Philip K. Dick: Kitaplarını okumamış olsanız bile uyarlamalarından kesinlikle haberiniz var...

Philip K. Dick: Kitaplarını okumamış olsanız bile uyarlamalarından kesinlikle haberiniz var...


Twitter'da Paylaş
0

Büyük ses getiren Blade Runner 2049, Philip K. Dick’i bize yeterince yansıtabiliyor mu?
Kapsamlı bir araştırmaya girmeden de birçok kişinin Philip K. Dick’le romanları ya da öykülerinden ziyade sinema ya da televizyon sayesinde tanıştığını söyleyebiliriz. Ciddi anlamda övgü toplayan ve gişe rekorları kıran, Harrison Ford’un başrolünü üstlendiği ve Ridley Scott’ın yönettiği bilimkurgu klasiği Blade Runner, Philip K. Dick’in 1968’de yayımlanan romanı Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi’ye dayanıyordu. Beklenen devam filmi Blade Runner 2049 da geçtiğimiz ay vizyona girdi ve bol övgü adlı. İngiliz yayın kuruluşu Channel 4 ise senaryosu İngiliz ve Amerikan yazarlar tarafından kaleme alınan, Dick’in kısa öykülerine dayanan Philip K. Dick’s Electric Dreams adlı on bölümlük bağımsız bir dizi yayınlıyor. Amazon 2015’te Dick’in 1962 Hugo ödüllü romanının serbest uyarlaması Yüksek Şatodaki Adam’ın birinci sezonunu yayınlamıştı. Kitap Mihver Devletleri’nin İkinci Dünya Savaşı’nda galip geldiği alternatif bir hikâyeyi anlatıyordu. Philip K. Dick uyarlamalarının tümü burada listelenemeyecek kadar çok. Ancak bunların arasında Dick’in 1966’da yazdığı “We Can Remember It For You Wholesale” (“Sizin İçin Topyekûn Hatırlayabiliriz”) öyküsüne dayanan iki sinema uyarlaması olan Gerçeğe Çağrı, Richard Linklater’ın 2006 yapımı Karanlığı Taramak ve Steven Spielberg’in yönettiği 2002 yapımı Azınlık Raporu filmlerinin de bulunduğunu unutmamalı. Film ve televizyon yapımcılarının Dick’in sanat eserlerini yağmalamaya bu denli meyilli olmasını anlamak çok da zor değil. İlk neden, Dick’in istikrarlı üretkenliği. İlk öyküsünü 1951’de yayımladı ve 2 Mart 1982’de, Blade Runner vizyona girmeden yaklaşık dört ay önce aramızdan ayrılana dek yazmaya devam etti. Ardında potansiyel uyarlamalar için yapımcıların içinden seçebileceği 45 roman ve 120’nin üzerinde kısa öykü bıraktı. Pek çok eleştirmenin gözlemlediği üzere, Dick’in bir kısmı doğal hayal gücü, bir kısmı amfetaminler sayesinde oluşan bu durmak bilmez yaratıcılığı onun çeşitli ve kaliteli birçok yazın ürünü çıkarmasını sağladı. Hal böyleyken Dick’in her bir bilimkurgu metni, şaşırtıcı ve merak uyandıran distopik gelecek (ya da şimdiki zaman) öngörüleriyle dolup taşıyor, üstelik son derece rahatsız edici temalarla. Örneğin gerçekliğin doğası, öznel bilinç, şizofreni, alternatif evrenler, otoriter rejim, insan ve insan olmayan varlıkların teknolojik iletişimi gibi. Dick’in daha az övgü almış romanlarından biri olan Gökteki Göz’ün (1957) açılış paragrafı, popüler görsel medya yapımcılarının Dick’in çalışmalarını neden çekici bulduğunu kanıtlar nitelikte: “Belmont Bevatronu’nun Proton Işın Saptırıcısı 1959 yılı Ekim ayının ikinci günü öğleden sonra saat dörtte yaratıcılarına ihanet etti. Bunu izleyen olaylar göz açıp kapayıncaya dek olup bitti. Artık yeterince saptırılmayan –dolayısıyla denetim dışı kalan– altı milyon volt gücündeki ışın demeti salonun tavanına doğru yükselirken, halka biçimindeki dev mıknatısa tepeden bakan bir gözlem taraçasını da kül ediverdi.” (Gökteki Göz, çev. Sönmez Güven, Metis, s. 5) Fazlasıyla aldatmacalı bu açılış paragrafı, bir yanda Dick’in kitaplarının sinemaya uyarlanması en ideal özel efektler için keskin aksiyonlar sunduğu izlenimi verirken bir yanda da onun çalışmalarından yapılan uyarlamalarda –(Blade Runner gibi) harika filmler olsa da olmasa da– istikrarla devam eden bir sorunu da vurgular. Çünkü yazarın kendisi de Ridley Scott’ın, hikâyesini “heyecan dolu, insanları öldüren androidlerin olduğu, genel bir karmaşa ve cinayetler bütününden oluşan, patlayan androidlerin yarattığı parlak ve devasa bir çarpışmaya” dönüştürmesinden korkuyordu. İğneleyici mizahıyla beraber Dick’in bu yorumu her şeye rağmen yazımıyla ilgili önemli bir noktayı gözler önüne seriyor: Hikâyelerinde doğrudan ve betimleyici biçimde görselliğin ön planda olmadığını. Çünkü gösterişli açılış paragrafına rağmen Gökteki Göz aslında bilinç, kimlik ve gestalt üzerine paranoid bir meditasyona dönüşüyor. Kitapta ışın saptırıcı kazasında yaralanan bireyler birbirlerinin tekbenci öznel gerçekliklerinde, önyargı ve cehaletlerinin inşa ettiği iç dünyalarında yaşamak zorunda kalıyor. Yani Dick’in görsellik üzerindeki –Hollywood müdahalesine uygun olmayan– esas gücü aslında akıl ve bilinçdışı olan iç dünya görselliğinden oluşuyordu. Uzaylıları anlattığı zaman, Mars’ta Zaman Kayması’ndaki (1964) gibi, onları ciddi anlamda sorunlu karakterlerinin psikolojik yüzeylerinden ayıramayacağımız şekilde yapıyordu bunu. Dick’in romanlarının Library of America basımı için editörlüğünü yapan yazar Jonathan Lethem, Dick’i ana akıma çekmek için herkesten fazla uğraştı, çünkü Dick “gelmiş geçmiş en aykırı ve geleneklere uymayan muhalif” olarak akıllarda kalmıştı. Karakterlerinin iç dünyasıyla kurduğu katıksız duygusal bağdan kaynaklanıyordu bu. Hatta onlarla o kadar yakındı ki, Lethem’in deyişiyle “kontrol tümüyle onda bile değildi”.
Bilimkurgu kariyerine koyulmadan önce pek de başarılı olmayan ana akım edebiyat romanları yazmaya çalışan Philip K. Dick, farklı tür kurguların da piyasanın ekmeğini yiyebileceğinin somut kanıtı gibi.
Dick’in çalışmaları, Robert Heinlein gibi çağdaşı bilimkurgu yazarlarının eserlerinde de görüldüğü gibi tüketici kapitalizmini ve otoriter kurumları eleştiriyor ve teknolojik gelişmeleri öngörüyor ama ne yazık ki bu öngörülerin birçoğu pek de sevimli değil. Lethem aslında haklı, Dick’in diğer yazarlardan farklı bir yerde konumlanmasının nedeni “kişisel öngörülerinin çarpıcılığı” ve bu değişen evrenlerde karakterlerinin yüzleştiği yoğun güçsüzlük. Yani ortada görsel bir şölenden ziyade psikolojik bir derinlik yatıyor. Lethem kimi okurların Dick’in yazımını zorlayıcı bulmasının da aynı sebeplerden kaynaklandığını öne sürüyor. Eleştirmenler 1974’ten sonra, yani Dick güçlü dini sanrılar görmeye başladıktan sonra çalışmalarında “spiritüel bir değişim” yaşandığını belirtiyor. Ama aslında VALIS ve The Divine Invasion (ikisi de 1981) gibi bu öngörüleri takip eden romanlarıyla eski ve politik bilimkurgu hikâyesi olduğu daha açık olan romanlarının fazlasıyla ortak noktası var. Sonradan yazdığı bu romanlar gnostik Hıristiyanlığa ve kutsal iletişime içten bir ilgiyi açığa çıkarsa da, onun kimlik, algı ve kopukluk ile birliktelik halleri arasındaki çatışma üzerine olan takıntısı eski çalışmalarıyla tutarlılık gösteriyor. Bilimkurgu kariyerine koyulmadan önce pek de başarılı olmayan ana akım edebiyat romanları yazmaya çalışan Philip K. Dick, farklı tür kurguların da piyasanın ekmeğini yiyebileceğinin somut kanıtı gibi. Tartışmanın bu tarafında olmaya, kendi yarattığı evrende, kendi yolunu izlemeye koyulmuş ve başarıyı yakalamış olması gurur verici. Onun dengeleri altüst eden, dikkate değer vizyonu sinema ve televizyona zengin malzemeler sunmaya devam edecek olsa da uyarlamalar muhtemelen hiçbir zaman çalışmalarının eşsiz ruhunu tam anlamıyla yakalayamayacak. Bu nedenle Philip K. Dick’i tanımak ve olağanüstü dünyasına girebilmek için romanlarını okumaya devam edeceğiz. 

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR