Peter Stamm: "Bir kitap anlatıcısından daha zeki olmalıdır."
20 Mart 2020 Söyleşi Edebiyat

Peter Stamm: "Bir kitap anlatıcısından daha zeki olmalıdır."


Twitter'da Paylaş
0

Okurlarım baş karakterlerimi kendileri yargılamalı, tıpkı günlük hayatta insanları yargıladıkları gibi.

Peter Stamm’ın yoğunlukla psikolojiyi kullanan bir yazar olduğuna dair uluslararası itibarı ve titizlikle kusursuzlaştırılmış yazını, Micheal Hofmann tarafından İngilizceye çevrilmiş ve 2000 yılında yayımlanmış ilk romanı Agnes’ten beri artıyor. Henüz onunla tanışmamış kimselere Stamm’ın yazınını anlatmaya çalıştığımda eleştirmenler tarafından sıkça harcanan “cimri”, “temiz”, “berrak”, hatta “adil” gibi sözcükleri kullanmak kolay. Bir romanının tanıtıcı yazısında “süslenmemiş düzyazının üstadı” olarak anılıyor. Ancak bu temiz, sakin yüzeyin altında engin bir derinlik yatıyor. Toby Litt’in Guardian’da Stamm’ın Yedi Yıl adlı romanı için yazdığı gibi, eserleri “bubi tuzaklarıyla dolu, ortaya çıkması beklenen hasarlarla.”

Daima varoluşsal, çoğu kez hayat değiştirici bir gelişmeyle başlayan kurgusunda –Agnes’te anlatıcının kız arkadaşının kaybolması, All Days are Night’ta bir araba kazasının kadının kocasını öldürmesi ve onu darmadağın etmesi gibi– Stamm, kimlik nüanslarını, kendini algılamayı ve karakterlerinin dünyayla ve öteki insanlarla etkileşim kurma yöntemlerini inceliyor. Romanları ve öyküleri derinlemesine psikolojiktir, insan davranışı ve ruhunun altında yatan karanlığı anlamaya çalışır. Sonuçlarla ilgilidir ve ifade edilmesi zor duygulara –suçluluk, utanç, pişmanlık gibi– dönüp durmaktan korkmaz. Karakterlerinin çoğu geçmişteki hatalarından ve kaçırdıkları fırsatlardan dolayı yaralıdır; bazıları sahip olamayacağı insanları arzular, diğerleri kendilerine âşık olanı reddeder ya da reddedilen kendileridir. Yedi Yıl –en sevdiğim romanı– yakışıklı bir adamın, Alex’in, hikâyesini anlatır ve güzel karısı Sonia’yı ama aynı zamanda “itici” bir kadın olan Ivona’yı (Alex’in ilişkide olduğu kadın) da anlatır. Stamm’ın kurmacasında insanların başlarına bir şeyler gelir, konforun nasıl yittiğine, kara mizaha, sıklıkla trajik bir düşüşün başlangıcına tanık oluruz, eserlerinden alınan keyfin bir parçasıdır bu.

peter stamm

Stamm, İsviçre’de doğmuş, 1963’te Weinfelden’de. Okulu bıraktıktan sonra muhasebeci olarak çalışmış, sonrasında birkaç yıl psikoloji, psikopatoloji ve edebiyat okumuş (bir süreliğine bir psikiyatri kliniği için çalışmış), bunlar tam zamanlı yazar olmadan önceymiş. Öykü ve romanın yanında oyunlar, radyo dramları ve gazete yazıları da yazdı Stamm. Kitapları Man Booker Uluslararası Ödülü ve Frank O’Connor Uluslararası Kısa Öykü Ödülü kısa listesine kaldı.   

E-posta aracılığıyla birkaç haftalığına, yaz boyunca gerçekleşen bu söyleşinin çoğunluğu Stamm’ın yeni romanı Uzağın Ötesinde ile ilgili. Thomas adında bir adamın hikâyesini anlatıyor ve terk ettiği karısını ve iki çocuğunu; aile evinden uzaklaşmaya karar verip yürümeye koyulduğu andan başlıyor, adam hiç dönecek gibi görünmüyor. Aşk, ölüm ve İsviçre manzarası eşliğinde yürümek hakkında bir roman bu, çözülmenin varoluşçu bir keşfi ve bir anlık dürtünün hayat değiştiren sonuçları hakkında aynı zamanda.

The White Review: Eserlerinizin çoğu kadınlar ve erkekler arasındaki romantik ilişkilerle, sıklıkla evli çiftlerle ilgili. Neden bu konu?

Peter Stamm: Bence kurmacada içerik abartılıyor. Orijinallikler arıyorsak gazetelere bakmalıyız. En çok hayran olduğum yazın, neler olup bittiğiyle ilgili değildir, nasıl anlatıldığıyla ilgilenir. Hemingway’in en iyi öykülerin balık avlamak ya da yağmurda bir kedi hakkında olduğunu düşünseniz yeter. Ya da Thomas Mann’ın Büyülü Dağ ya da Joyce’un Ulysses’ini ya da Çehov’un kısa hikâyelerini (ve oyunlarını) düşünün. Tüm bu metinlerde çok bir şey olmaz ama ne muhteşemdir onlar. Metnin akması için bir içerik seçme ihtiyacı duyabilirsiniz ancak neden herkesin bildiği bir konuyu ele alamayasınız ki, bütün seçenekleriyle uğraşabileceğiniz, tam bir sınırsızlıktır bu. Romantik ilişkiler aynı zamanda modern, doymuş hayatımızda trajedilerin en çok gerçekleştiği yerlerdir muhtemelen. Mutlu ve üzgün, tahrik olmuş ve aklı karışmış olduğumuz yer.

WR: Hiç daha da az “içerik” olan romanlar yazmayı denediniz mi? Ne oldu?

PS: Geçenlerde önemli bir İsviçreli mimar olan Peter Zumthor ile konuşuyorduk, bana karakteri olmayan bir roman yazmamı önerdi. O zamandan beri bunu düşünüyorum ama gerçekten korkunç zor. Büyük bir adım olurdu, neredeyse gerçekçi resimden soyuta geçiş gibi. Ama öyle hissediyorum ki epey zaman harcayıp hiçbir yere varamayabilirim de. Bu yüzden biraz beklemeye ve bu arada başka şeylere yapmaya karar verdim. Gerçekçi metinlerde bile halletmem gereken çok şey var hâlâ – zaman ve mekânda nasıl daha özgür olabileceğime dair çoğu.

WR: Karakteri olmayan bir roman neye benzerdi?

PS: Öyle bir roman bilmiyorum. Dürüst olmam gerekirse onu yazmayı denersem gerçekten işe yaramamasından ve şu aylarca yıllarca çalışmana rağmen çok da değeri olmayan bir şey ortaya çıkaran projelerden biri olmasından korkuyorum. Bu yüzden zihnimin gerisinde tutuyorum bu fikri, sonrası için belki. Başkası denerse o kitabı okumak ilgimi çeker.

WR: Peki New Yorker’a verdiğiniz bir söyleşide söylediğiniz gibi, “sıradan insanların hayatının içinden çıkan bir edebiyat yapmak” halen amacınız mı?

PS: Kesinlikle. Coğrafyada olduğu gibi: haritalarımızda artık beyaz alan yok. Yeni bir şeyler bulmak istiyorsanız mekânları yeniden ziyaret etmeli ve daha derinlere inmelisiniz, daha yakından bakmalısınız. Bilinmeyeni hemen kapınızı önünde bulabilirsiniz, öyleyse neden egzotik yerlere gidip aslında hiç anlamadığınız egzotik insanlara bakasınız ki.

WR: Karakterlerinizin hayatlarındaki kriz anlarını incelemekle ilgilendiğinizi söylemiştiniz bir keresinde. Yeni romanınız, Uzağın Ötesinde’de (2017) bu hiç olmadığı kadar doğru sanki. Kitabınızda şu düşünceyi tarif ediyorsunuz: “Yavaşça çöken ev, belli belirsiz ama durdurulamaz bir şekilde. Thomas bir yerlerde bir binanın parçalarına ayrılmadığı sürece tamamlanmadığını okumuştu. Muhtemelen aynısı insanlar için de geçerliydi.” Thomas’ın hayatının parçalarına ayrılmasını mı göstermek istediniz?

Ben doğal afetler, savaşlar ve benzerlerini yaşamadım, onlar hakkında hikâyeler anlatamam.

PS: O satırlar mimar Aldo Rossi’den alıntı, teorik çalışmalarını binalarından daha çok sevdiğim biri. Thomas’ın hayatı çöküyor mu, bilmiyorum. Sadece sonuna dek gitmem gerektiğini hissettim ve belki tamamını değil ama hayatının büyük bir kısmını göstermeyi, öteki kitaplarımda olduğundan fazlasını. Bir kişinin hayatının biçimi ve güzelliği ancak tamamlandığında görülebilir. Önemli olan kalıntılar değil, oraya götüren süreç, bir binanın ömrü. Thomas’ın tüm hayatı aşağı yukarı tesadüfen aldığı bir kararla şekilleniyor. Çoğumuzun hayatı gibi.

WR: Kriz kelimesinin İngilizcesi, Yunancada “karar” anlamına gelen “krisis” sözcüğünden türemiş. İnsan doğası ve sizin “küçük dramlar” dediğiniz özgür iradeyi keşfetmeye yönelik arzunun ilginizi çekmesinden ötürü mü bu?

PS: Sözcüğün kökenini düşünmemiştim ama çok hoş, öyle değil mi? Ufak olaylar büyüklerinden daha çok ilgilendirir beni, bu doğru. Böylesi daha incelikli. Yemek yapmada olduğu gibi: kâseye çok fazla baharat atarsanız güçlü bir lezzet elde edersiniz ancak dikkatle pişirir ve attığınız her şeyi ölçerseniz yemeğinizi çok farklı tattan oluşur ve aynı zamanda basit bir içeriği de tadabilirsiniz. İnsanların günlük krizlerdeki davranışlarının büyük şeyler olduğu zamankinden daha fazla çeşitlilik gösterdiğini düşünüyorum. Ayrıca ben doğal afetler, savaşlar ve benzerlerini yaşamadım, onlar hakkında hikâyeler anlatamam. İnsan doğası hakkında fikirlerim yok aslında. Amacım her şeyi anlayışla karşılamak ve affetmek, sanırım bir keresinde Somerset Maugham’ın ifade ettiği gibi. Okurlarım baş karakterlerimi kendileri yargılamalı, tıpkı günlük hayatta insanları yargıladıkları gibi.

WR: Unformed Landscape'teki (2004) Kathrine ve Böylesi Bir Günde'deki (2007) Andreas gibi Thomas bir amaç ya da en azından spontane bir niyet uğruna kasvetli bir yolculuğa başlıyor ancak ötekilerden farklı olarak, okur Thomas’ın ne aradığından hiçbir zaman tam olarak emin olamıyor, nereye gittiğini ya da terk etmesine neyin yol açtığını. Bunun sebebi yanıtı Thomas’ın da bilmemesi olabilir mi, yoksa?

peter stamm

PS: Çünkü ben de yanıtları bilmiyorum. Bazı teorilerim var ama yaptığını neden yaptığını bilmiyorum. Alman anlatıcı Georg Lichtenberg demişti ki: Bir kitap anlatıcısından daha zeki olmalıdır. Ben de bir anlatıcı olarak karakterlerim hakkında her şeyi bilmeyi hedeflemiyorum, onlara doğru ve sempatik gelen neyse o olmalı. Onlara arkadaşlarıma davrandığım gibi davranıyorum. İhtiyacı olduklarında orada olmaya çalışıyorum ama onları analiz etmiyorum ya da kararlarına karışmıyorum.

Gerçekçi bir dünyada yaşıyorum ama aynı zamanda bu dünyayı büyülü değil de epey anlaşılmaz bulmuşumdur hep.

WR: Belki bu yolculuk uzun, yavaş bir intihar olarak da okunabilir?

PS: Hayatından bir çıkış arıyor gibi görünüyor karakter ya da belki hayatın kendisinden çıkmaya çalışıyor. Muhtemelen bu da yeni bir hayata başlamamasının, yeni ilişkiler kurmamasının ve yeni bir kariyere atılmamasının sebebidir. Yaptığını intiharla kıyaslayabilirsiniz, evet, ama olumlu anlamda, hayatla barışık anlamıyla. Dünyayı terk etmek, ölmek istemiyor ama dünyada var olmayan biri gibi yaşamak da istemiyor, hiç katkıda bulunmayan önemsiz biri gibi.

WR: Çok da açık etmek istemiyorum (potansiyel okurları düşünerek) ama yolculuğu ve akıbetinin bir noktasında Thomas’ın başına gelen muğlak olayı insanların nasıl yorumlayacağını umursuyor musunuz?    

PS: Kitaplarda gerçekte mümkün olmayan şeyler olabilir, bununla oynadım biraz. Gerçekçi bir dünyada yaşıyorum ama aynı zamanda bu dünyayı büyülü değil de epey anlaşılmaz bulmuşumdur hep. Bilimle çok ilgiliyimdir ve bilimde soruların yanıtlardan fazla olması her zaman şaşırtmıştır beni. Genel konular hakkında bile bu kadar az şey bilmemiz şaşırtıcı. Bir süre önce Grönland köpekbalıkları hakkında makale okudum. 400 yaşında olabilirler, belki 500 ya da sadece 300. Tam olarak bilmiyoruz. Birçok başka şey için de aynısı geçerli, insan türünün (sadece zarar verici olanlar değil) politik kararları dahil. Bu yüzden tarif ettiğim dünyalar muğlak görünüyorsa sebebi yaşadığım dünyanın bana hayli öyle görünmesi. Elbette okurlarım kitaplarımı diledikleri gibi yorumlamakta tamamen özgür. Nihayetinde okurken deneyimledikleri tamamen kişiseldir ve muhtemelen kitaplarımla olduğu kadar kendileriyle de ilgilidir. İlginç bir şekilde çoğu insan Thomas’ın ölü ya da diri olması gerektiğine karar veriyor. Çok azı iki anlamlı olmasıyla yaşamaya hazır. Ben de öyleyim. En başında Astrid’i Thomas’ın gözünden gördüğümüz bazı ipuçları var, belki de onun ne yaptığını sadece hayal ediyordur. Sonda ise Thomas’ın yürümeye devam ettiğini hayal eden Astrid belki.

WR: The Atlantic’te George Perec’in Uyuyan Adam’ı hakkında yazdınız, Böylesi Bir Günde’ye ismini veren de oydu. Karakterlerinizin çoğu yaşama karşı Perec’in kahramanları gibi bir ilgisizlik duyuyorlar. Uzağın Ötesi’ni yazarken bu roman aklınızda mıydı yine? Perec’in romanında olduğu gibi karakterlerinizi tek bir yerde kalıyor göstermektense hareket halinde, belirli ya da şüpheli bir hedefe ilerlerken, hareket halinde göstermeyi mi tercih ediyorsunuz?

PS: Acınası tınlayabilir ama hayat bir yolculuktur, değil mi? Gitsek de kalsak da. Belki daha çok benim doğamdadır hareket etmek. Perec’in kitabı benimle, elbette. Bir süredir okumadım onu ama deneyimimin parçası o ve bu sebeple benim bir parçam. Thomas her hayatın bir parçası olan acıdan kaçınmak için ilgisizlik arayışı içinde olabilir. Çocukken çok sevdiğim bir özel kurabiye çeşidi vardı, bu kurabiyeleri istememin beni çok zayıflattığına dair bir hissim vardı. Böylece bir paket alırdım onlardan ve hepsini bir kerede yerdim, bir daha onlardan hoşlanmamayı umarak. Onlara karşı ilgisiz kalmak isterdim. Maalesef işe yaramadı. Bugün dünyevi zevkler söz konusu olduğunda kendime karşı biraz daha az katıyım.      

WR: Geçenlerde Thomas Mann’ın Büyülü Dağ’ının “insanları değiştiren” türde bir kitap olduğunu okudum. Aynısı sevdiğiniz kitaplar için geçerli olduğunu hissediyor musunuz? Edebiyat insanları değiştirmeli mi?

PS: Ne kadar gençseniz o kadar kolay değişirsiniz. Büyülü Dağ, otuz beş falan yıl önce onu okuduğumda beni değiştirmiş olmalı. Bugün daha fazla değişim arayışı içinde değilim, edebiyatın ne olduğu ve kim olduğum kapsamını daha çok merak ediyorum. Kitapların içindeki eğlence tek başına yeterli değil benim için değil. Bunun için sinemalara giderim ben.

WR: Son okuduğunuz kitaplarda bu kapsamı buldunuz mu hiç? 

PS: Maalesef o kadar fazla okuyamıyorum. Çok yavaş bir okuyucuyum ve ailemle vakit geçirmeyi okumaya tercih ediyorum çoğunlukla. Bu aralar Gerald Murnane’nin The Plains’ini okuyorum, Avustralyalı bir yazar. Çok sevdim ancak onu değerlendirebilecek kadar ilerlemedim henüz. Yakın zamanda Tim Parks’ın In Extremis’ini okudum ve otobiyografik malzemeyi kullanma biçiminden çok etkilendim. Benim yaptığımdan çok farklı ama eserlerim üzerinde düşünmeye beni sevk etti ve bu bana bir kitabın yapabileceği en iyi şey.

WR: Çocukken çok okur muydunuz?

PS: Bol okuyan bir ailede yetiştim. Ebeveynlerimin ikisi de çok okurdu ve aynı zamanda bize hikayeler anlatırdı. Evimiz kitap doluydu. Babam bize şiir okumaya bayılırdı ve gezmeye gittiğimizde, ki sıklıkla yapardık bunu, birbirimize hikâyeler anlatırdık. Okulda edebiyat o kadar önemli değildi. İsviçre, yazarlardan çok mühendislerin ve iş insanlarının olduğu bir ülkedir. Ama ben kırsalda büyüdüm ve pilli oyuncakların olmadığı bir zamanda kendime ayıracak vaktim çoktu. Böylece ben ve kardeşlerim çokça yaratıcı uğraş edindik – resmetmek, yazmak, müzik yapmak. Gençken bir keresinde fotoğrafçı olmak istedim ve kayıt cihazından müzik dinlemeye bayılırdım. O zamanlar bolca çaldığım Barok müziğin yazınımı etkilediğini halen düşünürüm. Ancak müziğe ve fotoğraf çekmeye olan yeteneğim oldukça kısıtlıydı, ben de vazgeçtim. Yazmayı öğrenmek bile çok vaktimi aldı. Yirmilerimde yazmaya başladım ama ilk kitabım ben otuz yaşındayken ortaya çıktı. Bu arada oldukça farklı şeyler yaptım tabii ama hâlâ…

Ayrıca sıradan hayat hakkında da çok şey öğrendim, dokuzdan beşe dek çalışmanın ne demek olduğunu.

WR: Denir ki resim yapmak, fotoğraf çekmek ve müzik, yazma eylemiyle benzerlikler paylaşır, yazar bir artist ya da bestekar gibidir, dikkatlice gözlem yapmalı (ya da hayal etmeli) ve dinlemelidir. Özellikle Barok müzik sizi nasıl etkiledi?     

PS: Yani, her şey sizi etkiler, sadece nasıl olduğunu bilmezsiniz. Bazen düşünürüm de Barok müzik hislerimin biçimlenmesine katkıda bulundu. Çok düzenli bir müziktir, temiz, açık, yapılı, çok ses içermeyen kısa parçalardan oluşur. Fotoğrafçılık ve resim için de kesinlikle aynı fikirdeyim. Hepsi bir şeyi nasıl yansıttığınızla ilgili; neyi yansıttığınız çok daha az önemlidir. Van Gogh yoluna kim çıkarsa onu resmetti, Arles’in en güzel insanlarını değil ama hastane görevlisini ya da oda kiraladığı kadını seçti.

WR: Muhasebeci olarak çalışmanızın yazınınızda biçimlendirici bir etkisi oldu mu? Disiplin ve titizlik gerektiren bir uzmanlık gibi görünür bana ve eserlerinizin karakterleri de biraz böyle. Bu şekilde çalışmaktan mı hoşlanırsınız?

PS: Aslında oldu. Bir parça ağaçlık alana sahip, harika bir patronum vardı ve hafta sonları beni ağaç kesmek için dışarı çıkarırdı. Evet haklısınız, hesap tutmak bana titizlik ve sebatı öğretti. Hesaplarda bir hata olduğunda, beş kuruşluk bile olsa, peki o zaman, diyemezdiniz öylece. Hatayı bulmak zorundaydınız. Ayrıca sıradan hayat hakkında da çok şey öğrendim, dokuzdan beşe dek çalışmanın ne demek olduğunu. Ve müşterilerimiz çoğunlukla küçük esnaf olduğu için, eczacılar, istasyon dükkânları, lokantalar, domuz çiftliği sahipleri, çok çeşitli hayatlara tanık oldum. Bütün hayatınız kitaplarınızda ve aynı zamanda karakterlerinizde yansır.

peter stamm

WR: Düzyazı stiliniz doğrudan ve özlü, psikolojik olarak ferasetli, abartılı tasvirlere hiç yer yok ama yine de canlı. Hep böyle mi yazdınız?

PS: Kişisel stiliniz sesiniz gibidir, her zaman orada bir yerdedir, ona güvenmeyi keşfetmeli ve bozmayı denememelisiniz. Ve bu yapabildikleriniz kadar yapamadıklarınızla da alakalıdır. Genç biriyken Frederich Dürrenmatt’ın büyük bir hayranıydım örneğin ama benim için yanlış bir modeldi. Onun gibi yazmaya çalışırken çok zaman kaybettim. Bugün bana o kadar da büyük bir yazar gibi gelmiyor, sanki eserinin içinde yok olmuş gibi.

WR: Yayımlanan ilk romanınız Agnes dışında başka romanlar da yazdınız mı? 

PS: Agnes’i bitirmeden önce iki ya da üç roman daha yazdım ve onlar tek kelimeyle kötüydüler. Sanırım olduğumdan ya da metinden daha zeki görünmeye çalışıyordum. Yakın zamanda New Yorker’da bir sanatçını portresini okudum (kim olduğunu unuttum), diyordu ki, sanat bir şeyler yapmakla ilgili değildir, bir şeyler bulmakla ilgilidir. Acemilik romanlarımda bir şeyler yapmaya çalışıyordum ve bu iyi olmadı.

Benim için önemli olan anlatıcının tarafsız olmasının duygulardan yoksun olduğu anlamına gelmemesi. Hikâyelerini ne zaman ve neden anlattıklarının farkında olmalıyız.

WR: Agnes ile Uzağın Ötesinde karşılaştırıldığında, açıkça görülüyor ki, bazı biçimsel benzerlikleri ve belli bir muğlaklığı paylaşıyor olmalarına rağmen birbirlerinden çok farklılar. Metin açısından, son romanınızdaki cümleler ilk romanınıza göre daha uzun ve akıcılar. Genel olarak Uzağın Ötesinde kendine daha güvenli ve ustaca yazılmış gibi hissettiriyor. Bu kitaplar arasında bir yazar olarak nasıl değiştiniz?

PS: Sanırım. Umuyorum ki kendimden daha emin olmuşumdur. Belki bu yüzden Agnes’i yazdığım zamandan deneyselimdir şimdi. Keskin bir biçimde deneysel olmaktan söz etmiyorum. Demek istediğim daha özgürüm sadece. Aynı zamanda daha yaşlıyım bugün, beni ilgilendiren şeyler otuz beşimde olduğundan farklılar. Karakterlerim her zaman yaşımdan ve hayattaki pozisyonumdan fazlasını yansıtmıştır.    

WR: Birinci tekil şahısta yazdığınızda tedirgin bir tarafsızlık oluyor sıkça – anlatıcılarınız hikâyeyi sakin, serinkanlı ve ölçülü bir sesle aktarıyor ama bize anlattıkları çoğu zaman karanlık ve rahatsız edici. İlk yayımlanan kısa öykülerinizden biri, “Buz Gölü” bunun kusursuz bir örneği. Güvenilmez anlatıcılara dair fikirleriniz nelerdir?

PS: Bütün anlatıcılar güvenilmezdir, isteseniz de istemeseniz de. Bugün daha yeni oğluma insanların ona anlattığı her şeye inanmaması gerektiğini söyledim, bilginin nereden geldiğine her zaman dikkat etmesi gerektiğini, çünkü sürekli bana internetten bulduğu bazı inanılmaz hikâyeleri anlatıp duruyor. Bir anlatıcı dürüst olmak istese bile bakış açısı sınırlı ve taraflıdır. Benim için önemli olan anlatıcının tarafsız olmasının duygulardan yoksun olduğu anlamına gelmemesi. Hikâyelerini ne zaman ve neden anlattıklarının farkında olmalıyız. Agnes’in anlatıcısı, örneğin, Agnes kaybolur kaybolmaz başlıyor öyküyü anlatmaya. Demek ki korkmuş ve suçlu hissediyor. Kaybının yasını tutacak halde değil. Aynısı “Buz Gölü”nün anlatıcısı için de geçerli. Arkadaşının ölümünden dmolayı muhtemelen suçluluk duyuyor, bu yüzden öyküyü o şekilde anlatması tamamen anlaşılır.

WR: Birinci veya üçüncü tekil şahıs anlatım tercihiniz daima bilinçli bir karar mıdır?

PS: Bilinçlidir, az sayıda yaptığım şeylerden biri. Ve öykünün anlatımını açıkça etkiler. Bazı durumlarda birkaç sayfa sonra yazmaya yeniden başlarım ve bakış açısını değiştiririm. Bu daha çok bir mesafe meselesidir. Birinci tekil şahısta karaktere daha yakın olurum ama bir adım geriye atıp ona belli bir uzaklıktan bakmak daha zordur. Üçüncü tekil şahıs bazen öyküye uygun bir biçimde daha sakin ve klasik yol gibi görünür, bazen değildir.

WR: Yeni bir kitaba başlarken öteki bilinçli tercihleriniz nelerdir?

PS: Açığa kavuşturmak istediğim genel bir temam olur, bir soru ya da probleme benzer. Bu yüzden bir karakterler kümesine ihtiyaç duyarım. Onlar hakkında çok şey bilmem, yaşları, isimleri, meslekleri ve nerede yaşadıklarının dışında ama bir imge gerekir bana, biriyle ilk kez karşılaştığınızda biçimlendirdiğiniz gibi ve daha o andan itibaren o kişiyi sevip sevmeyeceğinizi anlarsınız, onunla ilgilenip ilgilenmeyeceğinizi.

WR: Romanlarınızın üzerinde tek tek mi çalışırsınız yoksa birbirleri arasında ara verir misiniz, hatta belki kısa kurmaca ya da başka yazılar için?

PS: Genelde her seferinde tek bir metin üzerinde çalışırım. Mümkünse ara vermeden ama bazen bundan kaçınamam. Aile tatilleri romanlardan daha önemlidir. Bazen de okuma turları çalışmalarımla arama girer ama olsun. Eğer bir öykü ufak rahatsızlıklara direnemeyecek kadar güçlü değilse baştan beri yeterince iyi değilmiş demektir. Bir süreliğine kısa öyküler yazdım ve tekrar yapmak istediğimden eminim. Son zamanlardaki fikirlerim daha çok romanlar için, o kadar.

peter stamm

WR: Almancadan başka dillerde yazdınız mı?

PS: Başka hiçbir dilde yazamadım. Konuşma dilimiz olduğu için İsviçre Almancasını deneyebilirdim ama “Üstün Almanca” dediğimiz dilin yapaylığını nedense seviyorum. Günlük kullanımla bozulmamış bir dil. İsviçreli insanlar Almanca yazarlar ama zor konuşurlar. İngiltere’den farklı olarak bizim lehçelerimiz sosyal bir dile dönüşmemiştir, olsaydı İsviçre kralı bile farklı bir lehçeyle dili konuşurdu. Maalesef Micheal’in çevirilerinin tamamını okumaya vaktim yok, okusam, özgün haline çok yaklaştığını düşüneceğime dair bir his var içimde. Elbette çeviri her zaman özgün metinden farklı bir şeydir. Bazen –nadiren de olsa– Almancamın içinde çevrilmesi çok da kolay olmayan İsviçreli kelimeler beliriyor. Başka bir dildeki kelimelerin sesi ve ritmi her zaman farklıdır. Bazen İngilizcenin ritmi Almancadan daha hoş oluyor.

WR: İsviçre’nin diğer üç ulusal dilinden herhangi birini konuşabiliyor musunuz, İsviçre-Fransızcası, İsviçre-İtalyancası ya da Romansça? Kendinizi İsviçre geleneği içinde mi görüyorsunuz yoksa Almanca dilinin geleneğinde mi?

PS: Fransızca konuşabiliyorum ama çoğunu Paris’te öğrendim, orada yirmi yaşımdayken bir seneliğine çalışmıştım. Eğer İsviçre geleneğinin bir parçasıysam bu sadece İsviçreli olduğum içindir ve aynı manzarayı, iklimi, benden önceki İsviçreli yazarlarla aynı kültürü paylaştığım içindir. Ama bir yazarı sırf İsviçreli olduğu için hiç okumadım. Yazmaya başladığımda etkilendiklerim çoğunlukla Amerikalı, Fransız ve İngiliz yazarlardı, bazıları da İtalyan’dı. Elbette hayran olduğum İsviçreli yazarlar da oldu, Gottfried Keller, Robert Walser, Friedrich Glauser ve daha az da olsa Max Frisch. Olağan şüpheliler. Ayrıca bazı günümüz yazarları, Markus Werner ve Klaus Merz gibi.

WR: Psikoloji ve psikopatoloji okudunuz. “Çılgınlık” bir yazar olarak özellikle ilginizi çeken bir konu mu?

PS: Onları okudum evet, ama “çılgınlık” normal ile olan ilişkisinden dolayı daha çok ilgimi çekiyor. Bence zihinsel bozukluklar güçlerin bir tür dengesizliği, egzotik bir hal değil. Hepimizin bildiği, daha ılıman biçimlerde halet-i ruhiye açıklanabiliyor. Sanırım çalışmalarım bana daha yakından bakmayı ve daha az analiz etmeyi öğretti.    

WR: Psikiyatri kliniğinde geçirdiğiniz zamanın yazmanıza etkisi oldu mu?

PS: Diğer deneyimlerimden daha fazla değil, mesela orduda geçirdiğim zaman. Çiftçi olarak çalıştım, otellerde gece bekçiliği yaptım. Genç yazarlara tavsiyem olabildiğince farklı şey yapsınlar ya da keşfetsinler, yapabildikleri her şeyi deneyimlesinler (az çok güvenli olduğu sürece). Hepsi sizin eşya dolabınıza eklenecek, sonrasında ihtiyacınız olduğunda buradan istediğinizi çıkarabiliriz. Ve bu sadece yazmanız için iyi değildir, hayatınızın bütününde de işe yarar.

peter stamm

WR: Yedi Yıl'da (2012)’da, bir aşk üçgeni hakkında yazıyorsunuz, anlatıcı Alex’in iki kadını sevdiği bir roman, içlerinden biri Sonia, güzel ve kusursuz, ötekiyse, Ivona, kendisinde tiksinti ve mahrem bir arzu uyandırıyor. Sonrasında Sonia ile evleniyor, Ivona’yı unutamadan. Bazı yerlerini şöyle okudum, arzu ve tiksinti aynı duygunun iki ayrı yüzü olarak düşünülebilir ve bence beynin aynı bölgesinde bile uyarılıyor olabilirler. Eserlerinizde arzu önemli bir yer tutuyor, tıpkı çoğu edebi eserde olduğu gibi, peki ama siz niçin romanınızda bu kısmen seksüel dinamiği keşfetmeyi seçtiniz?

PS: Aslında bu çok geniş bir tema. Kitabımın ana ilham kaynağı Gombrovic’in Yvonne, the Princess of Burgundy adlı oyunuydu. İlgimi çeken soru, beni seven bir kadının ben onu sevmesem bile üzerimde etkisinin olup olmadığıydı. Kitabın sonu böyle şeylerle ilgiliydi. Alex ve Sonia arasındaki kusursuz ilişkiyi bodrumu olmayan bir evle kıyasladım. Temiz, iyi ışıklandırılmış boşluklar, her yerin görülür olduğu, güzel ve sakin. Ivona, çirkin kadın, Alex için daha çok bir mağara gibi, saklanabileceği bir yer. Ivona’nın ona duyduğu aşk koşulsuz. Kadının gerçekten çekici olmaması bir taraftan Alex’i kızdırıyor, öte yandan onunla birlikteyken Sonia ile olduğundan daha fazla evindeymiş gibi hissediyor, rol yapması gerekmiyor. Arzu ve tiksinti bir madalyonun iki yüzü müdür, bilmem, ama biri ötekine çabucak dönüşebilir şüphesiz. Seks, hayvani içgüdülerimizin bizi ele geçirdiği, hayatımızdaki yegâne anlardan biridir. Yemek yemek gibi öteki alanlarda daha medeni görünmek için çok fazla kural var. Gıdamızı tabaklara yerleştiriyoruz, onu süslüyoruz ve çatal bıçak kullanıyoruz, bazen elimizle yemek daha kolay olsa bile. Seks yaparken o kadar çok kural yok, çok mahrem bir an bu, kontrolümüzü kaybediyoruz ama aynı zamanda çok güzel ve biraz korkutucu.

WR: Seks hakkında yazmanın zor ve sıkça talihsiz (edebi olarak) olduğu bilinir –ancak bu sizin romanlarınız ve öyküleriniz için pek geçerli değil (Yedi Yıl’da olduğu gibi ve “Sweet Dreams” öyküsünde ayrıntılı olarak iyi tarif edilmiş seks sahneleri beliriyor. Seks sahnesi yazmayı nasıl ele alıyorsunuz? Diğer sıradan olayları tarif etmekten farksız mı yaklaşıyorsunuz?

PS: Yazması çok zordur, bu yüzden öteki çoğu zor şey gibi müthiş eğlencelidir. Problem mahrem kısımlarımıza verdiğimiz adlarla (hatta şu kelime…) başlıyor, Almancada çoğu ya adi ya çocukça ya da fazla tıbbi. Metaforlar çoğunlukla acınası, hele bitkisel olanlar. Seks hakkındaki en erotik şey genellikle durumdur, insanların sekse nasıl başladıklarıdır. Bir kere başladıklarında öteye bakabiliriz. “Sweet Dreams” öyküsündeki uyarılma ve sakarlık karışımını seviyorum, Simon, Lara’nın içine girmekte zorlanınca o da kalçalarının altına yastık yerleştiriyor ancak bunu döşemede yapmak istiyor, böylesinin daha yabani olduğunu düşündüğünden ötürü muhtemelen. Sonra ilk defa orgazm oluyor, biraz dokunaklı burası, erkek hiçbir şey anlamıyor. Utangaçlıkları ve deneyimsizlikleri bana göre denedikleri tüm deneysel pozisyonlardan çok daha erotik. Bu da şeyleri görünür kılmanın zıttı.

WR: Bir sonraki romanınız ne hakkında olacak?

PS: O bir kötü ikiz hikâyesi. Bir adam kendisinin genç haliyle karşılaşır, on altı yıl sonra hayatını tekrar yaşayacak kişiyle. Ve aynı zamanda başka bir kötü ikiz daha var, adamın bütün hikâyeyi anlattığı kız arkadaşı. Kitabın Agnes’le çok ilgisi var, ilk romanım, baş karakter bir yazar ve yazdığı kitap muhtemelen Agnes. Yazması biraz kafa karıştırıcı ama aynı zamanda çok ilginç. Umarım okunamayacak kadar karmaşık olmaz.

(White ReviewAralık 2017)

Çeviren: Özcan Yılmaz


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR