Pakize
10 Mayıs 2019 Öykü

Pakize


Twitter'da Paylaş
0

Sözün tekrara döndüğü ve tenin sevmeye susadığı anlardı. “Bazı ahmaklar buna dolunay diyor Pakize, ahmaklar işte.” Bu sözü ilk kez söylüyor edasıyla yeniledi. Kalbinde üşüyen tutku dehlizlerini dolduruyordu; yersiz, zamansız ve manasız tali dolgu cümleleri. 

Günler aylara, aylar da yıllara kenetlenerek akıyordu. Arif ile Pakize! Aşkları çocuk yıllarındayken başlamıştı. Adını Hasret bırakmışlardı köyün ucundaki tarlada bir başına konuşlanan meşe ağacının. Gözlerden kaçabildikçe buluşurlardı Hasret’le. Hasret büyüdü, onlar büyüdü, aşkları da... 

Aşklarına reva olmasın diye Ancak sözlenmeye izin vermişti aileleri. Çünkü ikisi de ailelerinin en küçüğüydü. Bekârlar alttan, evliler üstten sayılır, kırsal coğrafyalarda Büyüğün saadeti ile küçüğün sabrı kardeşti. Arif evin en yakışıklısı Pakize de en güzeliydi.

Arifin babası Hamit Ağa yetmiş iki yaşındaydı. Köyün ileri gelenlerindendi. Kendi işini kendisi görürdü. Ta ki çek defteriyle tanışıncaya kadar. ‘Bir banka müdürü yaktı beni,’ derdi Hamit Ağa. Kendisinin çok yorulduğunu düşünen banka müdürü Hüsnü Bey, “Hamit Bey, ödemeler için bankayla köy arasında mekik dokuyorsun. Bu yaşta yapılacak işler değil bunlar. Gel sana çek defteri verelim,” derdi, Hamit Ağa’yı gördüğünde.

“Hamit Ağa, adını cismini bildiğini ama nasıl kullanıldığını tecrübe etmediği çek defterinin sağladığı konforu duyunca, heveslenir ve banka müdüründen bilgi alır. Bir süre sonra adına basılı çek defterini aldıktan sonra artık tüm alacaklarına çek kesmeye başlar. Patız işçilerine, depocuya, yükleniciye, nakliyecilere çek kesmeye başlar. Yan tarla hoşuna gider sahibine çek kesip tarlayı alır. Sulak arazilerin bol olduğu yan köyü alır ve civar köylerin önce tarlalarını sonra da komşu köylerin tümünü çek karşılığı satın alır Hamit Ağa.

Çekler ödenmeyince alacaklılar da icra davası açmıştı Hamit Ağa’ya. Tebligatlar her posta günü yağmur gibi köye düşüyordu, telefonlarda zır zır durmadan çalıyordu Hamit Ağa’ya. Köydeki iki telefondan biri de Hamit Ağa’nın evindeydi. “Hamit Bey, sizin çekler bankalarda yazılıyor.” Hatlardan dolayı sesi cızırtılı gelen Hüsnü Bey’in ne düşündüğünü anlamaya çalışıyordu. “Ben de burada yazıyorum müdürüm, burada yazıyoruummm. Rahat ol, ben de yazıyorum gözün burada kalmasın. Sıkıntı değil,” diyerek durumun vahametini anlamaktan uzak cevaplar verdi Hamit ağa.

Hamit Ağa’nın bütün varlığına haciz koymak üzere köye gidecek olan avukatlara banka müdürü Hüsnü Bey refakat etmek istedi. Yaşlı ve kalbi zayıf olan Hamit Ağa’nın sağlıyla ilgili endişelenmişti Hüsnü Bey. Hamit Ağa’nın çek defteriyle tanışmasına Hüsnü Bey sebep olmuştu. Vicdanı rahatsızdı.

“Hamit Ağa, zaten malının çoğunu karşılıksız çeklerle aldın. Ne mal varlığın varsa haciz edilecek.” Banka müdürü bunu dedikten sonra Hamit Ağa, yaşlılığın derin çizgileriyle kırgı bayırı hatırlatan yüzünü ekşitip “Benim borcum morcum yok müdür bey, çek kesip verdim ya! ” Dedikten sonra Hüsnü Bey manasız seyreden bu durumu açıklamak için kıvranıyordu.“Bankanın da alacakları var Hamit Ağa, çek vermişsin ama ödememişsin, tüm çeklerin karşılıksız çıktı.” Dedikten sonra Hamit ağa pes etmiş bir edayla, “Sana ne kadar borcum var müdür bey," dedi, "buyur son yaprağı da sana keseyim. Borcum morcum sana da kalmasın!” Hamit Ağa’nın içinde bulunduğu vahim durumu anlamadığını, dudaklarını dişlerinin arasına çekip, kafasını ağır hareketle sağa sola çevirerek ifade etmeye çalıştı Hüsnü Bey.

Hacizden sonra, çalışmak için İstanbul’a doğru ailesiyle birlikte revan oldu Hamit Ağa. Arif de onlarla birlikte köyden ayrıldı. Müntehir bir çift göz bırakıp öylece gitti. Pakize ve Hasret, Arif’i özlüyordu. Pakize, ‘Bazı ahmaklar buna dolunay diyor, ahmaklar işte,’ sözüne bile fukaraydı Arif’in. 

Pakize, Tez elden, bekletmeden cevap yazıyordu Arif’ten her aldığı mektuba. Yıllar geçecekti ve Arif’in sözlüsü olarak kalacaktı Pakize. Hasret’ in hışırdayan yapraklarının dibinde, sırtlarını gövdesine dayayarak söyledikleri türküyü mırıldamaya başlardı her mektubu okumasının akabinde.

 “Kul Ahmed'im gönül versem
 Bağrında gülünü dersem
 Senden gayrı yar seversem
 Öldür beni öldür beni…”

Pakize’ ye bakmak, karanlıkta güneşe çarpılmak gibi kör ediyordu ışığa fakir gözleri. Pakize’nin göz çanaklarının girdabında ne bakışlar bozguna uğramıştı! Deniz mavisi gözleri nakışlarla işlenmişti mendillere. Nice delikanlının omurgası toz duman olmuştu, nice tespihler dağılmıştı gülüşüyle.

Annesi Havin Ana, en küçüğü ve en güzeli Pakize olan sekiz kızından yedisini inceden ustalıkla her birini ayrı komşu köylerden evlendirdi. Komşu köy ziyaretlerine sürekli Pakize ile çıkardı. Töredendir, sorulmaz ilkin, niyetleri hemen belli etmek kız evini şımartırmış. Kız görme ziyaretlerinde açılırdı ‘Pakize’ye talip olmak mevzusu.

Pakize’nin sözlüsünün gurbette olduğunu söylerdi HavinAna. Sonrası malum, öyle ya da böyle evrilir çevrilir, sıradaki en büyük bekâr kızına gelirdi mevzu. Görücüler Havin Ana’ nın usta sunumuyla en büyük bekâr kızı almış ve misafir olarak geldikleri evden akraba olarak ayrılmış olurlardı.

Havin Ana, evlendirme tezgâhını yılda iki defa düzenlerdi. Her kızını ayrı köylere gelin vermesinin sebebini çok sonraları Pakize’ye söylemişti Havin Ana. Bir kadın, bir köydür derdi. Torunlarının komşu köylerle akrabalığının olmasını istemişti Havin Ana. 

Köye televizyon gelirken bir tek Pakize bekâr kalmıştı. Televizyon köye geldikten sonra haller oldu köyün erkeklerine. Her delikanlı bir film artistinin muadili gibi aynanın karşısından ayrılıyordu. Bu gazla da kız beğenmezlerdi. Güzel kızlar da eskisinden daha uzun bekliyordu mürüvetlerini.

Televizyon sadece muhtarın ve Pakize’nin köy öğretmeni olan kiracılarının evinde vardı. Pakize İstanbul’u gösteren filmleri kaçırmazdı. Belki birinde Arif çıkar diye umutla izlerdi. Bu hafta bozuşuktular komşunun kızı Suphiye ile. 

Pazarları camii kapısının önü gibi onlarca çift ayakkabı birikirdi Suphiye’lerin kapısında. Suphiye, salonun kenarında Pakize’yi fark edince, “Kız küs değil miyiz, neye geldin? Madem geldin, kilimde otursana, betonda niye oturuyorsun," dedi. Mülk sahibi olmasının öz güveniyle Pakize, cevabını önceden hazırlamıştı. “Kilimine minnet etmiyorum ki ev de beton da bizimdir, betonda oturuyorum. Çekil kenara, izleyim, bozma keyfimi! “

Babası Zahit, ebedi uykusuna çoktan varmıştı Pakize’nin. Artık Pakize ile annesi yaşıyordu. Ara sıra gelen kardeşleri ve yeğenlerin curcunalarıyla evleri neşe bulurdu. Pakize tam yedi yıl her ay Arif’ten gelen mektupları Hasret’in dibinde, ilk mektupmuş gibi okur, akabinde Hasret ile konuşmaya başlardı. Ta ki Havin Ana’nın İstanbul’dan gelen tahsilli kız kardeşiyle konuşmasına kulak misafiri olana dek. 

“Havin Abla, yedi yıl yetti gayri, Pakize’ye günah, artık mektupları başa sarıp yeniden yazıyorum." Derken, kalbindeki vicdan azabı sesinden anlaşılıyordu Naşide’ nin. Havin Ana elindeki doksan dokuz habbelik tespihi başparmağıyla işaret parmağı arasında, ağırdan çekmeğe başladı. “Arif öldü deseydik, Pakize bin kez ölürdü bacım, bir yanlıştı yaptık artık çare bulalım, gelme üstüme! En küçük dünyam, bir o saadet görmedi, nasıl açıklayacağımı ben de bilmiyorum, bir yolunu düşünüyorum,” dedi Havin Ana.

Annesi ve teyzesinin bildiğini Pakize de biliyordu bundan böyle. Pakize yalınayak, bir solukta kendini Hasret’in yanına atmış, yanağını Hasret’in gövdesine dayamıştı. On beş yıldır Hasret ile büyüyen duyguları içinde üşüyordu. Gökyüzünün Arif’i nasıl kaybettiğini duymak istemiyordu Pakize. Naşide Teyze’ nin her kelimesi mızrak gibi saplanacaktı hasretle büyüyen kalbine. Tüm kardeşlerine nasip olan saadet, kendine kahır olmuştu. Yas tutmayı, bir kabrin yanında dizlerinin üstüne çöküp, “Bak Arif, bazı ahmaklar buna dolunay diyor işte, ahmaklar işte,” demeyi bile reva görmüştü kader Pakize’ye.

Onca yıl mürekkebin kokusuyla ninniler dinlerken şimdi karanlık uykulardan uyanıp Hasret’e feryat etmek zor gelmişti Pakize’ye. Sonraki sabah, ilk uyanan Naşide olmuştu. Salonun her karışında mavi desenli beyaz örtü gibi yayılan, Arif’in kalemiyle Pakize’ ye yazdığı mektupları gördü. Korkarak ve utanarak, açıklamalarının fayda edemeyeceğini bilerek Pakize’nin odasına vardı. Yatağı topluydu Pakize’nin. Havin Ana’yla Hasretin yanına vardı Naşide. Hasret, kendisini gövdesinin dibinden kesen baltanın kenarına yığılmıştı.

Naşide ve Havin Ana toprağa çömelip öylece baktılar gövdesinden bükülmüş Hasret’e ve öfkeyle toprağı eşeleyen Pakize’ye. Pakize, hasretin eksik gövdesini ve dallarını küçük parçalara ayırıp istifledi çukurun içine, boşa çıkan toprakla üstünü örttü Hasret’in. Bir kaya parçasını sürükleyip çukurun bir ucuna koydu. Sustu Hasret’in başucunda, kabrin üzerinde bir meşe ağacı filizlenene dek, hep sustu.

Desen: Serap Ertuğrul


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR