Patrick Süskind’in Eserlerinde Kendi Kozasına Gizlenen Kişiler
21 Eylül 2017 Edebiyat Kültür Sanat Roman

Patrick Süskind’in Eserlerinde Kendi Kozasına Gizlenen Kişiler


Twitter'da Paylaş
0

Patrick Süskind’in bu dört eserinde de Sartre’ın “Cehennem başkalarıdır” sözünü hatırlatırcasına toplumdan ve insanlardan uzakta yaşayan kişilerin hikâyelerini okuruz.
Sibel Yılmaz
Koku romanıyla tüm dünyada hatırı sayılır bir okur kitlesine ulaşan Alman yazar Patrick Süskind; orijinal kurgular yaratması, çeşitli anlatım yollarını kullanması ve karakterlerinin iç dünyalarını ustaca yansıtmasıyla dikkat çeker. Farklı türlerde eser vermesine rağmen hepsinde özgün bir üslup oluşturur. Süskind’in bugüne kadar yayımlanan eserleri arasında Koku (1979) romanı dışında Güvercin (1988) ve Herr Sommer’in Öyküsü (1991) adlı iki uzun öyküsü, Üç Buçuk Öykü (1976) adlı öykü kitabı, Kontrbas (1980) oyunu, Aşk ve Ölüm Üzerine (2006) adlı deneme kitabı bulunur. Aşk ve Ölüm Üzerine ile Üç Buçuk Öykü’yü dışarıda bırakırsak bu eserlerin hepsinde ortak bir özellik dikkat çeker. Başkişi konumundaki erkek karakterler; toplumsal yaşamın gerekliliklerini yerine getirmeyi reddeder ve kendi kozalarına gizlenerek yaşamayı seçer. Koku’nun Grenouille’i 7 yıl boyunca tek başına bir mağarada kalırken kontrbasçı ses geçirmeyen bir ortamda, Güvercin’in bekçi Noel’i çatı katındaki küçük bir odada yaşar. Herr Sommer’in Öyküsü’ndeki anlatıcı ise insanlardan uzaklaşmak için ağaçlara tırmanır. Yani hepsinin kendisine ait bir sığınağı, gizli yaşam alanı vardır. Bu karakterlerin dünyasına daha yakından bakacak olursak; Koku’nun başkişisi Jean-Baptiste Grenouille, doğduğu andan itibaren dış dünyadan uzaklaşmaya başlar. 18. yüzyıl Fransa’sında geçen ve bir bildungsroman1 olarak kurgulanan eserde Grenouille’in doğumundan yetişkinliğine kadar geçen süredeki yaşam öyküsünü okuruz. Yarattığı karaktere karşı olumsuz ve alaycı bir tavır takınan, onu “mendeburun teki”, “yararlı bir ev hayvanı” gibi ifadelerle niteleyen Süskind, her türlü insani duygudan arınmış olan Grenouille’in çocukluğunu şöyle tasvir eder: “Böyle bir keneydi işte Grenouille çocuk. İçine kapanmış yaşıyor, daha iyi zamanları bekliyordu. Dünyaya dışkısından başka bir şey verdiği yoktu; ne bir gülümseme ne bir bağırış ne bir göz ışıldaması ne de kendi kokusu…” (s. 28). Bir anti-kahraman olarak adlandırılabilecek Grenouille; her anlamda ayrıksı, kendisine ve topluma yabancı, yalnız ve mutsuz biridir. Annesiz, babasız büyüyen; çocukluğundan yetişkinlik dönemine kadar binbir türlü belayla karşılaşan ve hayatta kalmak için âdeta direnen Grenouille, sonunda büyüyüp kendi parasını kazanmaya başladığında hayatını sürdürmesine yarayacak ereği de bulur. Kokulara karşı ayrı bir duyarlığı olan, çok uzaktaki bir kokuyu oluşturan unsurları bile ayırt edebilen Grenouille, en iyi kokuyu yaratacak ve bütün zamanların en büyük parfümcüsü olacaktır. Hedefini belirledikten sonra ona ulaşmak için adım adım yol alır. Paris’in ünlü parfümcüsü Baldini’nin yanında çalışarak ondan zanaat öğrenir. Çıraklık belgesini alır. Ancak bu sırada hayatının en büyük açmazıyla da yüzleşmek zorunda kalır. Kendi kokusu olmadığını anladığında derin bir boşluk hissedecektir. En mükemmel kokuyu üretmek için Baldini’nin yanından ayrılan kahramanımız, yollara düşer. Paris’ten, insanlardan ve kokulardan uzaklaşmaya başlayınca kendini hiç olmadığı kadar özgür hisseder. Böylece mümkün olduğunca uzağa gitmeye karar verir. Yürüyüşünün sonunda Auvergne Dağları’nda Plomb du Cantal adlı iki bin metre yüksekliğinde bir yanardağın doruk noktasına ulaşır. Grenouillistan adını verdiği bu yerde artık tamamen yalnızdır. Kendi kokusu olmadığı için tahammül edemediği insan kokusunu duymaz olmuştur. Grenouille, burada keşfettiği karanlık bir mağaranın içinde tam 7 yıl kalacaktır. Bu sırada dışarıda hayat akıp gitmekte, İngiltere ile Fransa arasında Yedi Yıl Savaşları (1756-1763) yaşanmaktadır. Grenouille’in 7 yıllık macerası, kendi kokusunu yapabileceğini fark ettiğinde biter. Yeniden yollara düşen kahramanımızı yine çeşitli felaketler bekler. Kitabın üçüncü bölümünde Fransa’nın parfümleriyle ünlü şehri Grasse’a gelir. Olay örgüsünün bundan sonraki halkaları, romanın film uyarlaması olan ve Tom Tykwer tarafından yönetilen Koku: Bir Katilin Hikâyesi’nin (2006) büyük bir kısmını oluşturan polisiye ve gerilim hikâyesidir. Grenouille’in bu şehirde yaşadıkları, mükemmel kokuya ulaşabilmek için yaptıkları ve işlediği cinayetler; onun sonunu hazırlayacaktır. Güvercin’in kahramanı Jonathan Noel, 50’sini aşmış bir bekçidir. Diğer Süskind karakterleri gibi kötü bir çocukluk geçirir ve huzur içinde yaşayabilmek için insanlardan uzaklaşması gerektiği bilinciyle hareket eder. 30 yıl boyunca Paris’te, Planche Sokağı’nda bir apartmanın altıncı katında bulunan küçük bir odada kalır. “Oda, Jonathan’ın güvenli adası(dır) bu güvensiz dünyada ve öyle kalmıştı(r), sıkı sıkı sarılabileceği tutamağı, sığınacağı köşe, sevgilisi olarak kalmıştı(r)…”(s. 14). Burada tekdüze bir hayat sürer. Dinginliği ve sakinliği sever. İnsanlardan kaçar, kimseyle doğru dürüst iletişim kurmaz. Bankadaki işi de pek anlamlı değildir. Banka kapısının önünde hareket etmeksizin bir sfenks gibi dikilir. Gözlerini bile kırpmaz. En ufak bir değişiklik veya farklılık, hayat düzenini altüst edecekmişçesine korkuya kapılır. Arada bir de banka müdürünün limuzininin kapısını açmaya gider. Bir günü diğer bütün günlerinin aynısıdır. Jonathan’ın günlük yaşamı dışında geçmişine dair bilgi de verir yazar. O zaman neden bu ruh hâli içinde olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Günün birinde Jonathan, bu çatı katının bile güvenli olmayabileceğini fark eder. Bir ağustos sabahı karşısına çıkan bir güvercin, hayatını değiştirecektir. Kapısının önüne tüneyen bu güvercin, evini terk ederek otele yerleşmesine neden olur. Güvercinle karşılaşması hayatını ve o güne kadar yaptıklarını sorgulamasını da sağlar. Hareketlerinde özgür müdür, eylemlerinden sorumlu mudur, varlığı ne anlama gelir? Tüm bu soruları sorarken kendisiyle yüzleşir. Demek ki basit bir olay bile bizi böyle bir sorgulamaya itebilir. Jonathan, şunu fark eder ki, o güne kadar eylemde bulunan biri olmamıştır; rıza gösteren biri olmuştur hep (s. 61). Jonathan, diğer Süskind karakterlerinden farklı olarak eserin sonunda yalnız kalamayacağını ve varlığının başkalarının varlığıyla anlamlı olduğunu düşünmeye başlar. İntiharın eşiğine gelse de bu fikirden vazgeçer ve insanlar olmadan yaşayamayacağını haykırır: “Nerede öbür insanlar? Tanrım, nerede öbür insanlar acaba? Yaşayamam ki ben öbür insanlar olmadan!” (s. 73). Türkiye’de birçok kez sahnelenmiş ve hâlen sahnelenmekte olan2 Kontrbas oyununda ise devlet orkestrasında kontrbas çalan bir sanatçının yaşamına tanık oluruz. Oyunun tamamı ismi verilmeyen anlatıcının uzun monoloğundan oluşur ve onun gelgitli ruh hâlini yansıtır. 35 yaşındaki anlatıcı, orkestradaki diğer müzisyenlerle vakit geçirmektense evde oturup film izlemeyi, enstrüman çalmayı yeğler. Evinin her tarafını ses geçirmez levhalarla kaplamıştır. Ses yalıtımı sayesinde şehrin gürültüsünden uzakta kalır. Burada kendini güvende hisseder. Ancak Patrick Süskind, güvende olmanın bile kimi zaman güvensizlik yaratabileceğini kontrbasçının ağzından şöyle aktarır: “Biliyor musunuz- bazen öyle korkuya kapılıyorum ki, bazen … bazen… bazen evden çıkmaya cesaret edemiyorum, öyle bir güven içindeyim. Boş zamanımda –ki çok boş zamanım var- evde oturmayı tercih ediyorum, korkudan, şimdiki gibi, nasıl anlatayım size? Bir sıkışma duygusu, bir bunaltı, deli gibi korkuyorum bu güvenlikten, bir çeşit klostrofobi, sürekli işe yerleşmiş olma psikozu –özellikle kontrbasçı olarak…” (s. 49). Süskind, oyun boyunca müzik tarihinden kimi olaylara ve kişilere değinir, kahramanının iç dünyasını çaldığı enstrümanın özellikleriyle bağdaştırarak anlatır. Bu yüzden Kontrbas’ta çeşitli müzik terimleriyle birlikte bestecilerin hayatlarına ve eserlerine dair bazı ayrıntılara da yer verilmiştir. Kontrbasçı, monoloğunun başında bu müzik aletinin ne kadar değerli olduğunu açıklamaya çalışır, kontrbasın niteliklerini övgü dolu nitelemelerle sıralar. Ancak monolog ilerledikçe ona karşı nefret duyduğu, hatta onu düşman olarak gördüğü açığa çıkar. Hayatındaki bütün başarısızlıkların, insanlarla iletişim kuramamasının, ailevi problemlerinin ve hatta kadınlarla ilişkisinin kötüye gitmesinin tek müsebbibi kontrbastır. Kahramanımız konuştukça içinde kanayan yaraları, ruhunun fırtınalarını tüm içtenliğiyle dışa vurur. Süskind, burada da aşina olduğumuz o alaycı tavrından uzaklaşmaz. İnsanın yalnızlığa mahkûm oluşunu anlatırken bile okurunu güldürür. Son olarak Herr Sommer’e gelecek olursam; burada anlatılan bir çocuğun büyüme hikâyesidir. Ancak anlatıcı kitaba adını veren Herr Sommer değil, onunla aynı köyde yaşayan bir çocuktur. Çocukluğunun büyük bir kısmını ağaçlara tırmanarak geçirir. Ağaçlara tırmanmak uçmak gibidir. Özgürlük hissi verir. İnsanlardan uzakta, sessiz ve yalnız kalınabilecek tek yerdir ağaçların zirvesi. Anlatıcımız ağaçlara çıkmadığı zamanlarda çevresinde olup bitenleri ve insan davranışlarını gözlemler. Ona çevresinde en ilginç gelen şey, Herr Sommer adlı bir adamdır. Kendisi başkalarından kaçmak için nasıl ağaç tepelerinde vakit geçiriyorsa Herr Sommer de saatlerce yürür. Hatta onu yürümediği zamanlarda görmek pek mümkün değildir. Komşular, bu esrarengiz adamın yaşamına ve kişiliğine dair birçok efsane üretir. Olay örgüsü ilerledikçe anlatıcı, büyüme sürecine girer. Büyüdükçe ve hayal kırıklıkları arttıkça “bütün dünyanın başlı başına adaletsiz, kötü ve adi bir kalleşlikten başka bir şey olmadığını” (s. 65) kavrar. Bunun nedeni de ötekilerdir. Yani onu anlamayan tüm insanlar. Böyle anlarda Tanrı da yalnız bırakır onu. Bu gerçeği fark edince tıpkı Güvercin’in Jonathan’ı gibi ölmek ister. Onun için en uygun ölüm şeklinin ağaçtan düşmek olacağına karar verir. Ancak onu ölüm düşüncesinden uzaklaştıran, yaşamı boyunca ölümden kaçmış olan bir adamdır: Herr Sommer. Görüldüğü üzere Patrick Süskind’in bu dört eserinde de Sartre’ın “Cehennem başkalarıdır” sözünü hatırlatırcasına toplumdan ve insanlardan uzakta yaşayan kişilerin hikâyelerini okuruz. Süskind külliyatı, hayatı ve insanı anlamaya yönelik bir kılavuz gibidir. Her eserinde ayrı bir alegori yaratan yazar, verili gerçeklerden yola çıkarak verilmeyene yönelik çeşitli çıkarımlar yapmamızı sağlar. Bir bakıma kendi yaşam felsefesini aktarır. Röportaj tekliflerini reddeden, fotoğraf çektirmeyen ve mütevazı bir yaşam süren Süskind, yarattığı karakterler gibi kendi kozasına gizlenmeyi tercih etmiştir. Kaynakça: Patrick Süskind, Güvercin, 15. Baskı, Can Yayınları, İstanbul, 2016. Patrick Süskind, Koku, 45. Baskı, Can Yayınları, İstanbul, 2016. Patrick Süskind, Kontrbas, 6. Baskı, Can Yayınları, İstanbul, 2016. Patrick Süskind, Herr Sommer’in Öyküsü, 6. Baskı, Can Yayınları, İstanbul, 2017. 1 Türkçede oluşum romanı olarak adlandırılan bildungsroman; 18. yüzyılda Alman edebiyatında ortaya çıkan, bireyin çocukluğundan yetişkinliğine kadar geçen süredeki büyüme ve olgunlaşma hikâyesini konu edinen roman türüdür. Alt türleri de vardır. Örneğin künstlerroman, sanatçının gelişim sürecini anlatır. 2 Kontrbas, Türkiye’de ilk kez 1992 yılında İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda sahneye konmuştur. Oyunun yönetmeni olan Metin Belgin, aynı zamanda kontrbas sanatçısını da canlandırır. Hâlen Ankara ve İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda devam eden bu oyun, tiyatro tarihimizde en çok sahnelenen oyunların başında gelir.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR