler, kesilmeler, dönüşler, yinelemeler bütünün algılanması içerisinde bize, onlarla metnin içerisinde ilk karşılaşmamızdakinden farklı anlamlar sunabilir.

Aydınlanma Ânı: Büyük Resimle Küçük Resimler Arasındaki Gelgit

Hayatta da böyle değil midir? Son zamanlarda, “Büyük resmi görmek lazım,” sözünü sıkça duyuyoruz; evet, bu gerekli, ama “büyük resim” ile “küçük resimler” arasındaki bağları görmediğimiz zaman “büyük resmi” görmek istenen sonucu vermeyebilir. Bu bağın izini sürmediğimizde “büyük resim” ne kadar büyük olursa olsun, bize durağan bir poz sunar. Büyük resim hareketlidir oysa; küçük resimler arasındaki (ve bunların da kendi içindeki) ilişkiler, ilişkisizlikler, kopukluklar, çatışma ve çelişkilerle sürekli olarak içten içe kıpırdamaktadır. Hayatın akışını, dinamiğini bazen kimi küçük anlarda, resimlerde sezeriz, o anlarda küçük resim ile büyük resim arasındaki bağı yakalar gibi oluruz. Anlık bir duygudur, ama sonradan bizde derin bir iz bırakır. Farkında bile değilizdir kimi kez; hayata, hayatta olmaya, insana dair bir şey yakalamışızdır, en var ki hayli güçtür ne olduğunu kelimelerle ifade etmek, parıldadığı anda sönmeye yüz tutmuştur – etkisini sonradan, hatırlayıp andıkça duyuracaktır. Bir kez olan bir şey bize hep olmuş gibi gelir; işte o anda şimdiki zaman genişlemiştir, geniş zaman olmuştur. Öyküden söz edildiğinde sıkça işittiğimiz, zikrettiğimiz “aydınlanma ânı” böyle bir andır. Şimdiki zamanın genişlediği, büyük resimle küçük resmin iç içe geçtiği, birbirini yansıttığı ya da birbirini çekiştirdiği, itelediği bir andır bu. Herhangi bir an değildir ama. Bu nedenle hayatımızdan herhangi bir ânı anlattığımızda öykü çıkmaz ortaya. Öykü bu aydınlanma anından ya da zirve noktasından, her şeyin bir anda anlaşılır gibi olduğu noktadan ibaret değildir. Bizim de gündelik hayatta kimi zaman aydınlandığımız, bir şeylerin kafamıza dank ettiği anlar olur, ama bunlar ile öyküdeki aydınlanma ânı bir değildir. Öyküdeki aydınlanma ânı, öykü sanatının inceliklerini bilen ve sezen yetkin bir kalem tarafından kurgulanmıştır çünkü. O an ancak o öykünün içerisinde parıldar; bütün kelimeleri, sessizlikleri, kurgudaki sıçramaları, anlatılmayanları, sezdirip geçilenleriyle birlikte mümkün hale gelen bir parıltıdır. Bu nedenle öykü özetleri pek bir şeye benzemez. Çoğu kez bizde, “Ne vardı bunu anlatmaya değecek ki?” dedirtecek denli sıradan hayat kesitlerine anlık parıltısıyla ışık tutar öykü. Öyküde hayatın izi, öykünün hayata tuttuğu anlık bir ışık belki de. Bir şeyler görünür ve yiter, bize kalan o ışığın altında göründüğü kadar değildir ama. O parıldayan anda zaman uzadıkça uzar. Kimi öyküleri durup durup hatırlamamız da bundandır, yeniden yeniden okumamız da… Kimi öykücüler, örneğin Vüs’at O. Bener, kendi hayatından kimi anları öyküleştirirler. Geçmişte kalmış bir ânı şimdiki zamana çekip didiklerler metinlerinde. Kendi hayatlarının izini sürerler, ama okurken biz de belli belirsiz benzer anlarımızın izlerinin peşine düşeriz. Öykücü baştan sona ısrarla anlattıklarının kendi hayatından olduğuna vurgu yapsa bile, hayat dediğimiz ve ne olduğunu ucundan bir parça sezmekle yetinmemiz gereken şeyin içerisinde yazar da okur da birlikte yer alıyorlardır. Yazarın “küçük resmi,” bu “büyük resim” içinde bizim “küçük resim”lerimizden de biri haline gelir okuduğumuzda. Yazarın öyküleştirmesiyle, kelimelere dökmesiyle o an yazarın salt kendi resmi olmaktan çıkar. Elbette yazarın da bir resmini sunan, ama daha ötelere de açılan bir resim niteliği kazanır. Öykücünün gerek kendi resminden (kendi hayatındaki an ya da anlardan) gerekse muhayyilesinden, tanıklıklarından yola çıkarak kurguladığı resim ile bizim resmimiz aynı resim değildir elbette; ama o resmin bir yerinde kendi hayatlarımızdan bir şeylerin, belki kendimizin, belki tanıdıklarımızın, yaşadığımız dünyanın ya da toplumun, bir duygunun, bir ruh halinin resmini de görür gibi oluruz. Bize ait olmadığını biliriz, ama bizimdir de o an, ya da okurken bizim oluvermiştir. Bundan sonraki hayatımızda o öykünün bıraktığı iz de bizimle olacaktır, hayatımıza dâhil olmuştur. Okuduklarımızı hayatımızın dışında tutabilir miyiz? Bizi biz yapan hikâyeler sadece kendimize dair kendimize ve başkalarına anlattıklarımızdan ya da başkalarının bize dair söylediklerinden mi ibaret? Okuduğumuz öyküler de bizi biz yapar; belki bu nedenle son zamanlarda yazılan öykülerde başka yazarların metinleriyle daha yoğun bir gidiş-gelişe rastlıyoruz. Öyküde hayatın izinin peşinden giderken öykülerin izi de hayatlarımıza vurur, hayatımızın bir parçası olur.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR