Pedro Paramo: Gerçekle Düş, Geçmişle Gelecek
5 Mart 2019 Edebiyat Roman

Pedro Paramo: Gerçekle Düş, Geçmişle Gelecek


Twitter'da Paylaş
0

Zamanınız varsa, romanın iki kere okunması gerektiğini de düşünenlerdenim.

Pedro Paramo romanıyla ilgili okumalar yaparken Gabriel Garcia Márquez’in, İspanyol yazınında bir devrim yaratan Rulfo’yla ilgili şu satırlarına rastladım:

Yüzyıllık Yalnızlık kitabının yazılış sürecinde, edebiyat çevresinden bir dostunun, bir gece evine geldiğini ve, “Sen yazı yazdığını sanıyorsun. Al da bunu oku,” diyerek, önüne Pedro Paramo romanını fırlattığını anlatır Márquez. Arkadaşı gittikten sonra kitabı büyük bir şaşkınlık ve hayranlıkla okur. Bitirir ve yeniden bir kez daha okur. Kitabı bıraktığında tanyeri ağarmaktadır. Kitap, Juan Rulfo’nun Pedro Paramo'sudur. Márquez kitaptan o denli etkilenmiştir ki Yüzyıllık Yalnızlık eserinde Pedro Paramo’dan bir cümle alarak Rulfo’ya bir selam gönderir. Susan Sontag’a göreyse Márquez Pedro Paramo’yu ezbere bilir. Pedro Paramo’nun hayaletlerle dolu kasabası Comala, Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık eserindeki Macondo kasabası için bir esin kaynağı olmuştur.

Bense Juan Rulfo’yu, tek öykü kitabı, Ova Alev Alev'i okuduktan sonra tanıma fırsatı buldum. Kitabın ilk öyküsü, “Bize Toprak Verdiler”in başlangıç cümlesinde hapsolduğumdan beri artık benim de yazarımdı.

juan rulfo pedro paramo

“Tek bir ağaç gölgesine, tek bir ağaç tohumuna, ya da toprağa kök salmış herhangi bir şeye rastlamadan onca saat yürüdükten sonra, şimdi köpeklerin havlaması duyuluyor.”

Kitabı bir çırpıda okuyup bitirdikten sonra, ikinci kez okunacaklar listesine aldığımı dahi söyleyebilirim. Anlayamadığımdan değil, aksine, öyküleri anlatırken kolay anlaşılan bir dili var Rulfo’nun. Her öykünün içindeki hikâye ve dilindeki samimiyet kendini hemen ele veren cinsten.

Başka kitabı var mı diye kitapçılar arasında dönenirken, tek bir romanı olduğunu –Pedro Paramo– ve çok kişi tarafından tanınmadığını gözlemledim. Pedro Paramo romanını okuyup bitirdikten sonra, bu yazarla neden daha önce karşılaşmadık, diye hayıflandığımı söyleyebilirim. Halbuki, Tomris Uyar, ilk çevirisini yaptığından beri bu topraklarda dolaşıyormuş Rulfo ve Pedro Paramo.

Şöyle başlıyor Pedro Paramo: Comala’ya geldim, çünkü bana babamın burada yaşadığı söylendi. Pedro Páramo adında biriymiş. Bunu bana söyleyen annemdi. Ben de o öldükten sonra babamı görmeye geleceğime söz verdim. Bunu yapacağımın kanıtı olarak da ellerini sımsıkı tuttum, zira o sırada annem ölmek üzereydi ve ben de her türlü sözü verebilecek durumdaydım. “Onu ziyaret etmeyi sakın ihmal etme,” diye nasihat etti bana. “Bu isimle ve başka isimlerle tanınıyor. Seni görmekten mutluluk duyacağına eminim.” O anda bunu yapacağımı söylemekten başka bir şey gelmezdi elimden ve bunu o kadar çok tekrarladım ki, ellerimi onun ölü ellerinden uzun uğraşlar sonucu kurtardıktan sonra bile aynı şeyi tekrarlamaya devam ediyordum.

Daha ilk sayfada, Juan Preciado’nun önünde uzanan Pedro Paramo'nun topraklarına girişini dev bir ekrandan seyreder gibi izlemeye başladım. Meşru oğlu Juan Preciado'ya ait olması gereken topraklardı bunlar. Hakkı olan bu toprakları geri almaya giden Juan, göz alabildiğine uzanıp giden araziye, kendi gözleriyle ve de annesi Dolores Preciado'nun gözleriyle bakıyordu. Her şeyi onun gözlerinden gördüğü gibi. Etrafında sesler hep vardı ama kasaba tuhaf bir sessizlikle kuşatılmıştı. Annesi, görmesi için kendi gözlerini vermişti ona. Belleğin seslerine karışan bir bakıştı bu. Her şeyi belleğin sesleri arasında görmek, Rulfo'nun romanının tekniğini de belirler burada. Seslerle güçlenerek bakışa yansıyan bu bellek.

juan rulfo pedro paramo

Romanı bitirmeden –hepi topu 130 sayfa– kıpırdayamadım yerimden. Şimdiden söyleyeyim, Pedro Paramo zor anlaşılan, bir o kadar da sürükleyici bir roman. Zira öykü kitabındaki edebi düzenin aynısını bulmayı aklınızdan bile geçirmeyin. Kitabı bir çırpıda bitirirseniz anlamanız kolaylaşabilir belki, ara verirseniz tekrar başa dönmek zorunda kalabilirsiniz. Ayrıca, zamanınız varsa, romanın iki kere okunması gerektiğini de düşünenlerdenim. Yazar yer yer düğüm atıyor zamana çünkü. Geri dönüş, zamanda sıçrama dediğimiz ileri gitme, geri gelme, iç konuşma, bilinç akışı, bakış açısını kaydırma gibi yöntemler, bu alışılmadık, esrarengiz yer olan Comala yerlisini gözünüzün önünde bir hayalete dönüştürürken siz sadece bir izleyicisiniz. Kitabı asıl ilginç, zor ve büyülü kılan da bu anlatım tekniğinden başkası değildir. Rulfo gerçek ile düşseli harmanlamış bu kitabında, duygulardan çok davranışları kısa cümlelerle, karakterlerini yargılamadan okuyucuya aktarmış. Kara mizah ile modern, deneysel teknikleri Meksika folkloru ile kaynaştırıp evrensel mitler, arketipler, şiirsel söylemler ve Meksika tarihine ait alegorilerle bezemiş romanını. Problemli baba-oğul ilişkileri, geçmişin şiddet çakımları, kronolojik düzensizlikler, tüyler ürpertici sahneler, suçun ve ölümün yükü gibi konular sıradan ve gözümüze sokulmadan geçip giderken yerimizde mıhlanmış o dünyanın bir hayaleti de biz olmuşuzdur.  

Evet bir hayalet öyküsüdür Pedro Paramo. Bir o kadar gerçek ve bir o kadar insanın içine işleyen. Şimdiye kadar hiç anlatılmamış bir hayalet öyküsü. Başlarda kimin ölü, kimin canlı olduğu pek anlaşılamasa da romanın ortalarına doğru, herkesin ölü olduğu ve ölülerin birbiriyle konuştuğunu anladığımızda bir rahatlama hissederiz. Sonunda, o da bir ölü olan Juan Preciado’nun hayaletlerin arasına karışıp bu  hayaletlerden birine dönüştüğüne şahit oluruz. Olması gereken nihayetinde olmuştur. Önce zamanda bir sıçrama, sonra zamansızlık...

“Hiç hava yoktu. Ağzımdan çıkan havayı dağılıp gitmesin diye ellerimle durdurarak tekrar içime çekmek zorunda kaldım. Havanın içime girip çıktığını hissediyordum, ama her seferinde miktarı azalıyordu; en sonunda o kadar inceldi ki, parmaklarımın arasından sonsuza dek uçup gitti.

Evet sonsuza dek.

Başımın üzerinde dönüp durduktan sonra beni köpüğüyle ıslatıp bulutunun içinde kaybeden, köpüğümsü bulutlara benzer bir şey gördüğümü hatırlıyorum. Son gördüğüm bu oldu.”

Artık kimsenin yaşamadığı ve herkesin hayalet olduğu bir yerde geçmişin yankıları içinde buluruz kendimizi. Zaman ve boyutlar iç içe geçmiştir. Bölümlere ayrılmadan, sahneler de iç içe geçer. Kısa ve basit gibi görünen kitap, ilerleyen sayfalarla beraber çetrefilli bir hale dönüşür. Her sayfa çevrilişinde başka bir karakterle karşılaşırız. Bütün karakterler hem mağdur hem anlatıcıdır. Pedro Paramo bile. Korkunç cinayetler ve suçlar işleyen biridir aslında ve aynı zamanda bu cehennemin sahibidir. Buna rağmen, Comala’yı cehenneme çevirecek kadar karşılıksız yaşadığı bir aşkı vardır. Susana San Juan. Pedro Paramo bu çocukluk aşkını o kadar çok sever ki, ömrünün geri kalan yıllarını bir koltuğa oturup, onu mezarlığa götürdükleri yolu seyrederek geçirir. Tarlaları kendi haline bırakır, bütün eşyalarını yaktırır, herkesi çiftliğinden kovar ve koltuğuna oturup yüzünü yola çevirir.

“Gittiğin gün seni bir daha göremeyeceğimi anladım. Akşamüstü güneşiyle, gökyüzünün kanlı gün batımıyla kızıla boyanmış olarak gidiyordun.”

juan rulfo pedro paramo

Pedro Paramo müthiş zalim biridir, zalimliğinden öte, onlarca kadından çocuğunun olması, sapıklığını da tesciller niteliktedir. Buna rağmen, o bir şeytan değildir, insani zaaflar gösterdiği anları vardır –Susana San Juan’la ilgili bölümler– Comala’yı cehenneme çevirecek kadar karşılıksız ve büyük bir aşk.

Juan Preciado’nun gözündeyse, bütün bunların dışında başka bir anlam ifade eder baba Pedro Paramo. Yolun başında, babasını bulma konusunda, içinde ümit taşıyan bu genç, gördükleri, duydukları sonucu kendini kötü hissetmekten öteye gidemez ve zamanla umudu hüsrana evrilir. Bu bakımdan kitap, bir baba oğul çatışması üzerinden okunmaya da müsaittir. Sorunlu baba-oğul ilişkilerinden ahlaki yitişe, kırsal çevredeki şiddetten Meksika İç Savaşı’na savrulup dururuz kitap boyunca.

Bir yol hikâyesi gibi başlayan roman, acısı dinmeyen, pişmanlık dolu bir sürü hayaletin yaşadığı kasabaya dönüştüğünden beri, masum insanların farklı zamanlarda atılmış çığlığını duymaya başlarız. Gözümüzün önünde üstü örtülü kalmış, acımasız günahların hepsi tek bir anda toplanmaya başlar. Çamurdan bir cehenneme dönüşür. Nereye adım atsanız çıkamazsınız, ayağınız köküne kadar balçığa saplanır. Ne yaparsanız yapın kendinizi bu balçıktan kurtaramazsınız. Zaman diye bir mefhum, kimine göre vardır, kimine göre ise yoktur. Varsa da durgun akar ve hatta önemini yitirir. Böyle anlatınca içiniz karardı biliyorum, ama bu sıçramalar toplamının aslında düzgün bir izlek oluşturduğunu anlarsınız sonunda. Şimdiye sebep olan her şeyi, geçmiş denilen yığının içinden çekip alır, yavaş yavaş Pedro Paramo’nun kendisine düğümlenirsiniz. Ve işte Pedro Paramo’yu bütün olarak görmenin hazzına ulaşma zamanı gelmiştir.

“Tan ağarırken iri yağmur damlaları düştü. Damlalar, sürülü toprağın yumuşak, ince tozuna değince kof sesler çıktı. Bir alaycı kuş toprağın üstünden uçarak geçti, ağlayan bir bebek sesi çıkardı uçarken. Sonra yorgunluktan bitmişçesine inledi, daha sonra da, ufkun aydınlanmaya başladığı noktaya varınca hıçkırdı, bir kahkaha attı, yine inledi.”

Not: Rulfo yazarlığın yanı sıra harikulade bir fotoğrafçıdır da. Bir öyküyü fotoğraf çeker gibi bölük pörçük enstantanelerle aktarmasını bununla da bağdaştırabiliriz. Az konuşan, çok susan bir adam olarak bilinen Rulfo, yazılarını gizlice yazmış, amaçladığı sadeliğe ulaşabilmek için sayısız sayfayı yırtmış ve ardında yalnızca iki kitap bırakmıştır. 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR