Peygamberin Endişesi, Felaket Çağı’nın Karanlığını Yırtacak mı?
23 Aralık 2018 Roman

Peygamberin Endişesi, Felaket Çağı’nın Karanlığını Yırtacak mı?


Twitter'da Paylaş
0

Kadim kültür ve metinlere yönelik ilgisini, düne hapsetmeyip bugünün sosyal ve politik yaralarıyla ilintilemesi, gelenekle, kadimle olan güçlü bağından kaynaklanıyor olsa gerek.

“Bu dünya bir imtihan yeridir ve dinya weka siya darekê ye”       

Yavuz Ekinci

Felaket çağının yazarlarından Yavuz Ekinci’nin dokuzuncu kitabı Peygamberin Endişesi ismiyle doğan kitaptan neşredildi. Kitaba ilişkin genel geçer değerlendirmeyi sona bırakmak kaydıyla, kitabın bölümleri olan her başlık üzerinden değerlendirme yapma yolunu gidildi.  Birbiriyle kopuk olmasından dolayı değil, her zaman geçerli olmasa da tümevarım yöntemi üzerinden tümdengelime ilişkin birkaç şey söylemek için bu yöntem tercih edildi.

Roman, İlkbahar, Yaz, Sonbahar ve Kış dört ana başlığı altında kaleme alınmış. İnsan ister istemez yazar, kitabı Vivaldi’nin Dört Mevsim konçertosunu dinleyerek okunmasını mı istiyor? Yoksa bu bir roman ama müzik de romanın mütemmim cüzü demeye getirerek, sanatlar arasındaki bağımsız adacıkları tuzla buz mu ediyor, doğrusu kestirmek zor. Bunun için Lacanvari tarzda, metnin psikanalitik mutfağına duhul etmek lazım ama şimdilik bu topa girmeyeceğiz. Romanın Ateş Vaazı dışındaki (YKY’den çıkan fantastik bir kitabın adı) tüm alt başlıkları da birer şarkı sözlerinden ibaret olunca ister istemez insanın aklına karpuz kabuğu da girmiyor değil.

Romanın ilk bölümü müzisyen Leonard Cohen’in "I’m Your Man" adlı ünlü şarkısı. Şarkının sözleri ile yazı arasında bağ kurmak için çırpınıp durdum ama bir türlü bulamadım. Müellifin tercihi bu yönde be kardeşim. Sana ne. Saygı duymak lazım deyip, postmodern bir hareket çekilebilir ama sonuçta biz de metin kazıma ameliyesini üstlenmiş bulunmaktayız. Neden mi? Çünkü sevgiliye neredeyse kul köle olacak bir aşığın terennümleri varken Cohen’in bu şarkı sözlerinde, romanda ise başkarakter olan Mehdi’nin eşi ve çocuğuyla yaptığı telefon görüşmesinde bırakın aşkını mecnunvari sözlerle dillendirmek, telefonu bir an evvel kapatma modunda da ondan. Yazarın diğer eserlerinde gördüğümüz insan ve durum betimlemeleri, teşbihlerle metaforlar burada da yoğun, lezzet bırakan ve de içine çeken kıvamda. Durmadan yükselen ses, odanın içine döküldü, göğsüne tonlarca ağırlık oturmuşçasına, tül perdeler çılgınca uçuşuyor, camlar zangır zangır titredi örneklerinde olduğu gibi. Giriş ise bir peygamberler ve ikonlar geçidi âdeta. Çünkü Cebrail, ana karakter Mehdi’ye peygamberliğini tevdi eder. Yazar İbrahim (as)’den başlattığı peygamberlik bayrağını, Mehdi’nin omuzlarına bırakırken, tümdengelim yöntemini tercih etmiş, üstelik bizim tümevarımcı yöntemimizin hilafına. Romanın kurgusunda geri dönüşler ile sonradan devam edişler ilk sayfalarda hemen göze çarpıyor. Romanın ilerleyen sayfalarında da bu kurgusal özellik kendini göstermekte. Kitabın ana temasını, endişeyi, işleyecek olan göstergelere (sosyal medya unsurlarına) sanki erken dalış yapmış gibi yazar. Oysa Günün Birinde adlı eserinin ilk sayfalarında sinematografik bir şölen sunmuştu bize. Bu şöleni sıkıcı bulan kimi eleştirmen, okurların tepkisinden midir bilinmez ama konuya dalışı dikey limit gibi olmuş.

yavuz ekinci

Romanın Dünya Gözümde Kerbela’dır başlıklı ikinci bölümünde yazar, yoğun tasvir ve teşbihlerle bu dünyanın nasıl da darmadağın olduğunu, karanlığın koyulaştığını oldukça güzel betimlemiş. Burada peygamber olduğu kendisine ilan edilen Mehdi’nin, dünyaya gelişiyle birlikte gerçekleşen olağanüstü hadiseler okuyucuyu mekânlar arasında bir gezintiye çıkarıyor. Çünkü olağanüstü, mucizevi bu hadiseler okurun bildiği şehir, tepe, cami, kilise, nehir, mağara gibi tarihi mekânlarla bezeli şekilde tasvir edildiği için, okur bir coğrafyadan başka bir coğrafyaya gezgin misali gezinip duruyor adeta. Hülasa bu bölüm sürükleyici. (Yuşa Tepesi, Balıklı Göl, Tahran, Nusaybin, Göbeklitepe, Köln’deki Dom Kilisesi, Mescid-i Aksa, Mekke, Kâbe, Hasankeyf, İran’ın Kum şehri vs.) Bu bölümde yazarın, roman yazımı öncesinde yoğun bir dinler tarihi, peygamberler tarihi, kutsal kitap okumaları yaptığı hissine hemencecik kapılıyor. Çünkü bu kitapların isimlerini sıralarken peygamber olan Mehdi’nin evindeki kitaplardan dem vuruyor. Anlıyorsunuz ki, Mehdi bu kitapları okuyan biridir ama aynı zamanda Yavuz Ekinci de bunları döne döne okuyan biridir (Kur’an, İncil, Tevrat, Mushaf-ı Reş, Hayatü’s Sahâbe, Tevhid’in Sırları, Şehname, Mukaddime, Mesnevi, İlahi Komedya, Rubailer, Siyer-i Nebi kitabı, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, Falnâme...) Yazarın birçok eserinde yaptığı gibi, kötü ve karanlık dünyayı tasvir ederken örtük ve dolaylı bir biçimde de olsa, günümüzde yaşanılan hadiselerle irtibat kurmaktan vazgeçmemesi ayrıksı bir tarafı olsa gerek. Bu yüzden eleştirmen A. Ömer Türkeş, Yavuz Ekinci’yi kendi kuşağının hikâyesini yazmakta ısrar eden bir kalem olarak tanıtır. Bu hikâyeye dair 12 Eylül’ün sokağa çıkma yasaklarını, Cumartesi Anneleri’ni, Cizre’de yanan cesetleri, DAEŞ’in kafa kesmelerini vs. örtük ve dolaylı da olsa bu bölümde dile getirdiğini görüyoruz yazarın.

Uzun İnce Bir Yoldayım bölümünde yazar, kurgusal olarak bariz bir teknik hata olarak söylenebilecek duruma düşüyor. Bir tekrara düşme denilebilecek bu kısım üstelik üç sayfa boyunca ilerliyor. Madalyonun diğer yüzünden bakılacak olursa, metinlerarası geçişlilik için köprü, ya da metinler arası paslaşma için bağlam kurma şeklinde de okunabilir belki bu kısım. Yani postmodern bir anlatı tekniği. Somutlaştıralım, başkahraman Mehdi’nin peygamberlik makamıyla şereflenişi tekrar ediliyor üç sayfa boyunca, ruh betimlemeleri, metaforlar, tasvirler eşliğinde. Muhtemeldir ki peygamberliğin gelişi ve sonrasında yaşadığı halet-i ruhiyeyi yazar uzun ince bir yola benzetmiş olmalı ki, Âşık Veysel’in bu sözünü buraya almış olsa gerek. Ardından Ey Sareban adlı farsça şarkının sözleri sayfada sizi karşılıyor. Muhsin Namcu’nun harikulade yorumuyla bu parçayı dinlerken, romanın sayfalarında ilerledim. Metnin ruhuna gireyim diye. Mozart’ın Requiem’i bu sayfalara daha çok gider diye de düşünmeden edemedim (romanın sonraki sayfalarında Requiem adlı besteye dair bir başlık var ama yazarın dalgınlığından mı başlık buraya alınmış doğrusu kestiremedim) Niçin mi? Yazar, ana karakter olan Mehdi’nin peygamberliğini çevresine kabul ettirmek için bir tür tebliğ etmek için esnaf arkadaşları olan Berber Musa, Fırıncı İbrahim ve Balıkçı Yunus’un yanına gider. Giderken de, “zırhlı polis arabasının altında kalıyordum,” diyerek bir tür ölümü atlatmasını anlatır. Ama bir çocuğun zırhlı polis aracıyla ölümünü ve bir gencin polis tarafından infaz edilmesini bu kısımda dile getirerek, bir peygamberin bu ölümlere sessiz kalamayacağını doğal olarak alt mesaj olarak işler. Yani ölüm, infaz ve haksızlık bir peygamberin bigâne kalamayacağı şeyler olmalı der ki, yazar arş-ı ala kadar haklıdır bunda. Sonuçta Mozart’ın ölüm yatağında iken bestelediği söylenen Requiem şarkısı, ölülerin ruhu için yazılmış bir ilahi olduğundan, sanki bu bölümde Ey Sareban adlı farsça şarkı gitmiyor gibi geldi bana.

Eserin Ayışığı Sonatı başlığı, bilindiği gibi Beethoven’in Moonlight bestesi. Yazar, peygamber olan Mehdi’nin evde yalnız kaldığı bir günde gördüğü rüyada “bu gece ay kırmızı doğacak” işaretinden ve bu işareti esnaf arkadaşlarına ispat ederek, peygamberliğinin meşruiyetini sağlaması üzerine kurmuş. İlliyet bağı var ve bu sefer çırpınıp durmadım. Romanın baş karakteri, rüyasının gerçekleşeceği umuduyla esnaf arkadaşlarını yüksek bir binanın çatısına götürür ama betonlaşma, akan trafik, kalabalıklar, büyük kentin kaosu, vs. karşısında “felaket çağının büyük kentini” yani modern dönemin karanlık tablosunu anlatmayı da ihmal etmez burada yazar. Mehdi, rüyasından önce izlediği haber bültenlerinde iç karartıcı olayları görünce, içi parçalanır ve dünyanın kötü gidişatı karşısında bir şeyler yapmanın sancısı ve telaşı belki de kitaba konu olan endişeyi derin bir şekilde hisseder. Kitabın neredeyse tüm bölümlerinde bu endişeyi derinleştiren kötücül sahneler anlatılmaktan da aslında geri durulmaz. Çünkü izlediği haber bültenlerinde yazar dolaylı ve örtük de olsa şunları dile getirmiştir, eşini öldüren kocalar, komşusunu soyan hırsızlar, belediyenin zehirlediği köpekler, Tahir Elçi cinayeti, öldürülen gazeteciler (Hrant Dink ve Kürt gazeteciler), sahile vuran balinalar, batan mülteci botları, Bodrum’da kıyıya vuran Suriyeli mülteci Alan Kurdi’nin görüntüsü, DAEŞ’ın Irak şehirlerine saldırısı. Yani felaket çağının büyük kentinde sıklıkla yaşanılan kötücül hadiseleri peygamberin endişesini arttıran enstantaneler olarak işler. Bu bölümden kitabın sonuna kadar romanın başkarakteri olan Mehdi’nin, Cebrail’i bekleyişi ve arayışı sürgit devam eder. Yazarın önceki eserlerinde de görülen “bekleyiş” izleği, bu romana da damgasını vurmuş gibi. Başka bir takım alt ve yan izlekler olsa bile.

yavuz ekinci

Romanın Bach’ın ünlü bestesi olan Erberme Dich, Mein Gott başlığındaki içerik, ünlü müzisyen, şair Bob Dylan’ın Hz.İbrahim’in oğlunu kurban edişini anlatan "Highway 61" isimli ünlü şarkısı ile Kürtçe bir aşk şarkısı olan ve Şivan Perwer’in muhteşem yorumuyla zihinlere kazınan "Min Bêriya Te Kiriye" başlığında ise yazar, peygamber endişesini iliklerine kadar hisseden Mehdi’nin Cebrail’i bekleyişini, arayışını kâh Ulu Cami’de, kâh Aziz Thomas Kilise’sinde kâh Amar Dağı dönüşünde Zerdüşt’le karşılaşmasında anlatır. Bu anlatı, kimi zaman korkuyla, kimi zaman umutla kimi zaman da özlemle nefis edebi lezzet veren teşbihler, tasvirler, metaforlar ve yer yer de tekrara düşen satırlar eşliğinde işler. Felaket Çağı’nın büyük kentindeki sokağı, caddeleri, insan selini, trafiği, metroyu, cafeleri, meyhaneleri, barları, köprüleri, balıkçı kulübeleri, parkları ve buralardaki mahşeri kalabalıkları, mutsuz yüzleri, boşluğa bakan gözleri, yalnız insanları bir de yazardan alıntı yaparak söylemeden edemeyeceğim şu tasvirleri, ağzında salya, kalbinde öfke, gözünde kin, sesinde nefret, ruhunda kötülük taşıyanları, öylesine güçlü bir dille anlatmış ki, olayın içinde kendiniz başkahraman gibi hissediyorsunuz adeta. Tüm bunlar ise, kitabın “Bu çağda peygamber olmak zor,” mottosu ile beraber düşünüldüğünde peygamber endişesi taşımadan bu çağda olmakta yaralayıcı, kanatıcı, elem verici dedirtiyor size. Yani endişeyi omuzlarınıza salıp, kucağınıza atıp, yüreğinize muska olarak bırakıp “benden size armağan olsun hadi bakayım bu da size,” dercesine topu (endişeyi) bize şutluyor.

Kendimi romanın içindeymişim gibi hissetmemi sağlayan atmosfer ise, şair Ümit Yaşar Oğuzcan’a ait bir şiir olan "Beni Kör Kuyularda Merdivensiz Bıraktın" bölümü ile fantastik bir roman olan, distopya düzeninin anlatıldığı Francesca Haig imzalı Ateş Vaazı isimli son bölümü oldu. Neden mi? Ekinci’nin Günün Birinde ve Rüyası Bölünenler romanlarındaki büyüleyici anlatımı, sürükleyici dili, gönderme ve gerilim yüklü anlatımı ile okuru hikâyenin içinde bir karakter olarak yer alıyormuş hissi veren anlatım dili bu bölümlerde olduğu için. Büyük kentte her evin bahçesinde yer aldığını ileri sürdüğü bir kuyuya girişini, bu kuyuda Cebrail’i bekleyişini, kör kuyuda merdivensiz ve yalnız başına kalışını yoğun ruh betimlemeleri ve gerilimi yüksek bir şekilde anlatışı var ki burada, romanın daha önceki bölümlerinde hikâyenin yer yer kopukluğunu ya da hikâyeyi tam olarak metne oturtamayışının hıncını adeta çıkartarak anlatmaya koyulmuş. Yazar, kör kuyu içinde Mehdi’nin bitmek bilmeyen kararlı mücadelesini anlatırken, kâh Nasıralı Hz. İsa gibi kâh Kureyşli Hz. Muhammed gibi bir peygamber endişesini kalbinde taşımaktan da bir an geri durmaz. Kuyudan gelen “Ey peygamber Kalk ve Yürü,” çağrısıyla (bu kısmı okurken peygamberimiz’in yatağında adeta karanlık içinde iken Allah’ın Ey Nebi “Kalk ve Uyar” çağrısı aklıma geliverdi) birlikte o meşhur Ateş Vaazı’nı Karga Bar’da verişiyle de romanı bitirir. Karga Bar’daki peygamberliğinin endişesini tüm salondakilere tebliğ etmeye geçmeden önce yazar, romanın 150-151. sayfasında politik göndermeler, dolaylı anlatım ve teşbihlerle Roboski olayını, Ceylan Önkol’un ölümünü, derin dondurucu da cesedi bekletilen Cemile Çağırga’yı, Taybet Anayı, harabe olmuş Cizre ve Silopi’yi, zırhlı araca iple bağlanmış Hacı Birlik’i, öldürülen kesik başları, kuyulara canlı canlı atılan Kürtleri, darmadağın edilen mezarlıkları, palayla kesilen başları vs. tüm bunları, kuyudan çıkan Mehdi’nin “Bütün gözlerinle bak!” diyen Cebrail’in onu duvara vurmasıyla anlatmaya başlar. Bir peygamberin bu hadiselere kayıtsız kalamayacağını ve ruhunda, aklında bunları insanlara anlatması gerektiğini okura mesaj olarak verir. Romanın girişinde Cebrail’in, Mehdi’ye peygamberliği getirişi ile birlikte ilk sözü olan “Bak” ile kitabın her bölümünde yansıttığı Felaket Çağı’na dair karanlık tabloları “Gördüm” vurgusuyla da, felaketleri gözümüze adeta sokuyor. “Bakmak” ile “Görmek” arasında akan bir hikâye gibi. Roman, Karga Bar isimli mekân dolayımında tüm insanlığa dini mesajını anlatmasıyla sonlanmaktadır. Ama öncesinde evdeyken sosyal medya araçlarıyla (Twitter, Facebook, Instagram) “Felaket Çağı”nda gördüğü kötücül mesajları, kimi zaman retweetleyerek, kimi zaman beğeni kimi zaman da hashtagler üzerinde milyonlara ulaşmanın verdiği dinamizmle yapar ki, sonrasında da Karga Bar’daki Ateş Vaazı’nı vermek için yola koyulur. Karga Bar’da her türlü eğlence, sefahat, çirkeflik, kötülük tablosu içinde gördüğü karanlıktaki insanları, aydınlığa çağırmak için kendisine dönük tüm alay ve engellemelere rağmen, dövülüp kan revan içinde kan pınarına dönüşmüş bedenine karşın şunları söyleyerek insanların kendine yaklaşmasını, etrafında toplanmasını yani karanlığı yırtarak, insanları aydınlık mesajının manyetik alanına çekişiyle de roman sonlanır. Bu etkileyici vaazı okurdan mahrum etmemek için kitapta yer aldığı gibi verelim: “Yazın baharı, güzün yazı, kışın güzü, baharın kışı tamamladığı gibi ben de İbrahim’in, Musa’nın, İsa’nın, Muhammed’in sözlerini tamamlamaya geldim. Yeryüzü alevler içinde. Nefret, kin ve öfke kalpleri kuşatmış. Ey İnsanlar! Bu dünya bir imtihan yeridir ve dünya bir ağaç gölgesidir (Burada bir Hadis’e gönderme var). Tövbe edin! Dedem İbrahim’e, müjdecim İsa’ya, Tur-i Sina’ya çıkan Musa’ya, üç gün üç gece balığın karnında bekleyen Yunus’a, Miraç’a çıkan Muhammed’e and olsun ki, ben iyiliğin krallığını yeryüzüne indirmek için gönderildim. Tövbe edin! Ey İnsanlar!”  

Romana dair şu genel geçer şeyleri söyleyip noktalayalım, romandaki hikâyenin, son iki bölümü hariç sağlam bir zemine dayanmadığı, dağınık ve yer yer kopuk kaldığı izlenimini edindik (romanın önceleri çok uzunken, fazlalıkları çıkardığını bir söyleşisinde dile getirmesini bir not olarak burada belirtelim). Ayrıca Günün Birinde, Rüyası Bölünenler ve Cennetin Kayıp Toprakları romanlarındaki masalsı, büyüleyici dil, bu eserde oldukça cılız kalmış. Cılız olmayan şey ise romanın dilindeki belirgin mekân, ruh, durum, insan betimlemeleri, teşbihler, metaforlar, politik göndermeler ve de gerilimi yüksek atmosferi. Zaman zaman ajitasyona kaçan ve tek yanlı yayın yapan memleket medyası gibi politik sahneler yer alsa da yazarın kendi çağının felaketine bigâne kalmayan, içli ve ağır bir sızı taşıdığını da rahatlıkla görmekteyiz. Yazarın bu vasfının, sekiz eserinin neredeyse tamamında el attığı tüm sosyal ve politik yaraları ele alınışında da zaten görmekteydik. Kitabın edebi bir tarafı kadar müzikle de iç içe geçmiş (her ne kadar kimi şarkı isimleri ile içerik arasında bağ kurulması zor olsa da) her dildeki tınısı, sanat dalları arasındaki harmonik yapıya dair güzel bir bütünlük oluşturmuş. Almanca, Farsça, İngilizce, Kürtçe, Türkçe şarkı isimleri kadar, Arapça bir şarkı isminin yer almayışı, hazır din, peygamber, cami, Kur’an vs. kitapta yoğun geçmişken bir eksiklik olarak görülebilir. Romanlarında kutsal metin, mesaj ve öğretilerden oldukça yararlanan yazarın, bu yönünü romanda konuşturduğunu görmekteyiz. Kadim kültür ve metinlere yönelik ilgisini, düne hapsetmeyip bugünün sosyal ve politik yaralarıyla ilintilemesi, gelenekle, kadimle olan güçlü bağından kaynaklanıyor olsa gerek. Don Kişot, İlyada ve Odysseia metinlerinden de çokça beslenişi, yazarın modernlikle olan tarafını da ihmal etmediğine dair bir tespite götürüyor bizleri. Romanın bir bekleyiş, arayış ana temasının yanında, felaketlere bak, onları gör dedirtmesi de edebiyatının duyarlılık aşılayan işlevine dair poetikasını ortaya koymaktadır. Kitaba ilişkin bir öneri ve teknik bir hatayı dile getirmeden bitirmemek gerekir sanırım. Öneri, kör kuyu bahsinin işlendiği on dört sayfalık bölümde peygamber olan Hz. Yusuf ve onun kuyuya atışına değinmemesi yazarın bir tercihi olarak görülse de, bir eksiklik olarak görülmesi de yabana atılmamalıdır. Ne de olsa ortada bir kuyu var ve de içine düşmüş bir peygamber söz konusuysa, Hz. Yusuf’a değinmeden olmaz değil mi. Teknik hata olduğunu düşündüğüm sahneyse kendisine peygamberlik makamı verilmiş birinin, üstelik feci ve koyu karanlık sahneleriyle dolu bir dünyaya ilişkin sızı ve endişeyi derin bir şekilde hissetmiş bir peygamberin, kitabın 86. sayfasında yorulunca girdiği bir şarap evinde bir kadeh şarap içmesine yer veriyor olmasıdır. Üstelik Karga Bar’da onları tövbe etmeye ve kötülükten uzak tutup, iyiliği egemen kılmaya çalışan bir çabası da ortada dururken.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR