Öykülerin Olmadığı Bir Dünyada Yaşamak Ne Anlama Gelirdi?
30 Haziran 2019 Edebiyat Öykü Yazıları

Öykülerin Olmadığı Bir Dünyada Yaşamak Ne Anlama Gelirdi?


Twitter'da Paylaş
0

Öyküler yanlış yollara çekildi. Tek başlarına bırakıldı. Ağlara takıldı. Öykü anlatıcıları dünyadan daha fazlasını kapabilmek için şimdi eskisinden de yükseklere uçmak ve daha cesur olmak zorunda.

19. yüzyıl gerçekçi romanın en büyük temsilcilerinden olan Fransız yazar Gustave Flaubert, bir mektubunda Rus yazar Ivan Sergeyevich Turgenev’e şöyle yazar: “Oldum olası bir fildişi kulede yaşamaya çalışırım ama ne kadar çerçöp varsa gelip duvarların dibinde birikiyor, kuleyi temelinden zayıflatıyor.” Fildişi kuleyi saran dünya o zaman beri daha da genişledi. 21. yüzyılın küreselleşen dünyası haline geldi ve bu dünyanın bütün gerçeklikleri kulenin duvarlarına hızla çarpıyor. Şiddetli rüzgârlar dört bir yandan savuruyor. Öykülerin bir sorunu var. Yaşananları anlamak için öykülerden yardım alamıyoruz çünkü yazarlar da dünyada olup bitenin gerisinde kalıyor; ama önümüze çekilen setleri fikirlerinde ve yapıtlarında yadsıyan yazarlar ve düşünürler için çok ciddi bir tehlike var: gerçeğin çarpıtılması. Hint asıllı İngiliz romancı Salman Rushdie iyi edebiyatı şöyle açıklamıştı: “İyi edebiyat cephesiz bir ulus ister. Cephelere hizmet eden yazarlar bugün sınır muhafızları olmuşlardır.”

Hungry Tide (Aç Gelgit) gibi romanlarıyla ödüller kazanmış olan bir başka Hintli yazar Amitav Ghosh, son kitabında felaketlerin edebiyatta neden daha geniş bir yer bulmadığını sorguluyor. The Great Derangement: Climate Change and the Unthinkable (Büyük Karmaşa: İklim Değişikliği ve Akla Hayale Gelmeyenler) adlı kitabında, yazarların nasıl olup da bireylerin tanıdık dünyasındaki olağan gerçekliklerin arka sahnesine giremediğini soruyor. Ghosh, yazarların bunu nasıl yapacaklarını bilmediği ya da insanların bakış açılarını değiştiremedikleri belki de değiştirmeye çalışmanın çok zor olduğuna inandıkları sonucuna varıyor. İklim değişikliği hakkındaki romanım The Swan Book (Kuğunun Kitabı) ABD’de bilim kurgu olarak tanıtıldı ki kitabın bununla uzaktan yakından alakası yoktu. Amitav Ghosh, iklim krizinin toplumsal bir kriz olduğuna, çevreyle olan köklerimizi yitirmek anlamına geldiğine ve tam da bu nedenle hayal gücünün bir çıkmazı olduğuna inanıyor. Ghosh, bununla mücadele edileceğini ve sonunda, “dünyaya daha dikkatle, daha farkında olarak bakacak bir neslin doğacağını ... bu neslin diğer canlılarla arasındaki bağı yeniden bulacağını ve bir yandan yeni bir yandan da kadim olan bu bakış açısının kendini dönüştürmüş, yeniden doğmuş sanat olarak edebiyata yansıyacağını,” umut ediyor.

Öykü yazarının meselesi aldırmazlığın, cehaletin ya da siyasi çıkarların dayattığı sınırların ötesine geçmek olduğu kadar bir de belki bunu çemberin içine girmeden yani çamurda debelenmeden nasıl başaracağıdır çünkü çamura girdiğinizde, “a) etraf pislikten geçilmez; b) siz de pisliğe bulanırsınız.” Stanford Üniversitesi Hoover Enstitüsü’nde çalışan deneyimli analist Bill Whalen, Donald Trump’ın ABD ara seçimlerini dönüp dolaştırıp kendisine kilitleyen stratejisine karşı durmanın yöntemini bu eski klişede bulmuştu. Whalen, oltaya takılmamak gerektiğine inanıyor ve bunun için insanları etkileyen meseleleri deşmemizi ve öyküyü başka bir şekilde anlatmamızı öneriyordu.

Kitap okumaktan aldığımız iddiasız, o telaşsız keyif sansüre uğrarsa ne olurdu?

Sindirmek, küçük düşürmek, gerçekleri çarpıtıp korku ve dışlanmışlık hissi yaratmak için başvurulan zorbaca taktiği, sesleri boğan ve susturan bu kaotik durumu anlamaya çalışırken sansüre uğramanın öyküsünü başka hangi şekilde anlatabileceğimi düşündüm – dünyanın öyküler anlatmaktan alıkonduğu, bu kadarı da olmaz dedirten bir ortam yaratabilir miydim? Şöyle diyelim mi: edebi geleneklerimizin, derin köklerinden söküldüğü ve zihinlerimizden parça parça kesilip çıkartıldığı öyküsüz bir dünyada yaşıyormuşuz. Kitap okumaktan aldığımız iddiasız, o telaşsız keyif sansüre uğrarsa ne olurdu? Bir zamanlar kahkahalar atarak dinlediğimiz bir öyküyü yeniden dinleyemezsek ya da her hatırladığımızda yüzümüze tebessüm konduran, belki de bizi kıkır kıkır güldüren öyküler ve bu öykülerin yazarları hafızalarımızda bir boşluktan ibaret kalırsa? Bunları hayali bir dünyada geçen olaylar olarak önünüze getiriyorum ama Aborjinlerin son iki yüzyıldır neler yaşadıklarını düşündüğümüzde gerçeğe de çok yakınlar. Bu konuya birazdan geleceğiz.

Öyküler anlatamayacak olursak neleri kaybederiz? Sözcükler? Dünya? Kendi yarattığımız sansürlü bir dünyada eylemsizliğimizin mahkûmu olup olmadığımızı merak ediyorum. Ses çıkarmamızın engellenişine ve gerçekleri konuşamaz oluşumuza göz yumduğumuz bir noktaya doğru çok hızlı mı gidiyoruz? Yeni dalgalar yaratmanın başımıza açacaklarından ve durup dururken üzerimize ilgi çekmenin, eleştirilmenin ya da gözetilmenin getireceklerinden korkup siniyor muyuz? Öykü anlatıcıları; sınırları bir kez ihlal ettiler mi denebilir ki düşüncelerini ya da yazdıklarını çarpıtılmaktan ya da (piyasanın çıkarları doğrultusunda alınan kararlarla yayın aşamasında çoğu zaman) değiştirilmekten nasıl kurtaracaklarını öğrenir, neredeyse kuralları kendileri koyarlar. Yazdıklarımızda ustalaştıkça, ara bulucular olup sözcüklerin ve gerçeğin peşine düşmekten vazgeçmedikçe öykülerimizin bütünlüğünü korumayı da öğreniriz. Monash Üniversitesi’nin akademisyenlerinden Dr. Sanaz Fotouhi sansürcülüğü ele alan İran yazınının İngilizcede metalaştırıldığını düşünüyor ve bunu şöyle ifade ediyor:

Fahrenheit 451’in gerçekleşmiş olduğunu varsayalım. Öyle bir hale gelmişiz ki, bütün kitapların insanlığa ihanet ettiğine inanılsın...

“[İran anlatılarının Batıda] alıcı bir piyasaya hitap etmesi için sansüre ve baskılara vurgu yapılarak sunulması bazı açılardan faydalı görülebilir. ... Fakat bu eğilim, kitaplara raflarda yer açar ve okurların İran’daki baskıcı ortamı ve sansürü merak ederek bu kitapları almasını sağlarken bir yandan da akla gelebilecek her türlü sosyo-ekonomik ve ideolojik sorunla iç içedir çünkü baskıyı yeni bir çerçevede ama kısır bir döngü içinde, durmaksızın devam ettirir.”

Fahrenheit 451’in gerçekleşmiş olduğunu varsayalım. Öyle bir hale gelmişiz ki, bütün kitapların insanlığa ihanet ettiğine inanılsın; küçücük bir olasılıkla bile olsa tehlikeli fikirlerin taşıyıcıları olmaları, mesela iklim değişikliği, küresel ısınmayla ilgili bilimsel araştırmalar ya da başkalarına karşı büyük bir şefkati dillendirmeleri veya Toni Morrison’ın söylediği gibi, “ahlaki hayal gücünü keskinleştirmeleri” yüzünden hain olsunlar. Hükümetler, gerçi doğrudan sana bana seslenmezler ama, özgür bir zihnin kendisine bağlı olmadığı için baştan sona tehlikeli ve toplumların korkması gereken bir şey olduğunu söylesinler; özgür zihinler hükümetlere çılgınlıktan başka ne sağlar ki?

Kitapların olmadığı bir dünyayı önümüze getiren bu hayali senaryoda bir zamanların ulusal hazinesi, o muhteşem Victoria Devlet Kütüphanesi mezar olup çıkar. Terk edilmiş kitapların ıslak kışlar boyunca gömüldüğü yasaklı bir yerdir artık orası; örümcekler, kitapların yerlere düşmüş ve küf tutmuş sayfalarında pıtır pıtır geziniyor, Dome Okuma Odası’nın kirli penceresinden düşen ışık parçalarının aydınlattığı ve örümcek ağlarıyla kaplı koca bir dünyanın üzerinde bir o yana bir bu yana koşturup duruyorlardır. Uzun zaman önce elli ve elli birinci sayfalarından açık bıraktığım kitap –Don Quijote diyelim– nerede kaldığımı hatırlayayım diye sayfaların arasına koyduğum elmanın üzerini kaplayan tuhaf, kara bir küf altında okunmayacak duruma gelmiş. Burası artık, bir an bile göz açtırılmayan, sürekli kontrol altında tutulan kasvetli bir hayalet kütüphanedir. İçeriyi saran sansür ağları arasında bin türlü mücadele verip binaya kimin girebileceği, raflardan alınmasına asla göz yumulmayacak kitapların hangileri olacağı ve burada kimin kitap okumasına izin verileceği katı kurallarla belirlenmiştir. Herhangi bir kitabın tek sayfasını okumak ya da birkaç satır karalayabilmek için bile gerekli yerlere kul köle olmanız gerekir, üstelik yazdığınız her şey hükümetin aman vermez bir şekilde denetlediği bürokratik bir düzene ya da düşünme ve görme şekillerimize getirdiği kurallarla yazdıklarımızı zapt eden bir çeşit dünya otoritesine mecbur kılınmışken.

Hepimizin içinde yaşayan öyküler uluslara sakıncalı görülseydi ve baskın idealleri yüzünden ülkenin kulakları için çok tehlikeli olmakla ya da dünyaya bakışımızı dar bir çerçeveye sıkıştırmakla suçlansaydı ne yapacaktık? Umarım, öykülerini anlatmaktan vazgeçmeyen Aborjin halkları gibi biz de zihinlerimizdeki öyküleri durmadan fısıldayarak hafızalarımızı daha da zenginleştirirdik. Umarım, devletin kanunları tarafından zapt edilmelerine ve Aborjin âdetlerini sürdürdükleri için cezalandırılmalarına rağmen tüm tehlikeleri göze alan ve manevi güçlerine dayalı öyküleri canlı tutmak için gizlice bir araya gelmeye devam eden yerli halklarımızın cesaretini gösterirdik. Bu cesaret günümüzün topluluklarında da var; onlar çocuklarına hafızayı ve kültürel hayal gücünü besleyen önemli öyküleri anlatmaya devam ediyorsa ve çocukların yarım yamalak açıklamalara ya da sosyal medyaya mahkûm olmamaları, internetin her bilginin kaynağı olduğuna inanmamaları için yol gösterici oluyorlarsa bu cesaret sayesinde.

Aborjin topluluklarına kendi yönetimleri üzerinde hemen hiçbir söz hakkı verilmediğinden ne ilerisini görmek için ekonomilerini güçlendirecek adımlar atabiliyorlar ne de kültürlerinin baskı altında tutulduğu ve enkaz altında bırakıldığı 200 yıldan sonra geleceklerini çizebiliyorlar.

Yakın zamanda, Avustralya Araştırma Konseyi’nin yürüttüğü ve ana konusunu Aborjin sözlü edebiyatının oluşturduğu Başka Dünyalar: Dünya Edebiyatı Biçimleri başlıklı araştırma projesine katılmış ve Avustralya’daki Carpentaria Körfezi’ne gitmiştim. Eski bir Aborjin Misyon Bölgesi olan Doomadgee topraklarındaki Gangalidda yöresinin geniş savanlarından geçtik ve Clarence Waldon’ın belgeselini çekmek üzere yola koyulduk. Waldon, sözlü öykü anlatıcılığında büyük yetenek sahibi, güngörmüş bir Gangalidda yerlisi ve halkı onu Körfez’de modern Aborjin siyasetini şekillendiren en etkili liderlerden biri olarak kabul ediyor. Benden öyküsünü yazmamı istedi ve Nicholson nehri yanı başımızda hiç durmaksızın çağlarken ses kayıt ekibinin eşliğinde konuşmaya başladık. Burası aşağı Carpentaria Körfezi’ndeki farklı dillerden yaklaşık 1500 insanın yaşadığı Doomadgee’nin dışında kalan huzurlu bir yerdi. Anneler balık tutarken çocuklar kahkahalarıyla etrafı çınlatarak oyunlar oynuyor ve Avustralya turnaları nehrin öte yanından kendi büyük öykülerini şakıyorlardı. Clarence, dikkatini bölgenin ve etraftaki ailelerin tanıdık seslerine vermişti ve konuşmalarımız sırasında birkaç kez çocukların ancak tarihlerini bilirlerse, onu anlarlarsa bir gelecekleri olacağını söyledi; halkının çocuklarına kendi öykülerini anlatması gerekiyordu, çocuklar Aborjin halklarının misyon bölgelerinde 1960’lara kadar nasıl zor şartlar altında yaşatıldığını ve bu acımasızlığın hayatları nasıl etkilediğini öğrenmeliydi.

64 yaşındaki Clarence sonunda öyküsünü dünyaya anlatabildiği için sırtından koca bir yük kalkmış gibi hissettiğini tekrarlayıp durdu. O bunu her söylediğinde içime daha büyük bir bezginlik çörekleniyordu; bu ülkedeki hiç kimse bu adamın öyküsünü daha önce neden duymamıştı, doğrusu merak etmeden duramıyordum. Yaşadıkları asla dile getirilmemiş, öykülerini kimsenin duymadığı birçok Aborjin olduğunu biliyorum. Aslında Clarence’ın dünyası öyküsünü anlattığı için fiziksel anlamda değişmiş değildi, o halde Clarence neden şimdi, modern olarak kabul edilen günümüz Avustralya’sında üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi hissediyor? Hayatı halen güçlüklerle dolu, ırksal eşitsizlikler hep vardı, olmaya da devam edecek ve hükümet Aborjin halklarını kendi isteğine göre hizaya getirmek ve denetlemek için uyguladığı eylemlere halen devam ediyor yani Clarence ve onun gibilerin öykülerini onlar adına anlatıyor. Aborjin topluluklarına kendi yönetimleri üzerinde hemen hiçbir söz hakkı verilmediğinden ne ilerisini görmek için ekonomilerini güçlendirecek adımlar atabiliyorlar ne de kültürlerinin baskı altında tutulduğu ve enkaz altında bırakıldığı 200 yıldan sonra geleceklerini çizebiliyorlar.

Clarence’ın çocukluk öyküsü, Charles Dickens’ın Oliver Twist’inin yaşadıklarını gölgede bırakır. Clarence çocukluğunda yaşından beklenmeyecek kadar ağır işlerde çalıştı ve yurtlardaki acımasızlıklara katlandı. Ağzının bir parça Sunlight sabunuyla yıkandığı zamanlar oldu ya da diğer çocukların kendi dillerinde konuştuklarında veya onlardan sorumlu kişilere biraz olsun seslerini çıkarıp ters cevap verdiklerinde ağızlarının sabunla yıkandığına tanık oldu. Clarence’ın yeğeni, birbirine âşık genç kadın ve erkeklerin sırf görüşebilmek için geceleri gizlice yurttan kaçtıklarında nasıl cezalandırıldığını, nasıl aşağılandığını anlattı; bu insanlar baş ve kol kısımlarında delikler olan kaba çuvallar giymek ve topluluk içinde bu şekilde yürümek zorunda bırakılıyorlardı. Clarence’ın yeğeni, yöneticilerin, anne babalara çocuklarını kamçıyla dövme emri verdiği yetmezmiş gibi bir de onların iyi iş çıkardıklarından emin olmak için başlarında dikildiğini anlattı.

Antropolog David Trigger, Whitefella Comin (Beyaz Adam Geliyor) adlı kitabında anne babaların en fazla 14 yaşında olan kız çocuklarını yurttan kaçtıklarında dövdüklerini anlatıyor. Trigger bu durumu şöyle açıklamış: “Misyoner bölgesinin amiri başlarında dururken, kız çocukları anne babalarının dayağına maruz kalıyor ve direnirlerse saçlarının olduğu gibi kazınacağıyla tehdit ediliyorlardı. Kızların arasından karşı çıkanlar olmuştu ve içlerinden biri... tüm saçı kökünden kazınan o kız ... Daha 14 yaşındaki küçücük bir kız için bu korkunç ve travmatik bir deneyimdi.”

Clarence bana bir mucizeyi hatırlatıyordu çünkü halen kendi dilini konuşabiliyordu ve geçmişindeki öykülere gösterdiği kültürel bağlılığı ve sorumluluğu sayesinde halkı ona çok değer veriyordu. Misyoner bölgesinin yöneticileri dilini, kültürünü ve taşıdığı ruhu yok etmek için neler yapmamışlardı ki; ellerine geçen her fırsatta dayak ve fiziksel şiddete başvurmuşlar ama buna rağmen Clarence’ın düşüncelerinde ve dilindeki Gangalidda bilincini, bu bilince dayandırdığı mantığını silmeyi başaramamışlardı. Yine de Clarence’ın vücudunda kalan izler çocukluğunda gördüğü muameleyi her gün hatırlatmaya devam ediyor.

Misyonerler, dünyadaki tüm kötülüklere ezelden beri var olduğuna inandıkları kötü ruhun neden olduğunu düşünüyorlardı ve ondan kurtulmayı resmen saplantı haline getirmişlerdi. Misyonerler, Trigger’ın Doomadgee üzerine yazdığı doktora tezinde öne sürdüğü gibi gerçekten de Aborjinlerin içinde kötü ruhun, bir şeytanın yaşadığına ve bundan ancak Hristiyan olurlarsa “kurtarılabileceklerine” mi inanıyorlardı? Aslında bu hükümet yasalarının gerçekliğini yansıtıyordu: kötü ruhla, cadılıkla ve büyüyle ilişkisi olduğu düşünülen yerli kültürel bilincin olduğu gibi dönüştürülmesi ve Aborjinlerin hayatına yönelik bir toplum mühendisliği. İnsanları misyoner evlerinde tutma fikrinin temelinde, Aborjin bilincini sert kurallar ve cezalara başvurarak sansür ve baskıyla örülmüş bürokratik bir ağa hapsetmek vardı. Aborjin halklarının sesi tüm Avustralya’da bastırılıyor ya da yaşadıkları hayat kırpılarak gösteriliyordu.

“Anlatılan tüm öykülerin bulunduğu kütüphaneler varsa, anlatılmayan tüm öyküler için de hayalet kütüphaneler var. Hayaletler, kitaplardan aklın alamayacağı kadar fazla sayıda.”

Hükümet, misyoner bölgelerinde olan bitenlere göz yumuyor ve hiçbir şeye sesini çıkarmıyordu. Aborjin halklarının bireysellikleri kayıtlara ve rakamlara indirgenerek görünmez kılınıyordu; insanlar bir istatistikti ve yaşlandıkça sırtını daha da kamburlaştıran yükünden ancak öyküsünü tüm dünyaya anlattığında kurtulabilen bir çocuğun aslında neler yaşadığı hiç dile gelmiyordu. Clarence öyküsünü başka insanlara emanet edememişti. Onlara nasıl güvenebilirdi? O, istatistiklerin gizlediği biri değildi. O, kâğıtlar üzerindeki bir rakam değildi. Clarence; duyguların yarattığı güçlü etkiyi boğmak için kullanılan misyoner evleri, ırkçılık, asimilasyon, bütünleşme, müdahale, boşluğu kapatma, sınır kontrolü gibi avutucu ve makul kelimelerden çok daha heybetliydi ve gerçekti.

Amerikalı yazar Rebecca Solnit “A Short History of Silence” (“Sessizliğin Kısa Tarih”) adlı makalesinde şöyle yazıyor: “Anlatılan tüm öykülerin bulunduğu kütüphaneler varsa, anlatılmayan tüm öyküler için de hayalet kütüphaneler var. Hayaletler, kitaplardan aklın alamayacağı kadar fazla sayıda.” Sessizliğe itilmiş koca bir insanlığa ait hayalet kütüphanelere karşı sorumluluğumuzu biliyor muyuz? Küresel ısınma yüzünden evlerini, ellerindeki her şeyi kaybeden insanların gün geçtikçe çoğaldığının farkında mıyız? Toprağın ve suların ruhuna kirli öyküler işliyor, dünya güçlülerin gelip geçici heveslerine göre uydurulmuş sığ hikâyelerin baskısı altında kalmaya hiç olmadığı kadar mahkûm. Hayalet öykülerse çoğalmaya devam edecek ve daha da karmaşık olacaklar, bilinmezliğe itilecek ve hafızaların kuytu köşelerindeki saklı yerlerinden gün yüzüne çıkarılmaları gittikçe zorlaşacak.

Kendi öykünüzü anlatmaktan aciz kalırsanız her insanın öyküsünde yaşayan ruh da ebediyen kaybolur.

Dünyada bu kadar çok insan artık yaşamanın imkânsızlaştığı kendi topraklarını geride bırakıp ya hoş karşılanmadıkları ya da hayat mücadelesi verecekleri uzak ülkelere dalgalar halinde göç ettikçe, onlarla birlikte öyküleri de yerlerinden ediliyor, topraklarından sökülüyor ve bu yüzden dünya, insanlığı zenginleştiren, ona ışık veren kültürel geçmişi ve yaşam kaynağını kaybetme riskiyle karşı karşıya. Dünya üzerinde terk edilme ve unutulma tehlikesiyle yüzleşen o kadar derin bir bilgi hazinesi var ki; ama insanlar bilinmezliğin yollarında hayat mücadelesi verirken bu bilgilerin, öykülerinin yüklerini taşıyamıyorlar. İnsanları boş umutlarla onlarca yıl mülteci kamplarında ya da misyoner evlerinde tutup birtakım acımasız yöntemlerle seslerini duyurmalarını engelledikçe öyküler de ölüyorlar. Kendi öykünüzü anlatmaktan aciz kalırsanız her insanın öyküsünde yaşayan ruh da ebediyen kaybolur. Bir taraftan sessizliğe kurban edilenler hakkında kitaplar yazılabilir, bir taraftan da Amerikalı yazar Lionel Shriver, ayrıcalıklı insanların kendilerini daha fazla ifade etmeye hakkı olduğunu ve anlatmaya muhtaç o kadar insanın öyküsünü kendisinin daha iyi yazacağını savunarak diğer seslerin susturulmasını hevesle destekleyebilir.

İster kendi topraklarında ister küreselleşmiş bir dünyada olsun, öyküleri ellerinden alınmış insanlar varsa yabancılaşmadan kaçış olmaz. İşte mesele bu; sansürün, sessizliğe itilmenin, öyküleri kırpmanın ya da çalmanın, resmi kayıtlar tutmanın ve öykülerinizin başka insanların çıkarlarına göre anlatılmasının sonucu.

Öyküler yanlış yollara çekildi. Tek başlarına bırakıldı. Ağlara takıldı. Öykü anlatıcıları dünyadan daha fazlasını kapabilmek için şimdi eskisinden de yükseklere uçmak ve daha cesur olmak zorunda. Susturulan anlatıların arkasındaki acımasızlığı devirmek için öyküler artık daha geniş bir hayal gücüyle, daha etkili ve korkusuzca anlatılmalı.

Çeviren: Burcu Uluçay

(LitHub)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR