Pierre Tevanian ve Irkçı Mekanik: "Irkçılığı kâle almamanın diğer bir yolu, onu bireysel bir çılgınlık ya da kapris gibi görmek."
27 Eylül 2018 Söyleşi

Pierre Tevanian ve Irkçı Mekanik: "Irkçılığı kâle almamanın diğer bir yolu, onu bireysel bir çılgınlık ya da kapris gibi görmek."


Twitter'da Paylaş
0

Irkçı Mekanik (La Mecanique raciste) adlı kitabına dair Pierre Tevanian ile yapılan ve Contretemps’da yayımlanan söyleşiden uzunca bir bölümü yayınlıyoruz.  Eugène Delacroix Lisesi'nde (Drancy) felsefe profesörü olan Pierre Tevanian, La Découverte, La République du horlumu (2007) ve La Hiane de la din (2013) gibi birçok kitabın yazarı.

Irkçılık söz konusudur, çünkü ırkçılık düşmanlıkla değil muamelede eşitsizlikle tanımlanır. Başkasından nefret etmek değil eşitliğin reddidir. Kısacası, kendisini sakin sakin, nefretsiz kabul ettiren bir tahakküm ilişkisidir.

Neden “ırkçı mekanik”?

Pierre Tevanian: “Mekanik” sözcüğü öncelikle yerleşik bir fikre karşıt olarak ırkçılığın suni karakterini anlatıyor. Bu yerleşik fikre göre ırkçılık, insan doğasına içkin olan, başkaya ya da meçhule, bilinmeyene duyulan korkudan ileri geliyor. Bu fikir hem kesinlikle yanlıştır ve hem de ırkçı şiddete müsamaha gösterdiği ölçüde suçludur. Eğer ırkçılık doğal bir eğilimden ileri geliyorsa,  onu kontrol etmek mümkündür ama bu kötülüğü yok etmek mümkün değildir ve muamele eşitliği taleplerinin baskısına gelmemek gerekir. Bu “doğalcı” yaklaşımın aksine ırkçılığın kültürel, tarihsel, sosyal ve politik boyutlarının altını çizmek gerekir.

Korkuyu ya reddi yaratan şey, olduğu haliyle farklılık ya da meçhul değildir.

PT: Zira bu herhangi bir meçhul değildir. Meçhul olan, bilinmeyen, tanınmayan şeye ilişkin her zaman gayet kesin kategoriler vardır. Sözgelimi İskandinav değil de Araptır ya da Budist değil de Müslümandır. Farklılık ya da meçhul doğal olarak korku ve ret ilham etseydi, bu kategorizasyonlar, hiyerarşiler, düşmanlıklar var olmazdı. Ve eğer fobiler gerçekten doğal olsaydı, lafını bile etmeye değmez, sonu gelmez tartışmalara lüzum olmazdı. Bunlar her zaman söylemsel üretimlerdir, bir grubu aşağı ya da tehditkâr diye mimleyen, dolayısıyla ilk durumda vasi atamayı vazeden ya da ikinci durumda koruyucu bir savaşla yola getirmeye girişen otoritenin (bilim insanı, doğruluk iddiasındaki gazetecilik ağzı, ailenin sözü, Hukuk, yasalar) söylemleridir. Bir kez daha söylersek, şayet kategorizasyonlar, hiyerarşiler ve husumet ilişkileri doğal olsaydı, böyle bir söylem bolluğunda kristalize olmazlardı.

O yüzden ırkçılık “bilinmeyen”den değil “gayet iyi bilinen”den korkmaktır.

PT: Bilinmeyen, meçhul olan, güvensizlikten büyülenmeye ve (Descartes’ın Ruhun Tutkuları’nda bahsettiği) hayranlığa kadar tüm bir duygulanımsal yelpazeyi kapsar. Bu tek yanlı, aşırı, fobik korku tam tersine mutlak surette kötü ve tehdit edici bir şeyle uğraşıldığını varsayar, bu da bir bilgiyi ya da yalancı-bilgiyi gerektirir. Irkçılık durumunda elbette bir yalancı-bilgi, bir önyargı söz konusudur, yoksa basitçe bir bilmezlikten bahsedilemez. Zaten ırkçı beyan “onları tanıyorum” şeklindedir. Tanıyorum, o halde kötü, tehlikeli olduklarını biliyorum, dolayısıyla bunları yola getirmek lazım gelir. Ya da onları tanıyorum, dolayısıyla nesnel olarak aşağı olduklarını, otonomiye kabiliyetleri olmadığını da biliyorum, o yüzden onları hakimiyet altına almak meşru ve hatta zorunludur.

Bu da bizi paradoksal bir başka önermeye götürür: Irkçılığı doğuran farklılık değil, farklılığı üreten ırkçılıktır.

PT: Farklılık, görüldüğü üzere, tek başına ırkçılığa yol açmaz. Farklılık temelde insan varoluşunun tamamen banal bir gerçeği, verisidir, tıpkı kimlik/aynılık ya da benzerlik gibi. Bin bir hususta birbirimize benzer, başka bin bir noktada birbirimizden farklılaşırız. Ama tekilliğimiz ortaya çıkaran bu farklılıkların ve benzerliklerin bolluğu içinde, Agamben gibi konuşursak, ırkçılık, ırksal, etnik, dini ya da kültürel özel bir farklılığı öne çıkarır, onu yeniden anlamdırarak ona özel bir rol atfeder. Bu yegâne farklılığa odaklanarak farklılığı inşa eder. Farklılık elbette bu ırkçı billurlaşma süreci olmadan da var olacaktır, ama bin bir farklılılık içinde kaybolup gideceğinden aynı varoluşa sahip olmayacaktır.

Böylece ırkçılık, farklılığın önemini, merkeziliğini, anlamını ve negatif değerini inşa ettiği ölçüde farklılığı üretir.

PT: Irkçılığı tanımlayan bu işlemlerdir. Bu işlemler farklılaştırma, odaklanma, özselleştirme ve kötülemedir. Irkçı bakış bir farklılığı (ten rengi, soyad, türban) “zoomlar”, bunun tüm diğer şahsi sıfatlardan (cinsiyet, yaş, toplumsal sınıf, görüş, karakter) daha önemli, daha anlamlı ve özsel (özünün kurucusu ve belirleyicisi, tüm yaptıklarının ve jestlerinin kökeni)  olduğuna ve nihayet temelde hem kapasite bakımından (daha az iyi, aşağı, horgörülesi) hem de ahlaki bakımdan (değersiz, kötücül, zararlı, korkunç, nefret edilesi) kötü olduğuna hükmeder. Müslüman bir kadının türbanı işte bu şekilde damgalanır. Kesinlikle doğal olmayan bu damgalama süreciyle, “gözle görülür” diğer birçok özelliğinin arasında, türban takan bir müslüman bir kadın, bir “örtülü/tesettürlü” haline gelecek, türbanı “islami” olacak, “islami türbanı” tüm kimliğini özetleyecek ve bu kimlik (akılsız,  boyun eğmiş, yabancılaşmış olarak algılanarak) aşağılanacak ve (zehirli, bulaşıcı, ele geçirici görülerek) şeytanlaştırılacaktır.

Irkçı ifadede yer alan bu biçimsel unsurlara (“bizim gibi değiller, hepsi aynı, bizim kadar değerli değiller, bizi tehdit ediyorlar”),  özne ile ifadenin nesnesi arasında var olan sosyal ilişkiyi ilgilendiren, tayin edici, maddi bir unsur eklenir: Bir tahakküm olmak zorundadır. 

PT: Hoş karşılanmayan alaşımlar (yani, bir farkılılaştırma, bir özselleştirme ve farkın kötülenmesi üzerine inşa edilmiş ifadeler) bir baskıya dayanır, bu baskı karşılığında meşruluk kazanırlarsa ırkçılık söz konusudur. Yani ırkçılık durumunda bunlar, sistemli şiddetle, muamele eşitsizliğiyle eklemlenir. Hoş karşılanmayan şeylerden oluşan alaşımlar ırkçılığı karakterize etmeye yetmez. Genelleme yapmak ve kötü söz söylemek ırkçılık için yeterli değildir. Bir örnek: 1940’da Fransız bir Katolik için Almanlardan nefret etmek ırkıçılık değilken, Yahudilerden nefret etmek öyledir.

Beş kadının erkeklerin “hepsi adi” demesiyle beş erkeğin “tüm kadınlar fahişe” demesi biçimsel olarak denk olsa da aynı şey değildir.

Buna göre, “beyaz karşıtı ırkçılık” ya da “Fransız karşıtı ırkçılık”, “erkek karşıtı cinsiyetçilik” diye bir şey yoktur.

PT: Evet, en azından bugün Fransa’da. Beş kadının erkeklerin “hepsi adi” demesiyle beş erkeğin “tüm kadınlar fahişe” demesi biçimsel olarak denk olsa da aynı şey değildir. Çünkü her hafta eşlerinin dayağı sonucu ölen, tecavüze uğrayan, şiddet gören üç erkek yoktur, kadınların kitlesel olarak erkeklere uyguladığı tecavüz ve taciz vakaları görülmez, buna mukabil kadınlar aleyhine yüzde 20-30 maaş farklılığı, ev işlerinin erkekleri kayıracak şekilde eşitsizliği söz konusudur. Aynı şey sözde beyaz-karşıtı ırkçılık için de geçerlidir. “Beyazları” hoş karşılamayan alaşımlar, hakaretler var olabilse de, hatta bu sırf Beyaz oldukları için Beyazlara karşı fiziksel saldırılara kadar gidebilse de, söz konusu fenomen marjinal olarak kalır, tıpkı bir kadının bir erkeğe erkek olduğu için tecavüz etmesinin marjinal bir durum olması gibi. Siyahi ya da Arap grupların kitlesel, sistemli, (ekonomik bakımdan olduğu gibi, okulda, polis karşısında) çokbiçimli bir şiddetinden söz edilemez.   

Aynı sebeple Hıristiyan-karşıtı ırkçılık da olamaz.

PT: Evet, tam da aynı sebeple. Yine bir örnek verelim ve Nietzsche’nin en az nüanslandırılmış Hıristiyan karşıtı metinlerine bakalım. Bu metinler kabaca, Hıristiyani olan her şeyin kötü olduğunu ve kötü olan her şeyin de Hıristiyani olduğunu söyler. Bu metinler eleştirilebilir, nüansları ve ayrımları kaçırdığı, Hıristiyanlığı ve dolayısıyla Hıristiyanları aşırıya kaçacak biçimde çarpıttığı, özselleştirdiği ve kötülediği için kınanabilir. Ama Hıristiyan bir papazın oğlu tarafından yazılıp, belli bir sosyal alanda, yani saldırılan dinin toplumsal ve siyasi olarak hâkim olduğu, hiçbir Hıristiyanın Hıristiyanlığından ötürü güvenlik ve temel haklar bakımından endişe taşımadığı 19. asır Avrupasında yayımlanmıştır. Aynı Hıristiyanlık karşıtı metin başka bir bağlama, örneğin Jön Türklerin bir ırkçılık inşa edip Ermenilere soykırım uyguladığı, onların Hıristiyanlığa bağlılıklarından dolayı suçlandırıldığı Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemine yerleştirilirse, ırkçı bir yayın haline gelecektir.

Devletin ırkçılık karşıtlığı diye adlandırdığım hâkim yaklaşımları, gerek ırkçılığı çok dar bir tanıma hapsederek, gerek fazla genel bir boyutta sulandırarak, ırkçılığın hâkimiyetini, genişliğini ve vehametini küçültme eğilimi gösteriyor.

Ama tersine Müslüman karşıtı, islamofobik br ırkçılık vardır. Fransa’da gördüğümüz haliyle bir dinsel olmaktan çıkıp ırksal bir anlama bürünmüştür. ….

Mekanik sözcüğü sadece sunu bir şeye değil de pek çok zembereği, dolayısıyla bireyselliği aşan karmaşık bir şeye göndermede bulunuyor. Açığa çıkarılması gereken başka bir gizli kayalık: Irkçılığı bireysel bir kötülüğe ya da patolojiye indirgemek.

PT: Devletin ırkçılık karşıtlığı diye adlandırdığım hâkim yaklaşımları, gerek ırkçılığı çok dar bir tanıma hapsederek, gerek fazla genel bir boyutta sulandırarak, ırkçılığın hâkimiyetini, genişliğini ve vehametini küçültme eğilimi gösteriyor. Sulandırma derken: “Hepimiz ırkçıyız”, “ırkçılık hepimizin içinde bulunan doğal bir eğilimdir” gibi ifadeler. Irkçılığı kâle almamanın diğer bir yolu, onu bireysel bir çılgınlık ya da kapris gibi görmek. Sanki tamamen sağlıklı, çoğunluğu oluşturan toplumsal bir gövde ve cumhuriyetçi bir devlet karşısında teşhis edilip, kendileriyle mücadele edilecek aşağılık ırkçılar, tedavi edilecek hastalar varmış gibi. Bu yaklaşımlarda rahatsız edici olan, hastalık metaforu ya da hatta ahlaken mahkum etme değil. Ahlaki boyut siyasetten savılmamalı, bugün her zamankinden de çok, alaylarla karşı karşıya kalsa da ırkçılığın kötü olduğu tekrar tekrar doğrulanmalı. Bazı ahlaki yaklaşımların ortaya çıkardığı problem kötülüğü adlandırmak değil, onu bireysel boyutla sınırlayıp, büyük ölçüde bu kötülüğü üreten ve devam ettiren siyasi, toplumsal, sitemli, devletli mantıkları görmemek.

Irkçı toplumsal sistem elbette şiddet ve baskıyla inşa edilir. Bu polis olur, ekonomik zorunluluk olur ama aynı zamanda bedenler ve zihinler üzerinde daha incelikli bir çalışma söz konusudur.

Sessiz, daha ketum, görünüşte o kadar faal olmayan, tezahürlerinde daha az göze çarpan, her halükârda kendini daha az ele veren bir ırkçılıktan bahsediyorsunuz. Bunu da, görünmez bedenlerin inşasından söz ederek estetik terimlerle çözümlüyorsunuz. Bu, ırkçı sistemin estetik boyutu. Hangi anlamda?

PT: Irkçılık siyasi ve aynı zamanda felsefi bir sistemdir. Öncelikle siyasi, hukuki, içtimai ve iktisadi bir sistem olarak idrak edilmelidir, çünkü iş bölümünde hakları ve yerleri eşitsizce dağıtır —kaç tane beyaz gece bekçisi vardır? Ulusal mecliste ya da büyük şirketlerin başında beyaz olmayan kaç kişi yer alır? Ama ırkçılık aynı zamanda, kendine has bir mantığı, estetiği ve etiği olan, belki Aristoteles’in ya da Kant’ın sistemini ele alır gibi incelenebilecek felsefi bir sistemdir. Nitekim ırkçı toplumsal sistem şu anlamda sırtını felsefi bir sisteme yaslar: Her felsefi sistem gibi, belli bir muhakeme ve başkalığı düşünme şeklini (yani bir mantığı), başkayı hissetmenin ve algılamanın belli bir yolunu (dolayısıyla bir estetiği) ve kendini özneleştirmenin, yani kendini ahlaki özne olarak koymanın ve düşünmenin bir biçimini içerimler. Irkçı toplumsal sistem elbette şiddet ve baskıyla inşa edilir. Bu polis olur, ekonomik zorunluluk olur ama aynı zamanda bedenler ve zihinler üzerinde daha incelikli bir çalışma söz konusudur. Bunun hedefi, nüfusun, en azından nüfusun çoğunluğunun onayını, hatta desteğini elde etmektir. Böylece tam da ırkçı olan bir tarzda spesifik bir akıl yürütme, hissetme, özneleşme biçimini yumuşak biçimde dayatır. Dolayısıyla bir mantık, bir estetik ve bir etik söz konusudur.  

Irkçılık başka ırktan nefret etmek değildir. Bu formüldeki her şey yanlıştır!

Peki ırkçı estetik tam olarak nedir? Nasıl nitelendirilir? Irkçılığın illa başkayı yok edilecek bir tehdit gören bir korku estetiği olmadığını, tersine başkanın görünmez  hale geleceği  barışçıl, uyumlu bir uzam inşa etmeye meylettiğini söylüyorsunuz. Başka bir deyişle ırkçılık sadece nefret kisvesine bürünmez.

PT: Irkçılık başka ırktan nefret etmek değildir. Bu formüldeki her şey yanlıştır! Bir kere a priori ırklar yoktur, bizzat ırkçılık tarafında üretilen ırksallaştırma (ırk ayrımı yoluyla sınıflandırma) vardır. İkincisi, bu ırksallaştırma süreci  hiç de ırk sözcüğünü kullanmadan gerçekleştirilebilir. Onun yerine, farklılaştırma-özselleştirme-kötüleme mantığında hiçbir şey değiştirmeden, etnisite, kültür, halk, din diye bir örtmece ikame etmek kafidir. Son olarak, ırkçılığın temelinde nefret bulunmaz. Bu, eleştirdiğim, devletin ırkçılık karşıtlığının sınırlarından biridir. Bu yaklaşım, sadece fobiyi ya da nefret duygusunu ve bunların pratik tarafı olan damgalamayı, hakareti ve zulmü ırkçı olarak tanımlayıp, sadece onunla mücadele eder: Sadece seni düşünüyorum, gözlerimi sana dikiyorum, sana parmak sallıyorum, sadece senden bahsediyorum, seni her yerde sıkıştırıyorum, seni alçaltmak ya da yok etmek için mümkün her yola başvuruyorum. Ama ırkçılık aynı zamanda —belki de daha çok— bunun tersidir. Senin varlığını unutuyorum, seni görmüyorum, sana bakmıyorum bile, seninle konuşmuyorum ve senden bahsetmiyorum, senin için hiçbir şey yapmıyorum, seni ölüme, ıstıraba, havasızlıktan boğulmaya, kısık ateşte ölmeye terk ediyorum. Kısacası ırkçılığın fobiye ya da nefrete dayalı biçimi gerçekten büyük korku türüne akraba bir estetik kurar, ama bu modalite, görünmez kılma ya da  sürgün etme ya da yine babalık taslama (paternalisme) gibi mümkün tüm diğer biçimlerden sadece biridir.  İş alımından, ev kiralamaya her yerde ayrımcılık yapan insanlar illa bir nefreti ifade etmez. Bu basitçe bir tercih, bir hiyerarşi olabilir. Reddettikleri kişiyi illa ürkütücü ya da nefret edilesi diye algılamazlar. Çok basitçe onu hor görürler.  

Irkçı estetik, ırkçı bakış, ırkçı bir skenografi inşa etmenin bu farklı modalitelerini öfkeli beden, görünmez beden ve hastalıklı (infirme) beden olarak adlandırıyorsunuz? Bunlarla tam olarak ne kastediyorsunuz?

PT: Olağanüstü/İstisna beden (corps d’exception) kavramını Sidi Mohammed Barkat’dan aldım. Olağanüstü hal (l’Etat d’exception) gibi bir hükümet biçimi söz konusu, daha kesin bir ifadeyle, hukuk devletinin olağan kurallarında bir istisna. Olağanüstü hal egemen devletin olağanüstü bir durum adına bazı temel hakları askıya alma iktidarıdır ve bu askıya alma belli bir mekân-zaman sınırlaması içinde tüm nüfus için geçerlidir. Ulusal topraklarda ve söz konusu “olağanüstü durum”a göre belirlenmiş bir sürede. Olağanüstü beden istisnanın farklı bir açılımına tekabül eder, mekan-zamanla değil, adının da işaret ettiği gibi bedenle ilgilidir. Artık  sınırlı bir yerde ve sınırlı bir zaman için olağanüstü/istisnai bir muameleye tabi bedenler değil, her zaman ve her yerde bazı bedenler mevzu bahistir. Kamu hukuku ile istisnai muamele arasındaki hudutu çizen bedenin konturlarıdır. Bunun aşikar bir tezahürü, görünüşe dayalı kimlik kontrolüdür.

Irkçılık söz konusudur, çünkü ırkçılık düşmanlıkla değil muamelede eşitsizlikle tanımlanır. Başkasından nefret etmek değil, eşitliğin reddidir.

Irkçılığın diğer iki modalitesine — sürgün (relégation) ve babalık taslama— gelirsek, bunları öfke duygusuna değil hor görmeye bağlıyorsunuz. Bu ikisi olağanüstü/istisnai bedeni “görünmez beden”in ya da “hastalıklı beden”in temsillerine ve sosyal alanlarına hapsediyor. Beyan edilmiş bir düşmanlık yoksa bu hangi bakımdan hâlâ ırkçılık?

PT: Irkçılık söz konusudur, çünkü ırkçılık düşmanlıkla değil muamelede eşitsizlikle tanımlanır. Başkasından nefret etmek değil, eşitliğin reddidir. Kısacası, kendisini sakin sakin, nefretsiz kabul ettiren bir tahakküm ilişkisidir. Tabii tahakküm edenin tahakküm edilen için nefret duymamasını kast ediyorum, çünkü tahakküme maruz kalanın nefret duymak için bir sürü sebebi vardır. Bu, ırkçı olmayan, onu zorlukla terk eden bir nefrettir. Ama güç ilişkisi, ezici, amansız olabilir, takakküm edilen o zaman kendi yerinde ve kendisine tayin edilen rolde kalabilir  (ağzı sıkı, en azından görünüşte uysal ve sadık) ve tahakküm eden ona karşı öfke, korku ya da herhangi bir olumsuz duygu hissetmeyi kesebilir. Bununla birlikte ırkçılık ortadan kalkmamıştır, tam tersine: ırkçılık ne kökensel ne de zorunlu olarak nefrete dayalıdır,  ancak yadsındığı, itilip kakıldığı, kaygılandığı, krize girdiği ölçüde az çok bu hale gelir. Irkçılığın yöneldiği ve asla tam olarak varamadan bazen yaklaştığı ufuk, her tahakküm sistemi gibi, tam tersine, mutlak, itiraz götürmez, olağanüstü bedenin, dekorun içinde eriyip görünmez hale gelecek raddede, kendisine tayin edilen ast pozisyonuyla tam olarak bütünleştiği bir tahakküm halidir: kapıcı, gece bekçisi, uşak gibi “kendi yerlerinde oldukları” müddetçe “hesaplamadıklarımız”, farketmeden önünden geçip gittiklerimiz. Lafın kısası, ırkçının spesifik duygusu nefret değildir, nefret sadece imtiyazlarını kaybetmiş ya da kaybetmekten korkan mutsuz ırkçının duygusudur. Tahakküm ilişkisinde yerini almış mutlu ırkçı kendi sadık kölesi gibi gördüğü kişi için belli bir sempati bile besleyebilir.

Ne kadar çok eşitlik varsa, o kadar çok farklılık olacaktır.

PT: Kesinlikle.Yükümlülüklere ya da tahakküm edenin kimliğe dayalı modellerine boyun eğmeyi ve dolayısıyla mimetizmi teşvik eden, dolayısıyla farklıkları boğan şey, aşağı olmaktır/astlıktır. Tersine, eşitliğe erişim uyumsuzluğu, farkı, ayrılığı mümkün kılar. Eğer eşit haklara sahipsek (ayrılık durumunda cezadan korkmuyorsak) ve eşit kaynaklara sahipsek (başasının tepkisinden korkmamıza sebep olacak ekonomik bağımlılıktan azadeysek) toplumun geri kalanından bağımsız, ayrı, tekil biçimde düşünmek ve hareket etmek daha kolaydır. Nihayet, öznel planda, model olarak alınan bir başka karşısında hayranlık ve dolayısıyla mimetizmi doğuran aşağılık duygusudur, oysa uyuşmazlık, fark, ayrılık eleştirel bir dinlemeyi varsayar, bu da başta eşit derecede muhakeme etme, hüküm verme ve karar almaya kadir olma inancını varsayar.

Metafizik diye adlandırdığım da eşitlik mefhumuyla oynamanın sapkın bir biçimidir, çağdaş ırkçılığa rengini veren budur.

Irkçı sistemi ayakta tutan diğer iki sütuna, metafiziğine ve etiğine gelirsek…

PT: Metafizik diye adlandırdığım da eşitlik mefhumuyla oynamanın sapkın bir biçimidir, çağdaş ırkçılığa rengini veren budur. Burada söz konusu olan, korunması gereken farklılıklar adına eşitliği reddetmek ya da eşitlik namına bazı farklılıkları boğmak değildir. Söz konusu olan daha ziyade, hemen ardından medeni bir üstünlük çıkarsamak üzere bir eşitlikçilik vaz etmektir. Kabaca söylersek, eşitlikçi ve ırkçılık karşıtı bir irade beyanından hareketle, “kendi” kimliğimizin (“biz Fransızlar” ya da “biz Batılılar”) bir karakteristiği haline getirmek üzere, eşitlikçiliği ya da ırkçılık karşıtlığını ulusallaştıran ya da kültürelleştiren ulusalcı ve kültüralist bir söylem inşa etmek, aynı esnada ırkçılığı ve eştiliğin reddini simetrik biçimde “başkaları”nın (“Arap dünyası” ya da “Müslümanlar”) kimliğine has karakteristik bir özelliğe dönüştürerek bunları özselleştirmektir. Bunu şu sofizmle özetleyebiliriz: Biz, üstün ırklara inanmayanların üstün ırkıyız ve diğer ırklar, ırkçı ve dolayısıyla aşağı ırklardır.  

Irkçı etiğe gelince, bu özneleşmenin, yani kendini ahlaki özne olarak koymanın ve düşünmenin bir yoludur. Daha kesin bir ifadeyle, hâkim olanın seçmediği nesnel konumuna —bugün Fransa’da “beyaz” olmak, “Hıristiyan kültürüne” mensup olmak— nazaran kendini öznel olarak konumlandırmaktır… Irksal kurgulara dayanan bir toplumsal düzeni yıkmak için, açığa vurmak, dolayısıyla dile getirmek gerekir. Sistemli ayrımcılığa son vermek için, öncelikle ifşa etmek ve toplumsal hiyerarşinin farklı kademelerindeki Beyazları ve Beyaz olmayanları adlandırmak ve saymak gerekir. Irkçı konumlanma, yani ırkçı etik, imtiyazlarıyla bir olmak, kendini ona eşlik eden mantık, estetik ve metafizikle biçimlenmeye bırakmak, ondan hem maddi hem narsistik mümkün bütün faydaları sağlamaktan oluşur…

30 Ekim 2017

Çeviren: Murat Erşen


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR