Paterson (ya da Gündelik Yaşama Övgü)
4 Nisan 2017 Kültür Sanat Sinema

Paterson (ya da Gündelik Yaşama Övgü)


Twitter'da Paylaş
0

“Paterson çok sert, zor bir yer. Çok fazla insan çalışıyor orada ve oldukça fakir olanlar da var. Ayrıca etnik anlamda inanılmaz karışık."
Kardelen Ayhan
Paterson (2016) Jim Jarmusch’un son “şiirsel sineması”, oysa böyle bir film yapma fikri bundan yaklaşık yirmi beş yıl önce, yönetmenin bu kente yaptığı kısa bir yolculuk esnasında oluşuyor. Onu bu kente çeken şey ise şair William Carlos Williams (bu kentin şair yaratmak gibi bir yeteneği olmalı, Beat Kuşağı’nın unutulmaz ismi Allen Ginsberg de orada yaşamış şairlerden biri). [caption id="attachment_27789" align="aligncenter" width="800"] William Carlos Williams[/caption] Modern Amerikan şiirinde önemli bir yeri olan William Carlos Williams, aynı zamanda Paterson New Jersey’de doktorluk yapmış bir şair. Büyük şiir kitabı Paterson, insanın kent, kentin de bir insan olarak metaforuyla açılıyor. Jarmusch’un bu metafordan etkilendiği çok açık nitekim filmin ana karakteri Paterson, Paterson N.J.’de yaşayan ve gün içerisinde vakit buldukça şiir yazan bir otobüs şoförü. Filmle ilgili olarak önce burada bir parantez açmak gerekiyor. Modern şiirin öncelikli temalarından biridir kent: Çalışan insanlar, arabalar, köprüler, yollar, gar ve limanlar, otobüs ve trenler, yol, yolculuk… Aynı zamanda gündelik hayatın şiire sızdığı dönem, ilk bakışta bir anlam ifade etmeyen bu yeni dünya şaire yeni bir estetik alan açıyor, şiir sıradan olanı kucaklıyor. Filme konu olan Paterson ise New York’a çok yakın bir yerde konumlanmış, demografik ve kültürel anlamda büyük çeşitliğe sahip bir sanayi kenti. Jarmusch şöyle bahsediyor bu kentten: “Paterson çok sert, zor bir yer. Çok fazla insan çalışıyor orada ve oldukça fakir olanlar da var. Ayrıca etnik anlamda inanılmaz karışık. (…) Ne zaman durup da bir yere bakacak olsanız umut ve hüzün tek bir imgede kendini gösteriyor. Bir yanda tartışan bir çifte, pek olumlu olmayan bir şeye rastlayabiliyorsunuz ve hemen yan kapıda elinde çiçeklerle birini görmek mümkün oluyor. Ya da yıkılan bir binanın hemen yanında, evinin yeni kapısını yeşile boyayan bir adam görebiliyorsunuz. Dolayısıyla biz de biraz bunu göstermek, tüm bu şeyleri bir araya getirmek, bunu abartarak değil, sadece orada bulunmalarına izin vererek yapmak istedik. Çürümenin romantizmini yapmak ya da bunun Edward Hopper’ın resmedeceği tarzda bir şeye dönüşmesini istemiyorduk.” [caption id="attachment_27786" align="aligncenter" width="800"] Paterson[/caption] Paterson’ın gün boyu otobüs sürerken gözlemlediği kent yaşamı, Jarmusch’un bizde bırakmak istediği imgeyi yavaş yavaş hazırlıyor. Ana caddede sıra sıra dizili dükkânlar, yoldan geçen insanlar, Paterson’ın otobüste kulak kabarttığı sohbetler… Kent bize dolambaçsız, herhangi bir şeye özellikle odaklanmadan, öylece, doğrudan bir anlatımla sunuluyor. Jarmusch’un izlediği bu anlatı yolu New York School şairlerinin genel estetik anlayışına göz kırpıyor. Şiirin tüm dünyaya seslenir gibi değil, yanımızdaki kişiye bir şeyler söylüyormuş gibi yazılması gerektiğini düşünen Frank O'Hara ve diğer New York School şairleri Jarmusch’un bir çok anlamda kendine rehber edindiği sanatçılar. Yani şiir “küçük bir not gibi olmalı”, tıpkı filmde Paterson’ın, eşi Laura’ya William Carlos Williams’tan okuduğu That’s just to say şiirinde olduğu gibi (New York School’un şiir anlayışına ilham veren Williams da şiirin fikirlerden değil, nesnelerden yola çıkılarak oluşturulması gerektiğini düşünürdü). Jarmusch’un filmlerine şiir sık sık uğrar: Yönetmen Down by Law’da Robert Frost’un “The Road Not Taken” şiirine göndermeler yapmıştı, Dead Man’in ana karakteri William Blake’ti ve sinematografisinin Blake şiirinden ilham aldığı çok açıktı. The Limits of Control ise Rimbaud’dan bir alıntıyla başlamıştı. Tüm bunlar Jarmusch’un şiire olan düşkünlüğünü ortaya koyuyor. Onlu yaşlarda Fransız sembolistlerini okuyarak keşfettiği şiir onu Baudelaire ve tabii ki Rimbaud’ya götürüyor; Walt Whitman ona Amerikan şiirinin kapılarını aralıyor ve daha birçoklarını keşfetmesi çok zaman almıyor: Jarmusch edebiyat öğrenimi almak için New York’a geliyor ve burada New York School’un önemli şairlerinden Kenneth Koch ve David Shapiro’dan şiir dersleri alıyor. Yönetmenin “kutsal kitabı” Anthology of New York Poets’i derleyen Ron Padgett ise filme şiirleriyle katkıda bulunuyor. Tüm bunlar Jarmusch’un sinematografik estetiğini açıklıyor: “Eğer günün birinde New York School’un sinemasal uzantısı olarak değerlendirilirsem bu çok hoşuma gider” diye ifade ediyor yönetmen. Paterson tıpkı bir şiir gibi kurgulanmış: Pazartesi günüyle açılıyor ve Pazartesi günüyle son buluyor. Paterson’ın bu yedi gününü yedi farklı dize gibi düşünmek mümkün. Paterson ve eşi Laura’nın günlük rutinleri, Laura’nın boyadığı perdelerde ve hatta yaptığı keklerde bile desen çalışması… Tüm bunlar ritim yaratan ayrıntılar. Bunu Jarmusch’un kasıtlı olarak yaptığını öğreniyoruz: “Şiir, müzik ve sanatta çeşitleme ve yinelemelerden hoşlanıyorum. Bach da olsa Andy Warhol da olsa yineleyen şeyler ve çeşitlemeler hoşuma gidiyor. Filmde bu küçük yapıyı yaşamın bir metaforu olarak sunmak istedim, nihayetinde her gün bir önceki veya bir sonraki günün varyasyonu. Tüm bunlar sadece çeşitleme.” [caption id="attachment_27787" align="aligncenter" width="800"] Jim Jarmusch[/caption] Paterson’ın şiirsel kurgusu, lirik sinematografisi bir yana, izleyicisine ilham veren bir yanı da var. Günün içine sızmış küçük ayrıntıların büyük sanat eserlerine nasıl dönüştürülebileceği sırrını paylaşıyor bizimle Jarmusch. Mesela filmin en başında Paterson’ın yazdığı Aşk Şiiri’ni alevleyen (!) Ohio Blue Tip Kibritleri, basit bir kibrit kutusunun da pekâlâ şiire konu olabileceğini gösteriyor. Böylece film, gündelik yaşamı ayrıntılandıran ince detayların bir çeşit övgüsüne dönüşüyor. Not: 1 Filmde Paterson’ın, yolda annesi ve kardeşini bekleyen küçük kız çocuğuyla sohbet ettiği o sahnede, bu küçük kızın da tıpkı Paterson gibi “gizli not defterine” şiirler yazdığını öğreniyoruz. Paterson’a okuduğu Water Falls şiirini Jarmusch’un yazmış olması gibi bir ayrıntı var. 2 Paterson’ın otobüsüne binen ve kendilerini anarşist olarak niteleyen iki genç karakter Wes Anderson’ın Moonrise Kingdom’ındaki Sam ve Suzy. 3 Film, Paterson’ın “yoksa bir balık olmayı mı yeğlerdin” dizesiyle son bulurken, Ahmet Erhan’ın “ne balık ne de kuş” şiiri aklıma geliyor, detayların övgüsüne bir dize daha böylece eklenmiş oluyor.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR