9 Nisan 2018 Ne Haber

Özlem Akıncı: "Aradığım hikâyenin okunmaya değer olduğu konusunda ikna olmalıyım."


Twitter'da Paylaş
0

Yazmakla ilgili tek bir endişem var. Bir sabah uyanıp yazmanın artık hayatıma bir anlam katmadığını görmek. Yazma isteğimin içimden sökülüp alınması, yazmayı saçma bulmak. Bu çok ürkütücü...

Özlem Akıncı'nın ilk kitabı Ağaçlar Yanıyor uzun çalışılmış öykülerden oluşuyordu. Hak ettiği ilgiyi gördü mü bu ayrıca değerlendirilebilir ama nitelikli bir okur çevresi için önemli oldu. Şimdi dört yıl sonra ikinci kitap: Deniz Bize İyi Gelecek. Son zamanlarda yayımlanmış iyi kitaplardan biri. İlk kitaptan bugüne aynı çizgide ama gitgide daha sıkı ve başkalarına bakmadan yazılmış, emek ürünü, ustalıklı öyküler. Özlem Akıncı ile hem yazdıklarını hem sevdiklerini konuştuk.

Ağaçlar Yanıyor 2014’te yayımlandı. Bugünlerde de yeni kitabınız Deniz Bize İyi Gelecek. Öykü kitabı için aradan geçen dört yıl uzun bir zaman değil mi?

ÖA: İki yıl önce de çıkabilirdi tabii, iyi de olurdu ama sanırım eksik olurdu. Elbette geç kalmışlık tuzağına düştüğüm oldu, özellikle dört yılın ikinci yarısında. İki yolum vardı, birincisi öykü yazmanın zanaat tarafını az da olsa ihmal edebilirdim (‘e fena değil, olmuş bu, kusuru da pek yok’ diye niteleyip okuduktan sonra unutup gittiğimiz gibi öykülerden söz ediyorum) ya da içime sinenleri biriktirecektim. Bir yanda yazarı zorlayan bir sistemin içindeyiz. Sık aralıklarla yeni bir ürün bekleniyor, ki frekansın kitabın okura ulaşmasını gerçekten kolaylaştıran bir işlevi var. Öte yandan ‘ben’ koşullardan biriyim, sürecin bütününü etkileyen bir faktörüm. Bu nedenle öncelikle benim için anlam taşıyacak öykülerin ayrı ayrı olgunlaşması, yeterli sayıda birikmesi gerekti. Araya beni durduran uzun bir hastalık ve yas dönemi girdi. Sonuçta Deniz Bize İyi Gelecek’in oluşum süresi dört yılı buldu. Neyse ki bugünün koşullarına bakılırsa sıradakinin daha kısa sürede ortaya çıkacağını sanıyorum. İlk öykülerinizden bugüne, bana kalırsa değişmeyen bir öykü diliniz ve dünyanız var. Bunu bir kararlılık ya da tutarlılık olarak alabilir miyiz?

ÖA: ‘Ben’ bir malzemeyim. Fikirlerimle, hayata bakış açımla, beğenilerim, korkularım, öfkelerimle yazdıklarımın bir malzemesi. Bugün böyle bir ses veriyorum. Bununla birlikte zamanla birlikte akıp giderek bir birey olarak ‘ben’ değişiyorum. Muhakkak ki bu öykü dilime de, yazdıklarıma da yansıyacaktır. Hayatıma yeni kitaplar girecek örneğin. Filmler, yeni insanlar. Ülke değişiyor. İçinde yaşadığım şehir değişiyor. Ben nasıl aynı kalabilirim. Şimdiye dek yapmadığım bir şeyi yapacağım mesela. Bugün önemsediğim yarın bir hiç olacak ya da tersi. Nasıl değişeceğimi bilmesem de sesim de, anlatmak istediklerim de aynı kalmayacak sanırım. Yazan kişi olarak kendimi yazdıklarımdan ayrı görmüyorum, her ne kadar başkalarını anlatıyorsak da kendi algılarımla süzüyorum çünkü. Ben değiştikçe gözüm de değişecektir.

“Derinlerde sürüp gidenin peşinde...”

Öykülerinizin karakterlerinin iç dünyalarının biraz baskın olduğu söylenebilir mi? Dolayısıyla buna uygun bir anlatım biçimi kurmaya çalıştığınız?

ÖA: Behçet Çelik yazdıklarım için “derinlerde sürüp gidenin peşinde” ifadesini kullanmıştı ki bana kalırsa mükemmel bir yorum. Görünen değil arka yüz, itilip derinlere saklanmış olan ilgimi çekiyor. Bazen karakter bile farkında değil içinde çöreklenmiş muhasebelerden. Olaylar oluyor, tepkiler veriyor ama, çoğu zaman onun gördüğü yalnızca dış katmana sıkıntı, üzüntü, korku olarak yansıyan temel duygular. Üstünü örttükçe birbirine dolaşmış, sebeplerle sonuçlar karışmış karman çorman bir düğümü içinde taşıdığını bile görmüyor. Okurla birlikte izleyelim, çözelim istiyorum. Karanlıkta kalan uygun yerlere ışık düşürmeliyim ki, anlam ifade edecek bir akış çıksın ortaya. Bu sebeple düz bir anlatım biçimi seçmiyor olabilirim. Karakter her zaman bir aydınlanma yaşamıyor da olabilir.

Uzun zamandan beri yazılanlarda bir benzerlik oluştuğu söylenebilir. Oysa siz de sanki hikâyeyi alışılmış olanlardan başka yerlerde arıyorunuz… ÖA: Bir okur olarak birbirine benzer metinleri okumaya sabrım yok. Okuyacağım metin ya bilmediğim bir şeyi anlatmalı ya da farklı bir anlatım biçimi seçmeli. Bu sebeple aradığım hikâyenin okunmaya değer olduğu konusunda öncelikle okur olarak ben ikna olmalıyım ki oturup emek vereyim, yazayım. Peki öykülerinizin fikrini oluştururken başka yazarların yazdıklarına bakıyor musunuz?

ÖA: Kimi metinler kışkırtıcıdır. Elimdeki kitabı bırakıp yazma isteğimi tetikler. Üstelik kafamdakinden bambaşka, ilgisi olmayan bir şey de okuyor olabilirim. Hatta biyolojiyle ilgili bir metin bile olabilir. Fikirden çok, sanki içimde yükselen coşkunluk hissiyle yazmaya itilirim. Yaşar Kemal’in dilinden böyle etkilenirim mesela. Yazmaya yeni başladığım dönemlerde Vüs'at O. Bener, Mehmet Günsür, Onat Kutlar, Sema Kaygusuz, ilerleyen zamanlarda John Cheever, Italo Calvino, David Constantine, Ralf Rothmann benim kışkırtıcı yazarlarımdır. Şimdilerde hayatıma kısa süreli girip çıkan genç yazarlarım var. Dönüp yeniden okuyorum, beni bir süre için heyecanlandırıyor, sonra rafa kaldırıyorum. Bazen de yolumu bulamamışsam, sıkışıp kalmışsam, sesimi kaybetmişsem yararı olacağını düşündüğüm bir kitabı açar bir iki sayfa okurum.  

Oldukça süzülmüş, incelmiş, indirgenmiş bir dille yazıyorsunuz. Öykü böyle mi yazılır?

ÖA: Benim okumak istediğim öykü emekle yazılmalı. Ahşabın oymasında, gömleğin dikişinde gördüğüm gibi ince, temiz işçiliği görmeliyim metinde. Okuru sözcük oyunlarıyla kandırmayan sağlamlığı olmalı. Önceden kullanılmış hiçbir güçlü imgeye, kelimeye, isme yaslanmamalı. Kendi gücünü üretmeli. Kitabın kapağını kapadıktan sonra pencereden dışarı bakıp üstüne düşünmeliyim. Öykü benden sindirecek zaman istemeli. Aklımı çelmeli, vay be nasıl da yazmış yazar, dedirtmeli. Yapabildiğimce inceltiyorum ama bitti dediğim yerde bile pütürler kaldığını biliyorum, titiz yanımı serbest bıraksam henüz yayımlanmış hiçbir kitabım olmazdı.

İçime sininceye kadar uğraşırım, ya da inancımı kaybetmişsem o kadar emek verdiğim, sevdiğim halde çöpe atarım.

Yeni bir öykü sizde nasıl oluşmaya başlıyor, sonra nasıl tamamlanıyor?

ÖA: Aklıma takılan bir sahne de olabilir, bir öykü adı, bir duygunun anlatımı, ya da bir kişi, bir diyalog. Herhangi bir ipucu. Üstüne düşünürüm. Yolda yürürken, bahçede çalışırken. Hatta o sırada okuyamam bile. Okurken sürekli aklım dağılır yazacağım öyküye kaçar. Çizerim. Şemalar, şekiller, çöp adamlar kadınlar, ilişki okları, duygu durumları, olaylar akışı, etkileri, sorular vs. Ne zaman ki kafamda başlayacak kaba bir taslak oluşur, öyle yazmaya başlarım. Yazdığımı acımasızca eleştirecek gözün karşısına çıkarana dek süreç yaz, sil, çiz, yeniden kurgula, yeniden yaz, başa dön, boş bir sayfa aç şeklinde sürer. Uzun da sürebilir kısa da, kurgusuna bağlı. Güvendiğim kişilerin kör noktalarıma düştüğü için göremediklerimi bana göstermesine gelir sıra. Burada sürecin en başına dönmem gerekiyorsa boş bir sayfa açmaktan üşenmem. İyi bir metin çıkacağına inanıyorsam defalarca başa döner sıfırdan başlayabilirim. İçime sininceye kadar uğraşırım, ya da inancımı kaybetmişsem o kadar emek verdiğim, sevdiğim halde çöpe atarım.

Sizin yazdıklarınız hangi yazarlardan çıkmıştır?

ÖA: İki kitap çıkarken dönüp dönüp okuduğum yazarları saymalıyım. Yoksa kitabını okuduğum her yazarın etkisi var. Yukarıda adını andığım kışkırtıcı yazarlarıma ek olarak, Carver, Flannery O’Connor, Salinger, Saroyan, Juan Rulfo.

Peki en çok sevdiğiniz üç yazarı sorsak?

ÖA: Ortaokul yıllarımdan beri Ferit Edgü’nün ayrı bir yeri var, ona bağlılığım ustalığının yanında okur sadakati içerir. İlk gözağrısı gibi biraz. Ondan daha etkileyici yazarlarla tanışmışsam da onu terk edemem. Salinger hem özyaşamı hem de karakterleri ve kurduğu öykü dünyasıyla kendimi yakın hissettiğim için sevdiğimdir. Onat Kutlar’ı da dönüp her okuyuşumdan sonra beni hayran, şaşkın, büyülenmiş bir okura dönüştürmeyi yazdığı az sayıda öyküyle başardığı için severim. Üç kitap?

ÖA: Marcovaldo, Italo Calvino ve Kızgın Ova, Juan Rulfo. Üçüncü kitabı edebi niteliği sebebiyle değil hayata bakışımı etkilediği, genç yaşımda algıladığım şekliyle, herhangi bir şeyi yapma eylemimi kurduğu, hâlâ da uygulamaya gayret ettiğim için anmak istiyorum. Bitkilerime bakarken, yemek yaparken ya da yazarken. Trevanian’ın Şibumi’si bu. Hayal kırıklığına uğrarım ve bendeki büyüsü bozulur diye yeniden okumuyorum ama unutulmazımdır. Yarın farklı üç kitap sayabilirim, ama Şibumi değişmez, belki de yeniden okumadığım içindir.

Ağaçlar Yanıyor ve Deniz Bize İyi Gelecek gibi iki iyi kitap, yazarı sıkıştırabilir. Şimdiden üçüncüsüyle ilgili endişeniz var mı?

ÖA: Yazmakla ilgili tek bir endişem var. Bir sabah uyanıp yazmanın artık hayatıma bir anlam katmadığını görmek. Yazma isteğimin içimden sökülüp alınması, yazmayı saçma bulmak. Bu çok ürkütücü ama aynı zamanda da olası geliyor. İsteğimi kaybedersem görecek gözüm de kalmaz, söyleyecek sözüm de olmaz çünkü. Şimdilik dosyamın kapağını kapayıp yayınevine verdikten sonra unutup sıradaki için heyecanlanıyorum. Sanki hayalimdeki gibi bir kitabı henüz yazamamışım gibi hissediyorum. Bembeyaz kâğıdı elimdeki fırsat olarak görüp heyecanlanıyorum. Artık yavaşlıkla, titizlikle, sanki sonsuz zamana sahipmişim gibi çalışacağım için seviniyorum. Sonra işin içine girince öyle olmuyor tabii. Bu yüzden şimdilik kalbimi çarptıran henüz ortalıkta olmayan üçüncü kitap.

Hangi yazarın yerinde olmak isterdiniz?

ÖA: Hiç düşünmemiştim. Birisinin yerinde olmak istemem, ama birisine benzemek isteyebilirim. O yüzden bu soruya bu açıdan yaklaşacağım. Murathan Mungan’ı yakından tanımıyorum, gündelik yaşamını gözlemlemedim ama söyleşilerinden, yazdıklarından sezinlediğim kadarıyla o kendini edebiyata dönüştürmeyi başarmış bir yazar. Her şeyiyle edebiyat olmuş. O bana kalırsa yemek yerken bile edebi bir tavır içindedir. Öyle sanıyorum, ya da öyle hayal ediyorum. Bu nedenle ona benzemek isterdim. Bu sadece nitelikli yazmakla ilgili değil, başka bir şey, bir oluş hâli. Yanıldığımı görürsem hayal kırıklığına uğrayabilirim.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR