Peki, Kharon’un Parasını  Kim Ödeyecek?
8 Temmuz 2019 Öykü

Peki, Kharon’un Parasını Kim Ödeyecek?


Twitter'da Paylaş
0

Dışarı çıkıyor diye duydum geçen yaz. Akşam geç vakitlerde gölün kenarına iniyormuş, kır saçları beline geliyormuş. Yahut da bakkaldan çıkarken görüyorlarmış onu; elinde erzakını koyduğu bir bez torba, gözlerini yerden kaldırmadan bisikletini köyün dışına sürüklüyormuş. Kimseyle konuşmuyormuş. Gerçi ben onu tezgâhın önünde durmuş, parmağıyla bir yeri gösterirken, çatal çatal bir sesle ekmek, çay derken, sonra elini uzatıp dükkân sahibine bir yirmilik fırlatırken hayal ediyordum.

Bir akşam gölün yolunu tuttum, arabayı birahanenin park yerine çektim. Suya inen sokakta, sıra sıra dizilmiş çalılıkların üstünden onun bir aşağı bir yukarı oynayan başını bir anlığına görebilirim diye düşündüm. Oltacıların gözde mekânıdır burası; ben bekleyedurayım, birkaç İngiliz yoldan yukarı yürüyüp ciplerinin kapısını açtı, tuttukları balıkları arabalarına yüklediler. Işıklar bir bir sönmeye başlayınca arabaya binip uzaklaştım.

Kırk yıl ortalıkta görünmeyen bu kadın yöre halkının dikkatini çekmişti, benim de merakıma dokunmuştu hali. Gözümde canlandırıyordum onu; göle eğiliyor, sudaki yeşil yansımasına dalıp gidiyordu, upuzun saçları suyu yarıyordu. O akşam arabayla evinin önünden geçtim. İçeride hiç hayat belirtisi yoktu. Arabayı öbür yöne sürüp köşe başını dönünce hemen ileride yürüyen birisini gördüm, sokakla caddenin kesiştiği yerde karşıdan karşıya geçiyordu, bütün ağırlığını bisikletine vermişti. Yavaşladığım zaman birbirimize baktık. Yüzü kireç gibiydi, avurtları çökmüştü. Camı açtım, o da arabaya yaklaştı, ağzını elinin tersiyle gelişigüzel sildi. Gözlerini kıstı. Sonra hayretle, bir hışımla başını çevirip koşarak uzaklaştı. Bakakaldım ardından, dikiz aynasından kaçışını izledim. Beni unutmadığını biliyordum.

 

“Claude... Bu civarda pek bilinen bir ad değil,” dedi. Saat geç olmuştu, şehirdeki dans salonunun dışında alçak bir duvarın üstünde oturuyorduk. Koyu saçları ipek gibiydi. Çiçeği burnunda bir hemşireydi.

“Ben buralı değilim,” dedim. “Dublin’liyim. Ama annem Kilcash’liydi. Şimdi orada teyzemle kalıyorum.”

Söylediklerimin aklında yer etmesini seyrettim. Dublin’liyim lafını duyan köylülerin, hatta öğretmenlik yapmaya geldiğim yatılı erkek okulundaki çalışanların benden biraz çekindiklerini, üstelik hatırımı saydıklarını fark etmiştim.

“Ee Claude adını kim koymuş sana, madem annen Kilcash’liymiş,” diye sordu.

“Claude babamın adı. Göçüp gitti bu dünyadan. Protestanmış önceden. Annemle evlenebilmek için mecburen mezhep değiştirmiş.”

Bunun üzerine sustu. Belki de benim çocukken düşündüğüm şeyi düşünüyordu: Babam annemi inancını değiştirecek kadar çok sevmişti belli ki.

“Öyle büyütülecek bir şey değil,” dedim. “Dindar bir adam değildi zaten. Hem Protestanlar Katolikler gibi olmuyor, bizim gibi inançlarına sıkı sıkıya bağlı değil onlar.”

Rahatladığını gözlerinden okudum. Demek az önce onu sus pus eden, babamın aşkı için katlandığı fedakârlık değildi, benim de Protestan olabileceğimi düşünüp korkmuştu. “Peki sen Suzanne? Senin adın niye Mary değil de Suzanne, niye Margaret veya Ann değil?”

Gülümsedi. “Annemin bir teyzesi vardı, rahibeydi. Birkaç yıl annem onunla Fransa’da kalmış, şu meşhur porselenlerin üretildiği Limoges var ya, işte o şehrin yakınında bir manastırda. Genç bir rahibe adayı varmış orada, adı Suzanne’miş. Bir akşam kilometrelerce yol yürüyüp de gelmiş manastırın kapısına, rahibeler içeri almış onu. Kızın kimi kimsesi yokmuş. Çocuk yaşında korkunç şeyler görmüş, ne olduğunu bilmiyorum ama savaş falan herhalde. Neyse işte, annem demiş ki, ileride kızım olursa adını Suzanne koyacağım. Koymuş da. Ama Suzanne daha bir yaşındayken ölmüş, birkaç yıl sonra da ben doğmuşum. Galiba annem kızın adı ziyan olsun istemedi.”

Adlarımız burada bizi birbirimize bağlamıştı. Az bir mesafe vardı aramızda; o, ölmüş ablasının hatırasını sürüklüyordu her yere, benim damarlarımdaysa Protestan kanı dolaşıyordu. Akşamları birlikte vakit geçiriyorduk. Anlattığına göre annesi pek hatır gönül tanımaz, başkalarına, hatta Suzanne’e bile kaba saba davranırmış. Günün birinde Dublin trenine bindik. Başta çok çekiniyordu Suzanne. Howth’a gidip iskeleyi baştan başa arşınladık, sonra tepeye çıktık. Ona Yeats’le Maud Gonne’dan bahsettim, 1892 yılında bir gün şehirden yola çıkıp bisikletle buraya geldiklerini anlattım.

“Maud’un teyzesini mi, başka bir akrabasını mı ne ziyarete gelmişler,” dedim. “Deniz kenarındaki kayalıklar boyunca yürümüşler. Sonra Yeats o günle ilgili ‘Beyaz Kuşlar’ diye bir şiir yazmış.” Şiirde iki sevgilinin tıpkı martılar gibi sonsuza dek birlikte olmasının dilendiğini söylemedim. Ne hissettiğimi pek bilmiyordum. O günle kıyaslayacağım hiçbir şey yoktu geçmişimde, sevdiğim kimse yoktu. Şehri dolaştık. Suzanne birahanedeyken çok sevinip de her şeyi unuttuğu kısacık bir anda elini koluma koydu ama aklı başına gelince arı sokmuş gibi acıyla, çarçabuk geri çekildi. İşte bu ürkekliği, yakınlığıydı içimi ısıtan. Ötesi yoktu. O gün iskelede iriyarı bir İrlanda kurt köpeği üstümüze doğru seğirtince Suzanne korkup öbür yanıma geçmişti. Keşke o zaman elini tutsaydım. Onun kolayca ürperdiğini fark ettim; tren aniden sarsılınca, arabalar korna çalınca, sokakta bağırış çağırış duyulunca yerinden sıçrayıveriyordu. Eve dönüş yolunda tren yavaşlayıp kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde durdu, Suzanne vagonun korkunç sessizliğinde kapkaranlık ormana baktı camdan. Ona, dünyadan böylesine korkan yanına şefkat göstermek geldi içimden.

O anda aklıma gelen, üniversitede geçirdiğim ikindi vakitleriydi; Yunan Araştırmaları bölümünde okuyan bir öğrencinin yanına oturmuşum, Homeros’tan başka bir şey düşünmüyorum, dediklerim çarçabuk, kolaylıkla anlaşılıyor.

İstedim ki hem o gün Howth’ta hem de diğer günlerde Suzanne’i arzulayayım. Her ânımızı aşkla doldurayım istedim. Ama o benimle ufacık bir yakınlık kurmaya çalıştığında, bana azıcık ilgi gösterdiğinde veya samimi davrandığında –hatta lafı bir sonraki buluşmaya getirdiğinde– birdenbire iç karartıcı bir sessizliğe gömülüyordum.

Şubat ayında bir gece teyzemin kapısını çaldı. “Ben gidiyorum,” dedi. Sesi endişesini ele veriyordu. “Bir iş teklifi aldım Londra’dan.” Yüreğim âdeta pır pır etti. Öyle rahatladım ki. “Ama sen kalmamı istersen...” diye devam etti.

 

Geçen yaz Suzanne’i yolda gördüğüm o akşam eve gelip bir şişe şarap açtım, yüksek perdeden çalan The Köln Concert’la ortalığı çınlattım. Jarrett ilk bölümdeki tırmanışa başlayınca efkâr dolu notaların tek tek düşüncelerime dokunduğunu hissettim, piyanist sessizliği içimden çekip çıkarıyor, üstüne notaları işliyor, içine inancını katıyordu. Otuz yıl önce bu müziği duyduğumda nasıl allak bullak olduysam aynı sessiz yıkımı yeniden yaşadım. Notaların sesi gitgide yükseldi, gürleşti, sonra o güzel, büyüleyici alçalışla ağırlaştı. Müzik ve kitaplar hayatım boyunca zihnimin sığınağı oldu, hem saf hem mutlak hem de yüce bir şey uğruna çalışmanın yollarıydı bunlar. İyi ama, şairlerle müzisyenlerin bildiklerini ben nereden bilebilirim? Onlar acı çeker. Derin hisleri vardır hepsinin. Susuzluktan kırılmış serçelere ağlarlar. Kimilerine göre her melek aslında korkunçtur. Bir keresinde, yatalak bir ihtiyara bakarak ekmeğini kazanan bir kadının hikâyesini okumuştum. İhtiyar adam tenin hazzını duymak için hâlâ yanıp tutuşuyordu; günün birinde bakıcının içi öyle burkulmuştu ki, kadın kapıyı kilitleyip üstündekileri bir kenara atmış, adamın, göğüslerini okşamasına ses çıkarmamıştı. Kimi insanlar vardır, çektikleri acılara hürmeten, ruhlarının yüceliğine hürmeten neredeyse her şeyinizi onlara verirsiniz, her şeye göz yumarsınız.

Yıllar boyunca, uzun kışlar, kimi zaman hüznün kuşattığı geceler boyunca sık sık düşünürdüm; evlilik ne kadar kötü olabilirdi ki? Başka erkekler idare ediyor işte. Hem evliliğin getireceği rahatlıklar da olurdu: güvenilecek bir aile, erkeği insan içine çıkaracak bir eş. Sonra kendimi bir kadının arkasında sırada beklerken bulurdum, gözlerim onun hantal kollarına veya kemerinin üstünden fırlayan etlerine takılıp kalırdı, iğneli beşikteymişim gibi bir sızı duyardım. Yahut da bir pazar günü ikindi vaktinde mahalleden bir çift, arabalarıyla yanımdan geçerdi, çoluk çocuk arka koltuğa sığışmış, önde adamın karısı; adamın yüzünde bir aralık görünüp kaybolan, aile hayatının usanç verici doğası... Bense bahçeme girip kapımı açar, şaşırtıcı bir iç rahatlığıyla sakin ve güvenli hayatıma dönerdim. Suzanne gidişinin ardından ilk Noel’de bana kart attı; kartın sol tarafında adresi, hemen altında da bir not vardı. İyiysek kopmayız. Bunlar onun sözleri değildi sanki ama bu notu yazacak raddeye nasıl geldiğini biliyordum.

 

O gittikten bir yıl sonra, ilkbaharda teyzem kalp krizi geçirdi, güzü göremeden de öldü. Evini bana bırakmıştı, tamirat işleri için civardaki ustayı çağırdığımda teyzem öleli bir yıldan fazla oluyordu. Suzanne’in döndüğünü bana söyleyen işte bu ustaydı. Tom Cleary için bir ev inşa ediyordu o sırada. “Kız kardeşi de İngiltere’den dönmüş galiba,” dedi. Yüzümden anlamış olacak veyahut biliyordu onu tanıdığımı. “Duymadınız mı? Hem de bir süredir burada ama kimsenin onu gördüğü yok, ne dışarı çıkıyor, ne ayine ne de başka bir yere gidiyor, kapılarını çalarsan da hemen açmıyorlar, içeriden ayaklarını sürüye sürüye yürüyenlerin sesi geliyor, fısıldaşmalar, koşuşturmalar oluyor. Annesi kızın döndüğü bilinsin istemiyor. Allah için kardeşi iyi adam ama... Kız Londra’da hemşireymiş herhalde.”

O kış beni büsbütün afallatan bir şey gördüm. Bir sabah daha gün ağarmamışken tuhaf bir dürtüyle uyandım. Bir şey beni dışarıya sürükledi. Dünya buz kesmişti. Yolu baştan başa yürüyüp tepeye çıkınca bir meraya vardım. Nefesim birbirini kovalayan küçük buhar bulutları halinde havaya karışıyordu. Çayırların derinliklerine yürüdüm, işte orada, karşımda hayalete benzeyen devasa bir karaltı belirdi. Atlar... yedi sekiz at kıpırdamadan sessizce duruyordu. Yanlarına yaklaştığımda bile ürkmediler. Onlar bana baktı, ben onlara baktım, mükemmel bir uyum içinde. Sonra hava aydınlandı, gün ışığı vurdu yere, ufku kızıla boyadı; atların sırtından bir buğu yükseldi, tüyleri parladı. Kopkoyu, sabır dolu gözlerle hâlâ bana bakıyorlardı. Daha önce hiç böyle bir bütünlük, böyle bir birlik hissine kapılmamıştım.

Yok, doğru değil bu. Uzun zaman önce üniversitede bir ikindi vaktiydi, güneş yüksek pencerelerden içeri verevine giriyor, yanımda, yanı başımdaki sandalyede İrlanda’nın batısından gelen solgun bir delikanlı oturuyordu; kızıla çalan sarı saçları, ince yapılı elmacıkkemikleri, yaşarmış yorgun gözleri vardı. Ne zaman konuşsa yere bakardı bu çocuk, gözkapakları titreşirdi. Onu yemekhanede, taşralı şamatacı gençlerin arasında gördükçe, Onlar senin dengin değil, diyesim gelirdi. O gün masanın üstüne koyduğu eli benim elimin birkaç santim ötesindeydi. Ortada kolay kolay tarif edilemeyecek içli bir şey daha vardı. Belki de Yunan söyleminin, tragedya kahramanlarının, kahramanların tanrılara olan itimadının derinliğiydi bu; o zamanlar saf, aydınlık ve ilahi olan her şeyi bir nefeste içime çekmek için duyduğum arzunun büyüklüğüydü, ama delikanlının varlığıyla o ikindi vaktinin bana hâlâ rüya gibi gelen havası yüreğimi fena halde taşkın bir sevinçle, bütün insanları memnun etme şevkiyle dolduruyordu.

 

Kırk yıl önce Suzanne’in dönüşüyle düşüncelerim bir süreliğine altüst oldu. Sandım ki İngiltere’de başkasının eline bıraktığı bir çocuğu var, hatta bir ihtimal, annesinin dalaveresine uyup küçüğü eve kapamış, onu herkesten saklıyor. Olmayacak iş değil. Kimse bir şey görmemişti, yıllar geçtikçe yavaş yavaş unutuldu Suzanne, hikâyesi sönüp gitti. Ben de unuttum, doğrusu Suzanne’in o evde olduğundan bile şüphe ettim. Yıllar sonra annesi öldüğünde yine dışarı çıkmadı. Erkek kardeşi yiyecek içecek bırakıyordu kapısına. Derken, benim annem uzun süren bir hastalığın pençesinde Dublin’de can verdi. Bazen bu ölüme daha çok üzülmemiş olmanın verdiği suçluluk duygusuyla geceleyin arabaya binip gölün yolunu tutuyor, kendimi Suzanne’in evine yanaşırken buluyordum. Ne bekliyordum ki – o da gece hava almaya çıkmıştır, yahut kayışla zapt ettiği tuhaf görünümlü irikıyım bir çocuğu yıldızların altında yürüyüşe çıkarmıştır, dışarıda rastlaşırız diye mi? Evinin yukarısında bütün zarafetiyle duran Ay’ı, hilalin o ince çıtkırıldım halini hatırlıyorum. Bir gece gölün kıyısına indim, su ayaklarıma şıpır şıpır vuruncaya kadar sokuldum içeri. Kimseye karşı yürekten bir şey hissediyor muydum, ölmüş anneme karşı, Suzanne’e karşı, hatta kendime karşı, emin değilim. Düzenli, ölçülü bir hayatım, çok az pişmanlığım vardı. Her gün arabamla okula gider, öğretmenlik görevlerimi yerine getirir, bir şeyin, belki Homeros’un çocukları etkileyebileceğini, onların hayatlarını değiştirebileceğini umardım – özellikle ilk yıllarda. Akşamları eve gelince müzik dinleyip yemek pişirir, gece geç vakitlere kadar kitap okurdum. Yazın gezip tozardım – Atina’da, Viyana’da, Bayreuth’ta. Ara sıra çektiğim metafizik sancıyı saymazsam bu sakin hayatı dalgalandıracak çok az şey çıkardı. Nadiren bir öğrencinin kavrayışından, verdiği cevaptan, söylediği dizeden etkilenip kalakaldığım anlar olurdu sınıfta. Sokrates’in mahkemedeki savunmasından veya Akhilleus’un ulu yürekli Patroklos için yaktığı ağıttan ezbere okunan bir parçayla duygulanırdım. İşte böyle acıklı şeyler. Bir keresinde, Orpheus’u düşünerek geçirdiğim bir sabahın ardından Rilke’nin sonesini sınıfıma okuyordum ki, olduğum yerde, yüksek kürsüde bir an nutkum tutuldu. Orpheus’un lirinden yayılan ezgileri duyuyordum, onun endişeyle başını arkaya çevirip Eurydike’ye şöyle bir baktığını gördüm, yeraltından yukarı Eurydike olmadan çıkarkenki matemini hissettim. O öldü, dedi Hades, onu geri alamazsın.

 

Geçen yıl emekliye ayrıldım. Onca yıl nereye gitti bilmiyorum. Bir çocuğun hayatını nasıl değiştirdim –değiştirdiysem tabii– onu da bilmiyorum. Hassasiyetleriyle, düşünme biçimleriyle bana benzeyen birkaç çocuk tanıdım yıllar içinde; ama onların gelişimlerini, iş hayatlarında izledikleri yolları takip etmek zorunda olduğumu düşünmedim hiç. Ya bu çocuklarda doğmamış oğullarımı görürsem diye korktum belki. Soyumu diğer erkekler gibi devam ettirmeyeceğimi muhakkak biliyordum. Kanımdan sayacağım en yakın kişiler önümdeki sıralarda oturan o çocuklar olacaktı; yegâne zürriyet, dışarı çıkmak için sayfaları zorlayan, doğmayı bekleyen tanrılarla tanrıçalar... İlk yıllarda, hafta sonları annemi ziyaret ettiğim sırada bazen şehirde eski okul arkadaşlarıma ve beraberlerindeki bir iki çocuğa denk gelirdim, gülümseyerek çocuklara hayran hayran bakar, hallerini hatırlarını sorardım. Bir gün bir kitapçıda karşılaştığım üniversite arkadaşım, Cóilín McDonagh’nın haberi kulağına geldi mi, diye sordu. Sınıf arkadaşım bu adı söyleyince gözlerimi biraz kısmış, küçücük bir nefes alarak, Cóilín’in evlenip çoluğa çocuğa karıştığını duymaya hazırlanmıştım galiba. Bu havadis yerine, İrlanda şiirleri rafının yanında dinelen arkadaşım dedi ki, Cóilín Amerika’nın batı sahilinde bir yerde motosikletiyle bir ağaca çarpmış, oracıkta ölüvermiş. O konuşurken ben arka tarafta başının hizasında duran bir kitabın sırtına dalıp gitmiştim; palmiyeleri, okyanusun dev dalgalarını, Pasifik otoyolundaki üstü açık arabaları düşünüyordum. Bir de kızılağacın tekine çarpıp parçalanan ince yapılı elmacıkkemiklerini. Şimdi bakıyorum da, üniversiteden ayrılışım acıyla ilk defa gerçekten yüz yüze gelişimdi benim. O son haftalardaki mide bulandırıcı huzursuzluk, elin ayağın tutmaması, ayrılık ihtimali karşısında kalbin sıkışması. Ama ne yapılabilirdi ki? Ne söylenebilirdi? Vedalara lüzum yoktu.

 

Daha çok seyahat etmekte kararlıyım. Geçen ay Berlin’e gittim. Ortadoğu –Kudüs– ilgimi çekiyor şimdi. Gözümde canlandırıyorum kendimi: Aksi, ihtiyar bir ateistim, şehrin dar sokaklarında yürüyor, kapı eşiklerindeki ihtiyarlarla –Yahudisi, Hıristiyanı, Müslümanıyla– laflamak için duruyorum, hem onların inancında kalıcı ve kadim sayılan bir şeyi yavaş yavaş öğrenme, hem de beni es geçen veya içimde kıpırdamadan yatan o Tanrı genini bir aralık görme hevesindeyim. Son zamanlarda genlere merak sardım, genlerin rastlantısallığına, hangi genin aktif hangisinin pasif olacağının rastlantısallığına, bunun bizim kimliğimizi nasıl belirlediğine, bizi şöyle değil de böyle yapanın ne olduğuna.

İşte geçen ay havalimanından çıkıp arabayla eve giderken bu düşüncelerle meşguldüm. Köye yaklaşınca T-kavşağında durup yol vermek için bekledim. Ağır aksak ilerleyen bir cenaze arabası gözüktü ötede, önümden geçip mezarlığın yolunu tuttu. Yarım düzine kadar araba usul usul onu takip etti. Sağa sapıp köy yoluna girdim ben, ekmekle süt almak için bakkalda durdum.

“Demin geçen kimin cenazesiydi?” diye sordum tezgâhın arkasındaki kadına.

“Ha, Cleary’lerden o, hani gölün civarında oturan şu bisikletli tuhaf kadın yok mu. Evvelsi gün erkek kardeşi bulmuş kadını yatağında, ölüymüş.”

 

Sadece bir yaz dayanmıştı. Kendi ölümünün yaklaştığını sezmiş olabileceği, bunu gösteren bir işareti fark etmiş olabileceği düşüncesi şimşek gibi çaktı zihnimde; belki yaz başında evin ön kapısını açmış, buranın –böyle bir yerin– gerçekten var olduğunu, her şeye rağmen aklını kaçırmadığını iyice anlamak için cesaretini toplayıp dışarı çıkmıştı. İhtimal, birazcık delirmişti – tam da yeni bir alametin kıpırtılarını sezen hücrelerinde gizlenmiş bir bilgiyi, gömülü bir hatırayı seçebilecek kadar deli...

O akşam oraya gittim, arabayı birahanenin park yerine çekip cadde boyunca onun evine doğru yürüdüm. Arkamdaki eski Guinness tabelasının esintide sallanışını duyuyordum. Yolumun üstünde alçaktan bir kuş uçtu göle doğru, uzun çöp gibi boynu gözümle neredeyse aynı hizadaydı. Biraz sonra Suzanne’in evinin önündeki iki sütunun ortasında duruyor, içeri bakıyordum. Tek katlı, alçak tavanlı, uzun bir kır eviydi bu; üç küçük penceresi, yeşil bir kapısı vardı. Araba yolundan yürüyerek arka tarafa geçtim. Suzanne’in bisikleti evin kalkan duvarına yaslanmıştı. Arka kapının dışına turba dolu bir çuval konmuştu. Camdan içeri baktım ama kalın tül perdeler yüzünden doğru düzgün bir şey göremedim. Arka kapının kolunu yokladım. Birkaç tarla ötede bir inek böğürdü. Taştan, alçak bir duvarın üstüne kısa süreliğine tünedim. Suzanne’in suskunluğunu, onu yıllar boyu âdeta karanlık bir kitle gibi kuşatan sessizliği düşünmek hiç hoşuma gitmiyordu.

Pencereyi seyre dalmış, kısık gözlerle tül perdelerin dantel desenine bakıyordum. Derken, bir şey beni zorla ayağa kaldırıp öne itti. Bir şey elimi pervazın altına götürdü. Pencere kanadı yukarıya doğru yağ gibi kaydı. Perdeleri yana çekip bacağımı kaldırdım, eğilerek yatak odasına girdim. İçerisi loştu. Saat gürültülü tik taklarla işliyordu. Toplanmamış bir yatak, gardırop, tuvalet masası, mahrem bir hava vardı odada. Evi dolaştım. Mutfak zemininde oraya buraya saçılmış gazeteler duruyordu. Eviyede bulaşıklar, masanın üstünde yarısı dolu kavanozlar, tenekeler, çorba paketleri. Amaçsızca yatak odasına dönüp gardırobu açtım. Yıkanmamış kazakların, eskimiş ayakkabıların mide bulandıran kokusu. Arkamı döndüm. Bir şey bulmak istiyordum – bir dua kitabı, bir fotoğraf, belki bir günlük. Tuvalet masasının çekmecelerinden birini açtım. İki çift siyah çorap, ya kadın ya erkek çorabı. Tespih. Alt çekmecede hemşireler için tıbbi ders kitabı. Kitabı aldım. Arka kapağın içinden eski bir gazetenin sarı sayfası çıktı, sayfayı açıp ışığa tutmak için pencereye yanaştım.

Londra’da çıkan Evening Standard gazetesinin 22 Kasım 1971 tarihli nüshasından üçüncü dördüncü sayfalardı. İskoçya’da ölen altı dağcı. Doğu Pakistan’ın Boyra Yarımadası’nda çarpışma. Kırk yedi yaşındaki ünlü futbolcunun ölümü. Sayfanın aşağısına doğru bir duruşma bülteni. Okumaya başladım. Dulwich’te oturan yirmi üç yaşındaki İrlandalı hemşirenin evine girmekle suçlanan, biri on dokuz öbürü yirmi altı yaşındaki iki sanık, hırsızlık ve kişiyi küçük düşürme maksatlı tecavüz suçlarıyla hüküm giydi. Bültende mağdurun adı geçmiyordu. Saldırganlar bir sabah erkenden kadının dairesine girmiş, yanlarında bijon anahtarıyla demir testeresi varmış, kadına saatler süren korkunç bir işkence yapmışlar. Geceliğini ve iç çamaşırlarını maket bıçağıyla parçalamışlar, ona kollarını iki yana açıp yatağa yüzükoyun uzanmasını söylemişler, yoksa meme uçlarını keseriz, diye onu tehdit etmişler. Boynundan beline kadar vücudunu maket bıçağıyla kesmiş, kalçalarını yarmışlar, sırtına ahlaksızca bir söz kazımışlar. Bijon anahtarıyla ona tecavüz etmişler. Gitmeden önce de evi talan edip kadının saçını kökünden kesmişler.

 

Odanın köşeleri alacakaranlıkta kaybolmuştu. Toplanmamış yatağa çivilendi gözüm. Bir deprem düşündüm, Suzanne’in merkezindeki kabukların yana doğru kayıp yer değiştirdiğini. Onun korkudan donakaldığını düşündüm. Sabahları o odada uyanışını hayal ettim, gözünü tavana dikişini, sonra üstünden örtüyü fırlatışını, pencereyi açıp gece yağan yağmurdan sonra berraklaşan mavi gökyüzüne bakışını. Derken, bir hatıranın, bir rüyanın, bir artçı depremin onu bir an için yakalayışını, yeniden alaşağı edişini. Olup biteni aklına getirmiyordur demesin sakın kimse, rüyasında görmüyordur demeyin bana. İyi de, niye ağlayıp inlememişti?

Bir iki kilometre uzakta, tabutundaydı. Düşüncenin bir suçlunun zihninde kıvılcım misali parladığı o küçücük zaman dilimini, saniyeyi –saniyeden de kısa ânı– düşündüm. Aniden varlık kazanıp her şeyi değiştirecek bir fiile yol açan o saniyeyi. Suzanne’i değiştireni, ezip geçeni, ince ince dağıtanı; öyle ki, vücudunun bölümleri arasındaki mesafe, başıyla kalbi arasındaki, bütün sinir uçları arasındaki mesafe açıldıkça açılmış, sonunda içi neredeyse bomboş bir hale gelmişti ve kaşla göz arasında, bir sabah, Suzanne kayboluverdi.

Peki, ben neredeydim o sabah? Önüme bir roman koymuş, çayımı içip kızarmış ekmeğimi mi yiyordum, tam bir kaşık dolusu olsun diye itinayla şekeri mi ölçüyordum? Bıçak ona dayalıyken, onu delik deşik edip parçalarken, ben arka duvarımı ağır ağır aşan sisi seyrediyor, varoluşun yoğunluğuyla bir düşüncenin izini mi sürüyordum?

Birdenbire Suzanne gelip yine teyzemin kapısında duruyor, insafıma sığınıyordu. Başımı kal dercesine sallasaydım kurtulur muydu, kaderi değişir miydi? Yoksa kader değişiklikleri hiçe sayıp başlangıçtaki tasarısını mı gerçekleştirir hep, belki biraz daha geç bir zamanda, biraz farklı bir yolla? Suzanne’e pusu kuran başka bir musibet mi olurdu? İkimize birden mi pusu kurulurdu? Bir kış gecesi arabamızın üstüne düşen, hem onu hem beni hem de çocuklarımızı ezen bir ağaç mesela? Bunlar yeni geliyor aklıma. Her yerde ihtimalleri görüyorum – bizi felaketten ayıran ince perdeyi görüyorum. Su kaynaklarının yukarısında, yerinden oynamış arduvaz kiremitlerin üstünde pırıltılar saçarken görüyorum onu; şimşeklerde, hızla giden motosikletlerde görüyorum, hatta kendi evimde tavan arasındaki kirişlerde onun kalktığını görüyorum. Homeros’un kime ne faydası var şimdi? Hem bütün tanrılar nereye gitti – Zeus yeryüzüne inip bana yardım eder mi? Peki, zamanı gelince Kharon’un parasını kim ödeyecek?

Artık günlerin tekdüzeliği içinde oturuyorum. Oturup kış gelsin diye bekliyorum, yahut bir sonraki işimi bana gösterecek bir işaret bekliyorum. Suzanne’i ölmüş saymıyorum. Karanlık bir odada kendisini yeniden var etmeye çalışıyor diye düşünüyorum, köşe bucak bir hatıra kırıntısı arıyor, bir organa –bir göze, bir kalbe– elini uzatıyor, onu alıp içine yerleştirmeye uğraşıyor. Geçen gece Suzanne’i rüyamda gördüm. Gölün ilerisindeki yolda yürüyordum. Ortalık alacakaranlıktı, o yine bana doğru geliyordu, karmakarışıktı saçı. Yanıma sokulup yüzüme baktı, ağzını açınca anlamadığım bir dilde konuşmaya başladı. 

İngilizceden çeviren: Ezgi Yıldırım

Mary Costello, İrlanda’da Galway’de doğdu. Serüvenine öykü yazarak başladı. 2012’de yayımlanan öykü kitabı The China Factory birçok ödüle aday gösterildi. Öyküleri çeşitli antolojilerde yer aldı ve radyo kanallarında okundu. İlk romanı Academy Street 2014’te yayımlandı. İrlanda’da Yılın Kitabı Ödülü’nü kazanan roman Avrupa Birliği Edebiyat Ödülü’ne de aday gösterildi. Academy Street, İçimde Büyüyen Dünya adıyla 2017’de Türkçe yayımlandı. Costello şu an Dublin’de yaşıyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR