Pahalıya Al Ucuza Sat: Alejandro Jodorowsky ile Söyleşi
2 Nisan 2019 Söyleşi Kültür Sanat

Pahalıya Al Ucuza Sat: Alejandro Jodorowsky ile Söyleşi


Twitter'da Paylaş
0

Bir milliyetimin olmayışının eksikliğini hep hissettim. Kendime ait bir şey, ait olduğum bir yer. Hiçbiri yoktu.

Elianne Kan: Kitabınız Bir Kuşun En İyi Öttüğü Yer ilk kez doksanlı yıllarda İspanya’da yayımlandı değil mi?

Alejandro Jodorowsky: Evet. Yüz Yıllık Yalnızlık gibi folklorik Latin Amerika romanına ve Vargas Llosa’nın romanlarına olan ilginin aniden yükseldiği bir süreçte yayımlandı. Ancak Yahudi soyunu ele aldığından milliyeti yoktu. Ve o zamanlar popüler hâle gelen büyülü gerçekçilik damarından değildi. Gerçekçi büyüyü yazdım.  Hemen kabul görmedi.  Ben de Bir Kuşun En İyi Öttüğü Yer’i,  Psiko-Büyü, Metageneology gibi terapötik nitelik taşıyan başka kitaplar yazmak için bir kenara koydum.  

EK: Filmlerinizde dinsel ikonografiler kullandınız ancak bunların tamamı Katolik inancına veya öteki ruhani pratikler ilişkindi. Yahudi temalarıyla bu kadar bariz bir biçimde ilk kez mi ilgileniyorsunuz?

AJ: Evet. Babam Yahudi olduğunu sakladı. Tam ismini, Jaime Jodorowsky imzasını asla kullanmadı, sadece Jaime. Rus kimliğinin ardına gizlendi ve okulda zorbalığa uğramaya başladığım, bunun benim için anlaşılır hâle geldiği on üç veya on dört yaşlarıma kadar Yahudi olduğumu söylemedi. O zamanlar Şili, yarısı müttefikler yarısı Naziler lehine olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Yahudi eğitimi almadım, bayramlarını kutlamadım veya Bar Mitzvah törenim olmadı. Babam bunların tümünü benden sakladı. Bir milliyetimin olmayışının eksikliğini hep hissettim. Kendime ait bir şey, ait olduğum bir yer. Hiçbiri yoktu. Ben de bu romanı yazmayı kendime vazife edindim.  

jodorowsky

EK: Size Yahudiliğinizi keşfetmek konusunda ilham veren bir an oldu mu?

AJ: Kendimi, kendi kimliğimi araştırma sürecimin bir parçasıydı. Babam iş adamıydı ve kültüre inanmazdı. Ateist ve Stalinistti. Büyüdüğüm süre boyunca hangi türden olursa olsun ölümlü olmanın kaygısını yatıştıracak metafizik bir aspirinim yoktu. Kendime bir öğretmen aramaya başladım ve Zen keşişi buldum – beş yıl süreyle birlikte meditasyon yaptığım Japon bir keşiş. Yahudi kökenlerimi keşfetmem, Kabala ve Torah üzerine çalışmaya başlamam da aynı sürece denk geldi. Nereye gittiğinizi bilmek istiyorsanız nereden geldiğinizi bilmek zorundasınız. Ebeveynlerim istenmedikleri bir ülkede ayakta kalmaya çalışıyorlardı ve babamın niçin böyle olduğunu, annemin niçin böyle olduğunu anlamak için geçmişe dönmek zorundaydım. Kim olduğumla yüzleşmeye karar verdim.

Bak, dört yaşımdayken babam bana bir gün öleceğimi, hiçbir zaman bir Tanrının olmadığını ve olamayacağını söyledi.

EK: Geçmişinizle yüzleşmek, kendinizi Zen pratiğine ardından tarot ve psikobüyüye kaptırmak – Yahudi dini ve kültürünün sizinle uyuşan belirgin unsurlar var mıydı?  

AJ: Bak, dört yaşımdayken babam bana bir gün öleceğimi, hiçbir zaman bir Tanrının olmadığını ve olamayacağını söyledi. Dini keşfetmeye başladığımda dindar Yahudiler bana aşırı zeki göründüler ancak öyle bir durumdu ki, Kabala ile birlikte dilden kaynaklanan mistik ve muazzam bir delilik bu zekâya eşlik ediyordu. Geldiğim yer deli adamlarla dolu bir evrendi. Tanrıyla aklını bozan adamlar. Tam olarak dikkatimi çeken de buydu zaten.  Tarot üzerine araştırma yapmaya başladığım zaman İbrani alfabesindeki yirmi iki harf gibi yirmi iki Majör Arkana kartı olduğunu keşfettim. Tarotun Kabala veya Yahudi geleneğiyle çok işi vardı ancak bu, dinsel çılgınlığın olmadığı bir dünyaydı.

EK: Kitabın girişinde şöyle yazıyorsunuz, “Kitapta geçen tüm karakterler, yerler ve olaylar gerçektir, kronolojik sıra değiştirilmiştir. Bu gerçek, bir mit hâline gelene kadar dönüştürülmüş ve efsanevileştirilmiştir. Soyağacımız, düşüncelerimizi, duygularımızı, arzularımızı ve maddi yaşamımızı sınırlayan bir tuzaktır ama aynı zamanda değerlerimizin çoğunu içinde saklı tutan bir hazine. Bu kitap bir roman olmanın yanı sıra, şayet başarılı olabilirse, bütün okurların takip edebileceği bir örnek olmaya hizmet edebilir, bağışlamayı deneyimledikleri takdirde onlar da aileden gelen anıları kahramanlık efsanesine dönüştürebilirler.” Aileden gelen anıları efsaneye dönüştürmek size ne kazandırdı? Bu süreç neye benziyordu?

AJ: Düşünmeye başlıyor ve ne kadar mesafe kat ettiğinizi görüyorsunuz. Kendinizi ne ölçüde sevdiğinizi, mental ve ruhsal anlamda hangi seviyeye geldiğinizi.  Kendinize diyorsunuz ki, Elimden gelenin en iyisi, aşabildiğim her şey bu. Atalarım da insandı, onlar da aynı aşkınlık seviyesine ulaşabilirlerdi ama yapamadılar.  Uzun bir hikâye bu, birbirini arayan çiftlerin, kendini gerçekleştirme imkânının, aşkı, güven duygusunu, huzuru aramanın ve bulamamanın hikâyesi. Bu yüzden soyağacımdaki bütün karakterleri kendi eriştiğim seviyeden tasvir etmek zorundaydım. Örneğin kitapta Tanrı’dan sıkılmış olan büyükannem Teresa, insansı bir primata âşık oluyor ve âşık olmanın mucizelerini keşfediyor. Aslına ona verdiğim şey hiçbir zaman sahip olamadığı aşktı. Böylece onu serbest bıraktım. Yahudi geleneğinden çıkarıp bir başka şeyin içine, çok daha hayvani bir karşılaşmanın ortasına yerleştirdim. Aile üyelerimin asla sahip olamadıkları neyse ben onlara bunları verdim. Uzun bir düşünme süreciydi. Tam olarak erişebilecekleri ancak asla erişemedikleri şeyler neydi, hayal ettim. Hayal gücü bir nevi tedavi işlevi gördü ve kendi dünyamı keşfettiğim bu süreç yaşamımı değiştirdi. Şimdi dünyamın bir temeli var.  Artık Yahudi olduğumu gizlemiyorum. Yahudilikle ilgili konuşmaktan utanmıyorum. On üç veya on beş yaşımdan itibaren kırk yıl boyunca bundan hiç bahsetmediğimi düşünürsek çok güçlü bir nevroz – birinin nereden geldiğini bilmemesi ve olduğu kişiyi sevmemesi. Soyağacı neyse kişi odur. Soyağacını tanımak bu yüzden önemli ve sevmek.  

jodorowsky

EK: Filmlerinizdeki karakterler genelde kurmaca kişilikler. Hayal gücünüzü bunlar için kullanmakla aile öykünüzdeki boşlukları doldurmak için kullanmak arasında fark var mı?

AJ: Her sanat kendi kurallarına ve farklı biçimlerine sahip, ötesi yok. Sanatın tamamı aynı içeriğe sahip – kendisini ifade eden bir insan. Farklılık sadece biçimde, içerik tamamen aynı. Çalışmalarımın hepsi birer inisiyasyon çalışması. Bu ise Shakespeare’in tam anlamıyla karşıtı.

EK: Kast etiğiniz nedir?

AJ: Örneğin Hamlet’i ele alalım. Hamlet değişmez ve sonunda bir ahmak gibi ölür. Don Quixote de la Mancha, kitabın sonuna kadar Don Quixote olmaya devam eder. Bu kitaplarda karakterler gelişim göstermezler, ruhsal anlamda değişim geçirmezler. Madem kişi değişmiyor öyleyse bütün bu klasiklerin orta yerinde duran felsefe ne? Evren değişiyor, evren genişliyor. Her şey sürekli bir değişim içerisinde. Ne zaman ki, bir insan kaya misali değişmeden kalır ve bütün yaşamı boyunca olduğu şeye sımsıkı yapışır, bu bir trajedidir. İnsan akışkan olmak zorunda. Değişmek, genişlemek, gelişmek ve her anında şunu sormak, Niçin acı çekiyorum? Bu mesele niçin canımı sıkıyor? Niçin bir şeyler arıyorum? Niçin şundan veya bundan nefret ediyorum? Niçin bağışlayamıyorum ve kendimi niçin bunlardan azat edemiyorum? Tüm işim bu, yavaş ama emin adımlarla dönüşen, kendi benliğinin bilincine varan ve ruhsal anlamda bulunduğundan çok daha yüksek bir seviyeye ulaşan bir karakterin gelişimini anlatmak. Yarattığım karakterler bilgeliğe erişirler. Böylesi bir bilgeliğe ulaşmaksa yaşamın hazzına varmakla eştir.  

EK: Çalışmalarınızda kişinin kendi benliğinin bilincine varma yolculuğu neredeyse her zaman ebeveynleriyle bağlantılı, buna katılıyor musunuz? El Topo’daki oğul, bir erkek olabilmek için annesinin fotoğrafını gömmek zorunda kalırken Fando y Lis’teki  Fando, annesini gömüyor.

İnsanlar hayvandır. Bedenimiz hayvandır. Sanat var olmak için karşıtlıklara gereksinim duyar. Çatışma gerektirir.

AJ: Sorunuz beni güldürüyor. Bir anne ve babadan doğuyoruz – yaşamınız annenizle cinsel ilişkiye giren bir baba tarafından oluşturuluyor ve siz doğuyorsunuz.  Yaşam kendisini çoğaltmak ister.  Yaşam, bana kalırsa çok önemli iki temel güdüye sahip.  Bunlardan biri materyal ötekiyse spiritüel. Materyal olan, ölümsüz olabilmek adına çoğalmak. Üreme vasıtasıyla evren yaşadığı sürece yaşayabilmek. Ötekiyse bir bilinç yaratmak.  Yani aslında bir bilinç yaratmak için ürüyoruz. Zihnimizi inanılmaz bir mucize. 

EK: Çalışmalarınız genellikle insanı hayvandan ayıran şeyin ne olduğu sorusunu akla getiriyor. Bu sizi niçin bu kadar ilgilendiriyor?

AJ: İnsanlar hayvandır. Bedenimiz hayvandır. Sanat var olmak için karşıtlıklara gereksinim duyar. Çatışma gerektirir. Benim sanatımda şiddetin yeri, daha sonra huzura ve insanın kendi benliğinin bilincine varmasını sağlayacak bir sürecin parçası olmaktır. Kötü sanatsa şiddeti sadece okura veya izleyiciye rahatsızlık vermek uğruna kullanır. Demek ki kötü sanatın sahnelediği, haz veren bir şiddettir.  Elleri tabancalı kahramanlar, birbirini tekmeleyen, soygun yapan, cinayet işleyen, tecavüz eden –saygı duyulabilecek türden bir şiddet değil. Döllenmek için babalarıyla cinsel ilişkiye giren kızlar, birbirini öldüren erkek kardeşler vs. Bu tip sahneler İncil’de bile var hatta İncil’de çok daha korkunçları var. Ancak bunların tamamı karşıtlık oluşturmak için gerekli. Karşıtlık olmazsa yaratım olmaz.

jodorwsky

EK: İnsanın hayvani yönüne, birinin ötekine fiziksel olarak zarar verebiliyor olmasına ilişkin görüşünüz zaman içerisinde değişti mi?

AJ: Bence hayvanlar muhteşem! Bir kedi olmaksızın yaşayamam. Kedim bir mucize. Hayvanları seviyorum. Dolayısıyla hayvani insan, hayvan olarak insan, agresif bir canavar değil – muhteşem bir şey.

EK: Ebeveyn ve oğul arketiplerine dayanan öyküler yaratmayı bırakıp nihayetinde kendi aileniz ve kendi hikâyenizle ilgilenmeye başlamak için bu kadar uzun süre beklemenizin belirgin bir sebebi var mıydı? 

AJ: Onları bağışlayana kadar bekledim. Bağışlamak çok uzun süremi aldı. Yükümlülüğünü yerine getirmeyen bir ebeveynlerinizi sevmeme, onlarla görüşmeme hakkına sahipsiniz. Özgür kalmak ve kendi yaşamınızı kurmak da hakkınız.  Ama kendi hayatınızı yaşasanız bile tüm bunlar sizinle olmaya devam ediyor. Hepsini içinizde taşıyorsunuz. Onlarla hesaplaşmak, onları soğurmak ve kendinize katmak zorundasınız. Şu an çekimleri devam eden filmimde bana verdiği her şey için babama teşekkür ediyorum. Bana vermiş olduğu her şey, bana vermemiş oldukları. Mistisizmi onun sayesinde keşfedebildim çünkü babam bana hiçbir zaman bunu vermedi. İnsanlığı keşfedebildim çünkü babam bana hiçbir zaman insanlık göstermedi. Beni nasıl seveceğini bilmeyen annem sayesinde bir kadının nasıl sevileceğini keşfettim.  Yaşamımı nasıl seveceğimi bulmak yetmiş yılımı aldı. Bu bedende doğduysam kendimi benliğimin bilincine varmak zorundayım. Biraz vaktimi aldı ancak amacıma ulaştım. Bak, seksen altı yaşındayım son zamanlarda sadece sonunda babamın bir kahramana dönüştüğü bir film yapabiliyorum.

EK: Bu nasıl oldu?

AJ: Çünkü onu zaman içerisinde bağışladım. Ona nasıl bir kahraman hâline gelineceğini gösterdim. Sanatsal bir yaratımdı, benim için en önemlilerinden biri. Ve herkes için. Kimin ailesiyle problemi yok ki?

EK: (Kahkaha)

AJ: Onlara kim sahip değil?

EK: (Kahkaha) Doğru. Bütün bunlardan bir sanat çalışması yaratmak, nihai amaca ulaştığınızı hissettiriyor mu yoksa bu da sadece iyileşme sürecinin bir parçası mıydı?

AJ: Bak, ben bir sanatçı olarak doğdum. Hayal gücüm var, sanatın her türünü icra edebilirim. Bu benim tutkum. Öyle ya da böyle ben bir sanatçıyım. Dolayısıyla sanat yaratıyorum. Kuşlar öter ancak hiç kimse onlara ötmeyi öğretmez. Sanat yapıyorum çünkü benim için esas olan bu.

Ne istediysem yaptım. Sürekli yaratmak, ilerlemek ve yaratmak. On yıl içinde yönettiğim yüzün üzerinde oyunla Meksika’da tiyatroyu kökten değiştirdim.

EK: Bu kitap İngilizce yayımlanmadan ve son iki filminiz gösterime girmeden önce bir sanatçı olarak izlediğiniz yol neydi?

AJ: Acı çektim ve acı çektim. Babama göre bütün sanatçılar muhallebi çocuğuydu. O bir iş adamıydı ve bana iki şey öğretti – Tanrı diye bir şey yok ve “ucuza al, pahalıya sat.” Bu yüzden kendime sürekli şunu söyledim, Pahalıya alıp ucuza satacağım. On yedi yaşımda eski bir daktilonun başına oturdum ve bir şiir yazdım. Etrafım bir anda arkadaşlarla çevrildi, yeni Rimbaud hâline gelmiştim. Ardından Ekspresyonist dans, kuklacılık ve tiyatro çalıştım. Pantomim yapmak istediğimi keşfettim. Yirmi üç yaşındayken Şile’de geniş bir tiyatro grubum vardı. Ardından Paris’e gittim. Paris’te öğrenim gördüm ve Marcel Marceau için pantomimler yazdım. Maurice Chevalier’i yönettim. Sürrealistlere katıldım.  Sorbonne’da felsefe öğrenimi gördüm. Ne istediysem yaptım. Sürekli yaratmak, ilerlemek ve yaratmak. Panik Hareketini yarattım ve “Happening” i sergiledim. On yıl içinde yönettiğim yüzün üzerinde oyunla Meksika’da tiyatroyu kökten değiştirdim. Hepsi bu kadar. Çok şey yaptım. Çizgi roman da…

EK: Sizi tiyatroya çeken neydi?

AJ: Tiyatro destansıdır. Ortadan kaybolur. Sahneye koyarsınız ve yok olur. Geriye hiçbir şey kalmaz. Esrime hâli devam ettiği sürece çalışırsınız ve bittiğinde bitmiştir. Tarihe geçmez. Sadece oyunu izleyen az sayıdaki insan için anı olur, fazlası değil.

EK: Filmle karşılaştırdığımızda?

AJ: Tiyatro kentsel bir ritüeldir. Film ise küresel. Tiyatro şimdi gerçekleşen anlık bir ritüeldir. Film ise uzun süre devam eder. Devamlılık gösterir, iz bırakır. Tiyatro şehir için gerçekleşir. Film gezegen için. Tiyatronun dünyası yaşayan oyuncular yüzünden sınırlıdır. Fakat film her şeye sahiptir. Film şu ana kadar var olmuş en eksiksiz sanat formudur.   

EK: Fakat her ikisi de düş. Her şey kurmaca ve hepimiz bunu biliyoruz.

AJ: Bu sanat! Elbette. Tiyatro et ve kemik. Film ise ışık, bütünüyle ışık.

Gerçekçi filmin yaptığıysa tam olarak budur. Alçıdan yapılmış, et rengine boyanmış, yapay olarak nefes alan bir heykel. Filmlerim bunun gibi bir şey.

EK: Gerçeğin Dansı’nda kurmacayı gizlememeyi tercih ediyorsunuz. Annenizi canlandıran aktristin peruk taktığı net bir biçimde görünüyor hatta şarkı söylerken peruğun kaydığı bir sahne var.

AJ: Sanatın sorduğu her şey, Sanatın ne olduğudur. Ve bütün filmlerin teması, Film nedir, sorusudur. Bütün bunların gerçek olduğuna ikna etmeye çalışarak izleyiciyi delirtmek istemiyorum. İzleyicinin seyrettiği şey bir gerçeklik değil, bir film seyrediyor. Film gerçekdışıdır. Ve gerçekdışılık içerisinde bir heykel gibidir. Bir heykeli et rengine boyamaz, ona yapay olarak nefes aldırmaya çalışmazsınız. Gerçekçi filmin yaptığıysa tam olarak budur. Alçıdan yapılmış, et rengine boyanmış, yapay olarak nefes alan bir heykel. Filmlerim bunun gibi bir şey.

EK: Yazmakla karşılaştırdığınızda film yönetirken detayları çok daha iyi kontrol altında tutabildiğinizi hissediyor musunuz?

AJ: Filmde bir şeyleri ifade etmek için kullanacağınız çokça araç var. Fakat bu araçlar şu an epey sınırlı çünkü pahalılar. Bir görüntü yarattığınızda onun maliyetini düşünmek zorundasınız – filmin kısıtlandığı asıl yer. İş adamı hâline gelmeye zorlanıyorsunuz.

EK: Öyleyse yönetmenin o kadar da özgür olmadığını düşünüyorsunuz?

AJ: Yönetmek olarak özgürüm çünkü yaptığım cine de autor. Fakat şu an bu türden film yapan çok az insan var, para getirmiyor. Günümüzde film ticari bir iş. Endüstrileştirildi.

jodorowsky

EK: Sonsuz Şiir, Gerçeğin Dansı’nın devamı niteliğinde ve bir kez daha aile üyelerinizi, ailenizin öteki üyelerini canlandırırken görüyoruz, evet?

AJ: Tocopilla’dan Santiago’ya taşındık. Babam, işçi sınıfının yaşadığı bölgede bir dükkâna sahipti. Film, oradan nasıl kurtulduğumun hikâyesini anlatıyor, ilk şiirimi nasıl yazdım ve o şiir sayesinde bu ticari çevreden nasıl kurtuldum. Tren hattının karşısında yaşadım. Her Cumartesi, rayları geçen sarhoş bir işçi trenin altında kalırdı. Nihayetinde kendimi nasıl sanatçılar, şairler tarafından çevrelenmiş vaziyette bulduğumu ve sanat tarafından nasıl özgürleştirildiğimin hikayesini anlatmak istedim.

Filmlerimde film yıldızlarını kullanmaktan olabildiğince kaçınmaya çalışırım – oyuncu olmayan insanlar kullanırım ki daha gerçekçi olsun.

EK: Oğlunuzu babanız rolünü oynarken görmek nasıl bir duygu?

AJ: Onun ve benim için epey ilginçti. Filmlerimde film yıldızlarını kullanmaktan olabildiğince kaçınmaya çalışırım – oyuncu olmayan insanlar kullanırım ki daha gerçekçi olsun. Bu filmde, platonik bir aşk ilişkisi yaşayan, seksen beş yaşında bir karakter var. Bu kısmı oynaması için Nobel ödüllü Suriyeli şair Adonis’e ulaştım. Portresini çizdiğim sanatçının gerçek bir şair, gerçek bir sanatçı olmasını istiyorum. Filmde gerçeklik arıyorum. Tarot bakan ve tarot dansı yapan bir karakter var bu yüzden rolü ünlü dansçı Carolyn Carson’a verdim. Film yıldızlarından hoşlanmıyorum çünkü onlar her zaman aynı tipte sahneleri canlandırıyorlar. İzleyiciler filmde gerçek performans sanatçılarını, gerçek hayatta neyse o olan insanları izlesin istiyorum.

EK: Göstermek istediğiniz saf egonun ötesinde bir şey?

AJ: Kesinlikle, egonun çok daha ötesinde. Birinin egosunu ekranda göstermekle ilgilenmiyorum.

EK: Sanat hâline getirdikten sonra aile geçmişinizden gelen yük hafifledi mi?

AJ: Muhteşem bir şey hâline geldi. Sanatçı kendi sanat eserine dönüşüyor. Ve süreç içerisinde algınız değişiyor, ilişkileriniz.

EK: Özgürleşmiş hissediyorsunuz.

AJ: Bunu rüyalarımda görüyorum. Mahşer rüyaları görürdüm, canavarlar ve bütün o şeyler, kâbuslar. Şimdiyse en güzel rüyaları görüyorum. Bana şeyleri öğretiyorlar. Sanat yaratıyorum, öğreniyorum, tarot kartlarını okuyorum. Kendimin keyfine varıyorum. Ölülerim beni ziyaret etmek için geri geliyorlar, onlarla konuşuyorum. Kendiniz üzerine çalıştığınız zaman iç dünyanız tatmin edici bir hâl alıyor. Uzun bir süreç ancak buna değer. En görkemli hislerinizi keşfetmeye başlıyorsunuz – sevgi, cömertlik. Tutkuyu keşfediyorsunuz, insanlığı. Bütün bunlar var, ancak bizler var olmadıklarına inanıyoruz. Ve zaman içerisinde yavaşça keşfetmeye başlıyorsunuz. Artık tavuk yiyemez hâle geldiğim noktaya kadar.  Önüme bir tabak tavuk konduğunda o tavuk için kendimi kötü hissediyorum.

jodorowsky

EK: Kendinizi bütün varlıklarla bir hissediyorsunuz – hayvanlar, insanlar…

AJ: Evet! Zavallı küçük hayvanları yemek bana kendimi kötü hissettiriyor. Ve Pascale, eşim, benden çok daha genç. Sağlığı çok iyi durumda ve bir etobur. Bu yüzden iki menümüz oluyor. O biftek yiyor ben pirinç. 

EK: Fakat mutlusunuz.

AJ: Evet, evet, evet, evet, evet, evet. Yaşamı mümkün olduğunca yaşamak istiyorum. Sabahları uyanıyor ve kendime şöyle diyorum, Ne kadar güzel! Bir gün daha. Ne olacaksa olacak ama hayatta kalmak harika. Dışarıda yaşlanmak ancak içeride yaşlanmamak muhteşem. Bu muhteşem! Canlı olmak inanılmaz. Mümkün olduğunca uzun yaşamaya çalışacağım.

EK: Müthiş. Ve belki bize keyif almamız için biraz daha sanat eseri verirsiniz?

AJ: Mümkün olan her neyse. Mümkün olan her neyse onu yapmak niyetindeyim. Sorularınız çok tatmin ediciydi.

EK: Kariyeriniz üzerine çok konuşamadık.

AJ: İnsanlar yaşam hakkında konuşmak istiyor, tekrar tekrar aynı şeylerden bahsetmek değil.

EK: Söylemek istediğiniz, filmlerinizden yeterince bahsettiğiniz mi?

AJ: Fazlasıyla. Artık bıktım bunlardan.

Alejandro Jodorowsky (d. 17 Şubat 1929 Tocopilla, Şili) aktör, besteci, çizgi roman yazarı, prodüktör, psikoterapist, yönetmen. Gerçeküstü, grotesk ve saykodelik yaratıcılığın ustası olarak görüldü. Özellikle belirli bir kesime hitap eden gerçeküstü ve şok filmleri yönettiği, çok sayıda çizgi romanın yazarı olarak bilinir.

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

2018

(Pars Review)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR