Paul Auster, Samuel Beckett’la Tanışınca
8 Temmuz 2019 Edebiyat İnsan

Paul Auster, Samuel Beckett’la Tanışınca


Twitter'da Paylaş
0

“Bir söz, her yazarın beraber yaşamak zorunda olduğu ikilemden bahseder: sonsuz şüphe, yarattığı şeyin değerini biçememek”

1971’in Şubat ayında Paris’e taşındım, 24 yaşına girdikten sadece birkaç hafta sonraydı. O zamana kadar, bazen şiir yazıyordum ve benim Beckett’la tanışma yolculuğum Jacques Dupin’le başladı; New York’taki okul yıllarımdan beri çevirilerini yaptığım bir şairdi. Paris’te yakın arkadaş olduk çünkü Jacques, Galerie Maeght’te yayın yönetmeni olarak çalışıyordu; burada galerinin sanatçılarından biri olan Fransız-Kanadalı ressam Jean-Paul Riopelle’le tanıştım. Jean-Paul sayesinde de Joan Mitchell’le tanışmıştım. O da bir zamanlar Vétheuil kasabasında Monet’nin oturduğu evde yaşayan bir Amerikalı ressemdı. Yıllar önce Joan, Barney Rosst’la evliydi ve Barney, Grove Press’in kurucusu olduğu için Joan ve Beckett birbirlerini iyi tanıyorlardı. Bir akşam, Beckett’ın işleri üzerine konuşmaya başladık ve ne zaman ki onun benim için ne kadar önemli olduğunu anladı, bana baktı ve dedi ki: “Onunla tanışmak ister misin?”

“Evet,” dedim. “Tabii ki isterim.”

“O zaman ona bir mektup yaz ve bunu benim dediğimi söyle.”

Eve döndüm, mektubu yazdım ve üç gün sonra Beckett’tan cevap aldım; onunla önümüzdeki hafta La Closerie des Lilas’ta buluşmamı söylüyordu.

Hangi yıldı, hatırlamıyorum. En erken 1972, en geç 1974 olmalı. Hadi o zaman orta yolu bulalım ve 1973 diyelim.

Tanışmamızdan sonra onu sadece bir kez gördüm –1979’da Paris’te– ve yıllar boyunca onlarca not ve mektup gönderdik birbirimize. Bir arkadaşlık denilemezdi ama işlerine olan hayranlığım (gençken putperestliğin sınırlarını çizdiğim), bizim kişisel karşılaşmalarımız ve benim için son derece değerli düzensiz yazışmalar denilebilirdi. Anılarımın arasında, 20. Yüzyıl Fransız Şiiri için derleme yaparken bana sağladığı cömert yardımı belirtmek isterim (Apollinaire, Breton ve Éluard’dan çevirilerle); Paris’te bir öğlenden sonra Fransa’ya olan sevgisini ve hayatını orada geçirdiği için ne kadar şanslı olduğunu anlattığı konuşması; ona, onun işleriyle ilgili yayınladığım kitap, çeviri ya da makale gibi bir şeyi gönderdiğimde bana yazdığı nazik ve cesaretlendirici mektuplar...

Komik anlar da olmadı değil: İlk tanıştığımızda aramızda geçen o unutulmaz diyalogdan hiç bahsetmeyişimiz, koluyla işaret yapması ama garsonun dikkatini bir türlü çekememesi, bana dönüp hafif İrlanda aksanıyla, “Dünyada bir barmenin gözünün görmesi kadar zor bir şey yok,” demesi. Bunların hepsi, evet, ama bir söz bir öğleden sonra La Closerie des Lilas’ta otururken söylediği öbürlerinden ayrılıyor ve sadece Beckett hakkında değil, her yazarın beraber yaşamak zorunda kaldığı ikilemden bahsediyor: sonsuz şüphe, yarattığı şeyin değerinin biçememek.

Sohbet ederken Mercie et Camier’in çevirisini daha yeni bitirdiğini söyledi; 1940’ların ortasında yazmıştı ve onun ilk Fransızca romanıydı. Ben romanı Fransızca okumuştum ve heyecanım konusunda samimiydim. “Harika bir roman,” dedim. Ama Beckett başını salladı ve dedi ki: “Ah hayır, hayır, pek iyi değil. Aslına bakarsan, orjinalinin yüzde yirmi beşini falan attım. İngilizce versiyonu, Fransız versiyonundan birazcık daha kısa olacak.” Ben de dedim ki: “Neden böyle bir şey yaptın? O şahane bir kitap. Hiçbir şeyi çıkarmamalıydın.” Beckett tekrar başını salladı. “Hayır, hayır, pek iyi değil, çok iyi değil.”

Ondan sonra, başka şeyler hakkında konuşmaya başladık. Sonra, damdan düşercesine, beş ya da on dakika sonra, masadan uzandı, gözlerimin içine baktı ve dedi ki: ”Gerçekten beğendin ha? Gerçekten iyi olduğunu mu düşündün?” 

İşte hatırladığım Samuel Beckett bu, kendi çalışmalarının değerini bile anlamadı. Hiçbir yazar bilemez, en iyileri bile. 

“Evet,” dedim ona. “Gerçekten iyi olduğunu düşündüm.”

(Lithub)

Çeviren: M. Gizem Erkol


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR