Patrick Modiano: "Tam olarak ne olmuştu?"

Patrick Modiano: "Tam olarak ne olmuştu?"


Twitter'da Paylaş
0

2014 Nobel Edebiyat Ödülü

“1960’lı yıllarda benim kuşağımdan yazmaya heveslenen insanlar romanla, saf edebiyatla pek ilgilenmiyorlardı. Yazmaya başladığımda daha çok sosyal bilimlere yönelim vardı. Sanırım ustalara, entelektüel olarak uyarılmaya ve yönlendirilmeye ihtiyaçları vardı; bu yüzden Barthes’ın, Foucault’nun ya da Althusser’in öğrencileri oldular. Bense zaten bir romancının bakışına sahiptim, bu beni teorilerden uzak tuttu. [button]Nathalie Crom[/button] 1968 yılında sıkılgan, uzun boylu bir genç adam edebiyat sahnesine etkileyici bir giriş yapıyordu: Patrick Modiano, La Place de l’étoile romanını yayımlamıştı. Bu roman neredeyse yarım asır sonra, birbirini izleyen, sıkı sıkıya ilişkili ve beraber alındıklarında kayıp zamanın bir arayışı gibi değil de her biri uzun bir şiirin yeni bir dörtlüğü gibi okunan bir bibliyografyanın ilk köşe taşıydı. Ya da yinelenen motifler etrafında durmadan yeniden başlayan bir varyasyon: büyüdüğü savaş sonrası Paris, başarısız ebeveynlerin yanında bir çocukluk, yalnız ve yasadışı bir ergenlik... Patrick Modiano geçmişi şiirsel malzeme olarak kullansa da, sık sık yapıştırılan “nostaljik” sıfatından hoşlanmıyor. Hayalperest, ciddi, mükemmel biçimde özgün, estetik akımlardan etkilenmeyen eseri yıllara meydan okuyor. Bu da onun ayrı bir yerde olmasını sağlıyor. Kendini gizleyen, paylaşımlardan hoşlanmayan bir insan ve başkalarından etkilenmeyen, yapıp ettiklerinden emin bir yazar... Patrick Modiano, 9 Ekim Perşembe günü Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı. 1978’de Rue des Boutiques Obscures kitabıyla Goncourt Ödülü’ne değer görülmüştü. Yeni romanı Pour que tu ne te perdes pas dans le quartier’nin yayımlanması vesilesiyle kendisiyle görüştük. Kendinden söz etmektense kitaplarından söz etmeyi tercih ettiğini söyledi. Nathalie Crom: Bir defasında polisiye roman yazmak istediğinizi dile getirmiştiniz. Bu yeni kitap neredeyse bir polisiye gibi... Patrick Modiano: Evet, polisiye romanlar yazabilme nostaljisi içindeydim; hep bunu arzu ettim. Ya da her ay yeni bir kitap yayımlayan George Simenon’unkiler gibi diziler kaleme alabilmeyi. Aslında polisiye romanların başlıca temaları benim takıntı haline getirdiklerimden çok farklı değil: kayıplar, kimlik sorunları, hafıza kaybı, gizemli bir geçmişe dönme. Aynı şekilde, bir kişi ya da olay üzerine birbiriyle çelişen tanıklıklar sunmam beni bu türe yakınlaştırıyor. Bu tür entrikalara duyduğum ilginin daha kişisel bir yanı da var. Geçmişe dönüp baktığımda çocukluğumun polisiye bir romana benzediğini görüyorum. Bazı anlarda son derece gizemli insanlar ve olaylarla çevriliydim. Çocuklar yaşadıkları anla ilgili fazla soru sormazlar, her şey onlara doğal gelir. Ama daha sonra, zaman akmaya başlayınca insan geçmişe döner ve kendisine sorar: Tam olarak ne olmuştu? NC: Öyleyse neden hiç polisiye yazmadınız? PM: Polisiye roman bir çeşit gerçekçilik, hatta natüralizm gerektirir, son derece katı ve etki yaratmaya yönelik bir yapısı vardır. Burada hayalin akıcılığına yer yoktur, gerçekçi hatta didaktik olmak gerekir ki bulmacanın parçaları birbirine uysun. Polisiye romanın sonunda bir açıklama, bir çözüm vardır. Bu, benim gibi, parçalanmış, belirsiz, düşsel bir geçmişi çizmek isteyen birine uygun değil. Zaten klasik anlamda romanlar da yazmıyorum. Daha çok düşsel olanla ilişkili, biraz belirsiz şeyler yazdıklarım. NC: Bu yeni romanı yazmanıza neden olan ilk düşünceyi hatırlıyor musunuz? PM: Bir gün, çok gençken, 12-13 yaşlarındayken yazdığım bir notu buldum. Peter Cheney tarzı kara roman ile Grand Meaulnes karışımı bir şeyler yazmayı denemek istediğimi not almışım. Bu, birkaç yıl öncesinde, çocukluğumun sorunlu bir döneminde olmuştu. O dönemde Paris yakınlarında, Seine-et-Oise’da, Alain-Fournier’nin romanını çağrıştıran, yakınlarında harabe bir şato olan kırsal bir banliyöde oturuyorduk. Ebeveynlerim yoktu, yanında kaldığım insanlar biraz tekinsizdi, ortam acayipti. Yirmi beş yıl önce Remise de peine adlı kitabımda bu zamanları zaten anlatmıştım. NC: Buna rağmen otobiyografiye uzak duruyorsunuz... PM: Benim için çocukluğuma narsistik şekilde dalmak gibi bir şey hiçbir zaman söz konusu olmadı. Kendimi anlatmak ya da anlaşılır olmak için yazmıyorum. Gerçekleri yeniden kurmak için de yazmıyorum. İçimde içgözlem yapmaya dair hiçbir arzu yok. Hayır, yalnızca çocukluğumda bir atmosferden, bir ortamdan, bazen çeşitli durumlardan etkilendim ve kitap yazmak için bunlardan yararlanıyorum. Öte yandan otobiyografi düzleminden çıkarak kendimi hayali, şiirsel olanda konumlandırdım, çocukluğumun birkaç olayını da bir matris yaratmak için kullandım. Bunlar bazen komik, önemsiz ve kuşkusuz hiç de gizemli olmayan olaylardı özünde. Örneğin şunu hatırlıyorum: 10 yaşına doğru elime geçen ve gizlice okuduğum bir magazin dergisinde sevgilisini öldürdüğü için ağır cezada yargılanan tıp öğrencisi genç bir kadının fotoğrafına rastlamıştım. Bu yüz hafızama öylesine kazınmıştı ki yıllar sonra Paris’te, Dragon Caddesi’nde yürürken onu tanıdım. Beni neden böylesine etkilemiş olduğunu anlamaya çalışmıyorum; önemli olan beni bir hayale itmiş olması. PM: Aynı şekilde, çocukken ailem, onların anlaşılmaz tutumları, çevrelerindeki belalı tipler, bilmediğim ama benim kuşağımdan herkes gibi benim için de son derece somut olan İşgal hakkında sorduğum sorular... Bütün bunları açıklamaya çalışmıyorum, sadece şiirsel bir düzleme taşımaya çalışıyorum. Olaylar kendi başlarına bir önem taşımıyor, ama sanki hayal âleminde ya da düşlerdeki gibi yansımaları var. Rüyada görüldükleri gibi, bazen karıştırılıp birbirlerine katılarak üzerlerine fosforlu bir ışık tutuluyor, metamorfoza uğruyorlar. Bu şekilde yazarak kendi kendime otobiyografik bir bakış açısından daha yakın olduğum izlenimini ediniyorum. NC: Eserleriniz arasında yalnıza Un pedigree mi tam bir otobiyografik nitelik taşıyor? PM: Evet, bu şekilde bakabiliriz. Yine de ilginç bir şekilde, bu kitapta çok yakın kişilerden ya da olaylardan söz etmiyorum. Aslında bu romanı hayatta bana yüklenen bazı safraları atmak için yazdım: ebeveynlerim, çocukluk ve ergenlik döneminde insanın çevresinde olan kişiler, seçmediğiniz ama orada olan ve sizi kısıtlayan ya da üzerinize yük olan kişiler. Gerçekten bunlardan kurtulmak istiyordum, tanımadığınız bir cesetten kurtulmak istemek gibi. Bu romanı, hakkımda yazılan ve hatalarla dolu bir kitaptan sonra kaleme almıştım. Sadece kendim için bir belgesel olarak, çocukluğum ve ergenliğim hakkında olgulara dayanan ve ayrıntılı bir çeşit beyanname hazırlama niyetindeydim. On yılın sonunda, üzerinde tekrar çalışarak yayına hazır hale getirdim. Bunun sonucunda ortaya bu özlü ve yoğun kitap, Un pedigree çıktı; bir ara tam da bu gerçeğe dayanan, otobiyografik niteliği yüzünden yayımladığıma pişman oldum. Sonra ilginç bir şey oldu: Bu kitap sanki öbür kitaplarım tarafından soğuruldu, onlardan ayrılmıyordu, sanki diğer kitaplarımın iskeleti gibiydi. NC: Sürekli aynı motiflere dönerken bazen hayal gücünüzün kuruduğu korkusuna kapılmıyor musunuz? PM: Ancak sonradan, daha önce yazdığınız temaları, imgeleri ele aldığınızın farkına varıyorsunuz. Bu bilinçdışı şekilde gerçekleşiyor, ama bir an geliyor ki tekrarlar ve üst üste gelmeler yüzünden artık işlerin yürümeyeceğinden korkuyorsunuz. Faulkner, yazmanın hayali kuruttuğunu söylemişti. Bunu engellemek mümkün. Bu yeni romandaki olay kurgusunu Remise de peine’de de kullanmıştım ve içgüdüsel olarak yeni bir bakış açısı bulmam gerektiğini biliyordum. Böylece artık “ben” yoktu, üçüncü tekil şahıstan bir anlatı meydana geldi. Olaylar da bugünden, 21. yüzyılın başlarından hareketle düşünüldü, yani meydana gelmelerinden yarım asır sonrasından. Her zaman aynı temaları, çocukluğumdan gelen şu “zımbırtıları” yazacağımı sanabilirler, ama ben bunu dönüşen bakış açılarından hareket ederek yapıyorum. NC: Yaklaşık elli yıldır yazıyorsunuz, ama tüm bu yılların ve farklı estetik akımların içinden etkilenmeden geçmiş gibisiniz. Ne dersiniz? PM: 1960’lı yıllarda benim kuşağımdan yazmaya heveslenen insanlar romanla, saf edebiyatla pek ilgilenmiyorlardı. Yazmaya başladığımda daha çok sosyal bilimlere yönelim vardı. Sanırım ustalara, entelektüel olarak uyarılmaya ve yönlendirilmeye ihtiyaçları vardı; bu yüzden Barthes’ın, Foucault’nun ya da Althusser’in öğrencileri oldular. Bense zaten bir romancının bakışına sahiptim, bu beni teorilerden uzak tuttu. Bu ustalar karakter olarak beni ilgilendiriyordu; tutumlarındaki ayrıntılara, kişiliklerine bağlanıyordum, düşüncelerine değil. Bir gün tesadüfen Jacques Lacan ile karşılaştığımı, hareketlerini, sesini, konuşma şeklini gözlemlediğimi hatırlıyorum. Belki de yüzeysel bir şeydir bu, kabul ediyorum... NC: Psikanaliz sizi hiç cezbetmedi mi? PM: Psikanaliz bazen bir polisiye romanı andırır. Gizli bir şey var, istemediğiniz ya da göremediğiniz; analitik sürecin sonunda çıkacak şeyi keşfetmeyi beklersiniz. Soruşturmaya çok yakın bir şey bu. “Perdeli anı” gibi bazı kavramlardan çok etkilenmiştim; çok acı bir anıyı, birlikte yaşaması daha kolay bir başkasıyla değiştiriyorsunuz. Ama burada hâlâ bir romancının bakış açısı var. Psikanaliz benim için terapi kavramıyla ilintili değil. Zaten yazarlar psikanalize girse de –çok yakın olduğum Raymond Queneau’dan başlayarak– bana öyle geliyor ki yazan birisinin bir miktar opaklığa ihtiyacı oluyor. Tamamen anlamamaya duyulan ihtiyaç. Yarı uykuda olma hali gibi; uyandığınızda o bilinci kaybetme riski var. NC: Romanınızın başkahramanı Jean Daragane yalnızca Buffon’un l’Histoire naturelle’ini okuyor. Siz de mi öylesiniz? PM: Daragane hayatı boyunca bu konularla –hayvanlarla, ağaçlarla– daha fazla ilgilenememekten pişmanlık duyuyor. Ben öyle düşünmüyorum. Okumalarımda her zaman bana yabancı, tanımadığım evrenlere doğru gittim. Örneğin, kırsal bölgeleri yazan büyük Rus ya da İngiliz romancılarına. Ama insan yeterince gözlemlemediğinden bazen pişmanlık duyuyor. Ya da o az gözlemlediği şeyler üzerine yeterince yazmadığından. Ergenliğimde bir yatılı okuldan diğerine giderken taşra şehirlerinde hayatın nasıl aktığını yakından gözlemledim, artık bu hayatlar yok. Bunun üzerine yazabilirdim ama yapmadım. Bunun için daha klasik bir roman formu kullanmalıydım, örneğin Mauriac tarzı. Ama insan bir bakıma, kendi geçmişinin, çocukluğunun, gördüğü şeylerin ve yaşadığı yerlerin mahkûmu. NC: Yazmak hoşunuza giden bir etkinlik mi? PM: Yazmakta sevdiğim şey, daha çok öncesindeki hayal etme süreci. Yazmanın kendisi pek hoş değil. Hayali kâğıt üzerinde somutlaştırmak, dolayısıyla o hayalden çıkmak gerekiyor. Bazen başkalarının nasıl yaptığını soruyorum kendime. Flaubert’in 19. yüzyılda yaptığı gibi yeniden ve yeniden yazan, yeniden temellendiren, inşa eden, ilk taslağı en sonunda, kitabın son versiyonunda geriye neredeyse bir şey kalmayacak kadar yoğunlaştıran yazarlar nasıl yapıyor? Bu bana epey korkutucu geliyor. Kişisel olarak, tek bir kalem hareketiyle çizilen bir resme benzeyen o ilk taslağa düzeltmeler yapmakla yetiniyorum. Bu düzeltmeler sayıca fazla olsa da hafifler, mikro-cerrahinin müdahalelerinin toplamı gibi. Evet, mikro-cerrahlar gibi meselenin özüne inmek gerek, kendi metnini düzeltmek, silmek, hafifletmek için onun karşısında yeterince mesafeli olmak gerek. Bazen her şeyin değişmesi için bir sayfada bir iki kelimeyi silmek yeterli oluyor. Ama bütün bunlar yazarın mutfağı, başkaları için sıkıcı şeyler... İlk kitaplarımda bölümler, soluk alacak yerler yoktu. Daha sonra kendime neden diye sordum ve anladım ki yazmak gençliğe pek uymuyor. Rimbaud gibi erken uyanan şiirsel dehalar dışında tabii. Gençken yazmak zapt etmeyi bilmediğiniz bir gerilime maruz kalmak demek. Sırtlarında ve omuzlarında insanlık dışı yükleri taşıyabilen hamallara bakın. Bunu başarabilmek için vücutlarının nasıl bir duruşu olması gerektiğini biliyorlar. Yazmak da aynı: Duruşu bulmak gerek. Başlangıçta bunu başaramıyordum, gergindim; konsantre olmak o kadar kolay değil. Ayrıca beyin ve el arasındaki sinirsel akışta sanki kaybolan bir şeyler var. Sizi uyaran şeyler düşünüyorsunuz ama yazmaya oturduğunuzda, bir şekilde, çok geç oluyor. O akış kayboluyor. Boynu kesildiği halde kafasız koşmaya devam eden ördekler gibi oluyorsunuz. Ancak yıllar içinde bunu yönetmeyi, kendimi rahatlatmayı, romanlarımı havalandırmayı öğrendim. Yazmak gerçekten de kolay değil, ama daha iyi yapmanızı sağlayacak teknikler var. Yine de bazen yazmakta anakronik bir şey olduğunu söylüyorum kendime; yavaşlık gerektiriyor, bugün her şey o kadar hızlı akarken, yazarın çevresindeki her şey gitgide hızlanırken, o kendi temposunda devam ediyor. NC: Okurlarınızla nasıl bir ilişkiniz var? PM: Okurlarınızın olması heyecan verici. Harika bir şey, iletişim kurabildiğinizi hissediyorsunuz. Aslında her kitapta şu acayip, biraz da nahoş şey oluyor: Bitirdiğinizde, kitabın köprüleri atmak, sizden kurtulmak istediği şiddetli bir an geliyor. İnsan kendisinin okuru olamıyor. Biten kitabınız bir nesne haline geliyor, ayrıntılarını gördüğünüz ama bütününü göremediğiniz bir çeşit şekilsiz magma, kütle oluyor. Ve bunu açığa çıkartacak olan da okur, aynı fotoğrafçılıkta olduğu gibi. Kitap artık onu yazana değil, okuyanlara ait oluyor.

Telerama Fransızcadan çeviren Atilla Erol

[divider layout="3" color=""][/divider] Patrick Modiano • 1945’te Fransa’da doğdu. Babası Yahudi asıllı, annesiyse Belçikalı bir oyuncuydu. Çocukluğunu çoğunlukla anneannesi ve dedesiyle geçirdi. Lise yıllarında yazar Raymond Queneau ile tanıştı. Sıkı bir dostluğa dönüşen bu tanışıklık onu edebiyata daha sıkı bağladı. Eserlerinde çoğunlukla kimlik, hafıza, zaman, yabancılaşma ve İkinci Dünya Savaşı’nı işleyen Modiano, aralarında film senaryoları ve çocuk kitapları da olan otuza yakın esere imza attı. Türkçedeki Kitapları Yıkıntı Çiçekleri, Çeviren: Hülya Tufan, Can Bir Sirk Geçiyor, Çeviren: Filiz Nayır Deniztekin, Varlık Bir Gençlik, Çeviren: İsmet Birkan, Can Kötü Bir İlkbahar, Çeviren: İnci Gül, Can En Uzağından Unutuşun, Çeviren: Tahsin Yücel, Can Babam ve Ben, Çeviren: Sibel Çekmen, Tudem

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR