Paulo Coelho’nun On Bir Dakika Romanından Aşk ve Cinsellik Üstüne Düşünmeye Değer Sözler: "Ama aşk korkunç bir şey."

Paulo Coelho’nun On Bir Dakika Romanından Aşk ve Cinsellik Üstüne Düşünmeye Değer Sözler: "Ama aşk korkunç bir şey."


Twitter'da Paylaş
0

“Bazı kitaplar bizi hayallere sürükler, bazılarıysa bize gerçeği hatırlatır, ama hepsi, bir yazar için esas olanın, namusun damgasını taşımak zorundadır.”
Kadir Işık

Paulo Colelho’nun On Bir Dakika adlı romanı masalsı bir anlatımla başlıyor. “Bir varmış, bir yokmuş. Bir zamanlar, Maria adında bir fahişe varmış.” Hassas, rahatsız edici, hoş karşılanmayan bir konuyu işlediğini düşünen yazar kitabın başında açıklama yapma gereği duyuyor, okura, “Bazı kitaplar bizi hayallere sürükler, bazılarıysa bize gerçeği hatırlatır, ama hepsi, bir yazar için esas olanın, namusun damgasını taşımak zorundadır,” diyor. Kitabın ilk bölümlerinde Maria’nın gençlik yılları anlatılır. Âşık olduğu erkek tarafından terk edilince acı çeker ve rahibe olmaya karar verir. Evde bir başına kaldığı sıkıcı bir günde kasığındaki sivilceyle oynarken mastürbasyonu keşfeder, doyuma ulaşır, böylesine zevkli ve mutlu bir eylemin büyük günahlar arasında yer alması onu rahibe olmaktan alıkoyar. Bir arabanın arka koltuğunda bekâretini kaybettiği gün cinselliğin düşlediği kadar güzel olmadığına inanır. Kendisine gizemli ve hüzünlü bir hava katarak erkeklerin dikkatini üzerine çekmesi pek uzun sürmez. Yazarın deyimiyle kahramanımız hayatı tek başına göğüslemek zorunda olan insanlardandır. Okur olarak biz de Maria’nın ünlü ve zengin olma hayallerinin peşi sıra cinselliği, tutkuyu, şehveti, aşkı ve parayı takip ederiz. İsviçre vatandaşı Roger sermayesiz kazanç kapısı iltifat ve yüksek vaatlerle güzel Maria’yı İsviçre’de ünlü ve paralı olacağına ikna eder, Cenevre’ye götürür. Bu noktaya kadar hikâye bildik şekilde ilerler. Sayfaları çevirdikçe karşımıza fahişeliğe mecbur bırakılan bir kadın değil, bunu bir seçim olarak kabullenen aklı başında biri çıkar. Roger’ın vaatleri Maria’nın hayallerini canlı tutmaya yeterlidir. Cenevre’de işler Maria’nın beklediği gibi gitmez. Bir gece kulübünde dansçı olarak işe başlar, her gün saatlerce dans eder. Her yaşadığı hayal kırıklığı onu bir başka noktaya taşır, pes etmez, mankenlik ajanslarına fotoğraflarını gönderir. Bir ajanstan gelen telefonla işler değişir, bir randevu ayarlanır. Buluştuğu adam Maria’dan hoşlanır, tek gecelik birliktelik için bin frank teklif eder. Brezilya’da bir ayda kazancının gecelik karşılığıdır bu para. Fakir annesi ve babasına bir çiftlik satın alacak parayı kazanıncaya dek fahişelik yapmaya karar verir. Sadece bir yıl çalışacak ve memleketine dönecektir. Macera arayışı ve kısa yoldan para kazanmak isteyen kahramanımız seçimini yapmıştır. Sıkı çalışması, işinin ehli olması ve birikimine sahip çıkması gerekiyor. Dünyanın bu en eski mesleğinde tecrübeye yer olmadığını, hatta acemiliğin daha çok kazandırdığını öğrenir. İktidar acemi, basit, sıradan şeyler üzerine daha katı ve sağlam bir hâkimiyet kurar, geri plandaki ezik ve zayıf yanını saklaması için kendisine biat edenler üzerinden zorbalıkla var olmaya çalışır.

 Maria kütüphaneden dil, cinsellik ve çiftçilik üzerine kitaplar alır, boş vakitlerini okuyarak öğrenmeye ayırır. Zamanla kütüphanedeki memur kadınla arkadaş olur, uzun süredir evli olan kadın, Maria’nın okuduğu kitaplar üzerinden geç bir yaşta cinselliği keşfeder. Maria’nın aforizmaları aratmayan günlüğünden pasajlar okuruz kitabın bölümleri arasında. “Ben kendinde ruh barındıran bir beden değil, ‘beden’ denen görünür bir parçası olan bir ruhum. Geçen günler boyunca –hayal edebileceğimin tersine– bu ruh bütün ağırlığıyla mevcuttu. Tek kelime etmedi, hiçbir eleştiride bulunmadı, bana acımadı, tek yaptığı, beni gözlemek oldu.” Günün birinde Maria yüreğini titreten Ralf Hart’la bir kafede karşılaşır. İki kez evlenip boşanan Ralf, ekonomik kaygısı olmayan, yakışıklı, genç, yetenekli ve ünlü bir ressamdır. Aslına bakılırsa sadece Maria’nın değil, yazarın Ralf hakkında bize verdiği bilgiye göre genç kızların beklediği beyaz atlı prenstir o ve kalbi boş olan birçok kızın yüreğine dokunabilir. Aşkın bilinmezliğini, ilk görüşte parlayan ışığının hiçbir nedene veya kurala bağlı olmadığını Maria İle Ralf arasındaki ilişki üzerinden okuruz. Ralf, Maria’nın içinde aşkı uyandıran kişidir ve Maria genç ressamda kendini, cinselliğini keşfeder. Katıksız arzunun temelinde kadınla erkek arasında söze dökülemeyen bir çekim vardır, Maria bu çekimi Ralf’la yaşadığı ilişkide derinlemesine hisseder. Yazar aşıkların sevişmesini on bir dakikanın dışında tutuyor, aşıklar dans etmeye başlayınca bu ertesi güne kadar devam edebilir, hatta haz hiç bitmez. Kitapta fahişeliğin kuralları ve neden meslek olarak seçildiği üzerine birçok bilgi yer alıyor. Fahişelerin ilk örgütlenmesi İsa’dan önce VI. yüzyıla rastlıyor. Yunanistan’da devlet kontrolünde genelevler açılıyor ve fahişeler ödedikleri vergilere göre sınıflandırılıyor. “En ucuzlarına porne denirdi, genelevin patronuna ait kölelerdi bunlar. İkinci sırada peripatetike’ler gelirdi, bunlar da sokakta çalışırlardı. Son olarak da, fiyatları ve kalitesi en yüksek olan hetaira’lar gelirdi; bu ‘kadın arkadaşlar’, tüccarlara yolculuklarda eşlik eder, iyi yemek yer, paralarını bildikleri gibi harcar, öğütler verir, sitenin politik hayatına karışırlardı.” Görünen o ki insanlık tarihi boyunca evrimleşmeyen ender mesleklerden biri. İnsan yalnızca insanda kendini tanır, diyor Goethe ve biz de Maria üzerinden kendimiz, bedenimiz, ruhumuz ve cinselliğimiz hakkında çok şey öğreniyoruz.

On Bir Dakika’dan on bir alıntı.

1 Orgazm! Haz! Sanki gökyüzüne kadar çıkmış, şimdi de bir paraşütle, ağır ağır tekrar yeryüzüne iniyor gibiydi. Bedeni kan ter içindeydi, ama kendini dolu dolu, ışıl ışıl, dipdiri hissediyordu. Demek seks buydu! Ne müthiş bir şey! İçindeki herkesin acılı bir sırıtmayla hazdan bahsettiği porno dergilere ihtiyaç kalmamıştı. Kadının bedenini seven ama yüreğini küçümseyen erkeklere de ihtiyaç kalmamıştı. Her şeyi kendi başına yapabilirdi artık! Onu ünlü bir aktörün okşadığını düşünerek tekrar başladı, yeniden cennete yükseldi ve daha da enerjiyle dolup taşarak yere indi. Üçüncü kez kendini tatmin edecekken, annesi çıkageldi.

2 Ama aşk korkunç bir şey: Kız arkadaşlarımın bu yüzden kahrolduğuna tanık oldum... Bunun başıma gelmesini istemem. Eskiden benimle ve masumiyetimle dalga geçerken şimdi erkekleri bu kadar iyi yönetmeyi nasıl becerdiğimi soruyorlar bana. Gülümsüyor ve susuyorum, çünkü ilacın acının kendisinden de beter olduğunu biliyorum: Tek yaptığım, âşık olmamak. Her geçen gün, erkeklerin ne kadar kırılgan, değişken, kendine güvensiz, şaşırtıcı olduğunu daha iyi anlıyorum... Bazı arkadaşlarımın babaları bile bana asıldı; ben de onları geri püskürttüm. Eskiden, bu beni çok rahatsız ederdi; şimdi ise, bunun erkek doğasının bir parçası olduğunu düşünüyorum. Amacımın aşkı anlamak olmasına, her gönül verdiğimin canımı yakmasına rağmen, ruhuma dokunanların bedenimi uyandırmayı başaramadıklarını, bedenime dokunanlarınsa ruhuma ulaşamadıklarını görüyorum.

3 Bu alemde en yalnız insan kimdir, bilir misiniz? Meslek hayatında başarıya ulaşmış, son derece yüksek maaş alan, hem üstündekilerin hem altındakilerin güvenini kazanmış, ailesiyle tatillere çıkan, çocuklarının okul ödevlerine yardım eden ve günün birinde, herifin tekinin, şöyle bir öneriyle karşısına dikildiği bir beyaz yakalı: İş değiştirmek ve iki kat para kazanmak ister misiniz? Kendini mutlu ve sevilen biri gibi hissetmek için her şeyi olan bu adam, dünyanın en sefil varlığı haline gelir. Neden mi? Çünkü konuşacak kimsesi yoktur. Öneriyi kabul etmeye meyillidir ve bunu meslektaşlarıyla tartışmaz, yoksa onu gitmekten caydırmak için ellerinden geleni yaparlar. Yıllar boyunca meslek hayatında yükselişini desteklemiş, güvenli bir yaşamı seçmiş olan karısına da dökemez içini. Kimseye derdini açamaz ve ömrünün en esaslı seçimini yapmak zorundadır. Bu adamın neler hissettiğini tahmin edebiliyor musunuz?

4 Yirmi dört saatlik bir günün içinde bu on bir dakika yüzünden (hepsinin her gün karılarıyla seviştiklerini varsayarsak, ki bu da bir saçmalık ve çelişkidir) evlenir, ailelerinin ihtiyaçlarını karşılar, çocuklarının ağlamalarına katlanır, eve geç döndüklerinde bir sürü dil döker, Cenevre Gölü’nün kıyısında birlikte gezinmeye can atarak onlarca, yüzlerce başka kadına bakar, kendilerine lüks kıyafetler alırken onlara daha da pahalılarını hediye eder, eksikliklerini gidermek için fahişelere gider, dev bir kozmetik, rejim, jimnastik, pornografi, iktidar endüstrisini beslerlerdi. Başka erkeklerle birlikteyken, genellikle iddia edilenin aksine, kadınların lafını bile açmaz, işlerinden, paradan ve spordan konuşurlardı. Bu uygarlıkta ters giden bir şey vardı. Gazetelerde yazdığının aksine, bunun Amazon Ormanları’nın yok olmasıyla, ozon tabakasıyla, pandaların soyunun kurumasıyla, tütünle, kanser yapan gıdalarla, hapishanelerin durumuyla ilgisi yoktu. Tam da Maria’nın mesleğinin konusundaydı terslik: seks.

5 Hepsi altı üstü günde on bir dakikanın uğrunaydı ha! İnanılır gibi değildi! Şimdi Copacabana’da pişmiş olan Maria, bir tek kendisinin yalnızlık çekmediğini biliyordu. İnsanoğlu susuzluğa bir hafta, açlığa iki hafta katlanabilir, yıllar boyunca sokakta yaşayabilir, ama yalnızlığa dayanamaz. Bütün işkencelerin, bütün ıstırapların en kötüsüdür o. Bu erkekler ve yoldaşlığını arayan herkes, tıpkı Maria gibi şu yıkıcı duygunun acısını çekiyordu – dünya yüzünde kimse için zerre kadar önem taşımamak.

6 Acı olmadan da yaşayabileceğini anlayabilirsen, bu başlı başına büyük bir adımdır, ama herkesin senin gibi davranacağını sanmayasın. Kimse onu istemez, ne var ki hemen herkes acının, kendini feda etmenin peşinde koşar. Bu sayede arınırlar, aklanırlar; çocuklarının, eşlerinin, komşularının, Tanrı'nın saygısına layık olurlar. Bunu sonra düşünürüz, sadece şunu bil ki, dünyayı döndüren haz arayışı değil, temel olan her şeyden vazgeçmektir. Asker savaşa, düşman öldürmeye mi gider? Hayır; amacı ülkesi uğruna ölmektir. Kadın, hayatından ne kadar memnun olduğunu kocasına belli etmekten hoşlanır mı? Hayır; onun uğruna saçını süpürge ettiğini ve çile çektiğini görsün ister. Koca, işe kendini geliştirmek için gittiğini aklından geçirir mi? Hayır; o, ailesinin iyiliği için ter ve gözyaşı dökmektedir. Ve böyle devam eder; çocuklar, anneleriyle, babalarının hatırına hayallerini bir kenara bırakırlar, ana-babalar çocukları için ömürlerinden vazgeçerler, acı ve ıstırap, aslında neşe kaynağı olan aşkın kanıtı olup çıkar.

7 Genellikle bu karşılaşmalar, belli bir sınıra ulaştığımızda gerçekleşir, duygusal olarak ölüp tekrar doğmaya ihtiyaç duyduğumuzda. Buluşmalar bizi bekler, ama çoğunlukla biz onları engelleriz. Yine de, eğer umutsuz değilsek, artık kaybedecek bir şeyimiz yoksa ya da hayat bize coşku veriyorsa, o zaman bir yabancı ortaya çıkıverir ve dünyamız yolundan sapar. Herkes sevmeyi bilir, doğuştan gelir bu. Kimileri bunu kendi doğallığında yaşar, ama çoğunluk sevmeyi yeniden öğrenmek, hatırlamak zorundadır ve istisnasız hepsinin geçmiş heyecanların ateşinde yanması, mutlukları ve acıları, düşüp kalkmaları yeniden yaşaması gerekir, ta ki her yeni karşılaşmanın ardında var olan ipucunu fark edene dek. Bundan sonra bedenler ruhun diliyle konuşmayı öğrenir. Buna seks denir, bana ruhumu yeniden kazandıran erkeğe verebileceğim de bu, hayatımda ne kadar önemli olduğunu o hiç bilmese de. Benden bunu istedi, öyleyse alacak; onun mutlu olmasını istiyorum.

8 İşçisini aşağılayan bir patron, karısını aşağılayan bir adam ya alçağın tekidir ya da hayattan intikam almaktadır. Kendi ruhlarının derinliklerine bakmaya asla cüret edememiştir onlar. Vahşi hayvanı serbest bırakma arzusunu keşfetmeye; seksin, acının, aşkın erkek için sınırlı deneyimler olduğunu anlamaya yanaşmamışlardır. Sadece bu sınırları tanıyanlar hayatı bilir; kalanı vakit geçirmektedir altı üstü, aynı işi tekrarlayıp durmak, şu ölümlü dünyaya niye geldiğimizi gerçekte anlayamadan yaşlanıp ölmektir.

9 Bende iki kadın var: Bunlardan biri neşeyi, tutkuyu, hayatın ona sunabileceği serüvenleri tanımayı istiyor, öteki ise tekdüzeliğin, aile hayatının, planlanıp yerine getirilebilen ufak tefek işlerin kölesi. Aynı bedende birbirleriyle savaşıp duran ev kadını da benim fahişe de. Bir kadının kendisiyle yüzleşmesi, ciddi tehlikeler barındıran bir oyundur. Kutsal bir dans. Kendimizle karşı karşıya geldiğimizde, iki tanrısal enerji, çarpışan iki evrenizdir. Yüzleşmede gerektiği kadar saygı yoksa bir evren ötekini yok eder.

10 Dışarıda milyonlarca çift, farkında olmadan her gün sadomazoşizm sanatını uyguluyordu. İşe gidiyor, eve geliyor, her şeyden şikayet ediyorlardı. Erkek, kadına saldırıyor ya da onun saldırısına uğruyor, her ikisi de kendilerini sefil, ama mutsuzluklarına derinden bağlı hissediyor, baskıdan kurtulmak için tek bir hareketin ya da “bir daha asla” demenin yeteceğini bilmiyorlardı. Terence, bunu, ünlü İngiliz şarkıcısı olan karısıyla yaşamıştı; bir zamanlar kıskançlıktan gözü dönerek kadına dünyayı dar eder, günlerini avuç avuç sakinleştirici yutarak gecelerini kendini alkolde boğarak geçirirdi. Karısı onu seviyor ve neden böyle davrandığını anlamıyordu; Terence de onu seviyor ve kendisi de davranışlarını çözemiyordu. Ama birbirlerine acı vermeye mecburdular sanki, varoluşlarının temellerinden biri gibiydi bu. 11 Bir zamanlar kutsal olup olmaması hiç umurumda değil. YAPTIĞIM İŞTEN NEFRET EDİYORUM. Ruhumu mahvediyor; kendimle olan bağımı koparıyor, acının bir ödül olduğunu, paranın her şeyi satın alabildiğini, her şeyi aklayabildiğini telkin ediyor. Çevremde mutlu insan yok. Müşterilerim aslında bedavaya elde etmeleri gereken bir şey için para ödediklerini biliyorlar ve bu, insanı çökertiyor. Kadınlar sadece zevk için seve seve sunacakları şeyi parayla sattıklarını biliyorlar ve bu, insanı bunaltıyor. Bu satırları yazana kadar, mutsuz, tatminsiz olduğumu kabul edene kadar çok savaş verdim; daha birkaç hafta dayanmak zorundayım, zorundayım.

Kaynak: Paulo Coelho, On Bir Dakika, Çeviren: Saadet Özen, Can Yayınları, 240 s.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR