Poe’nun Şehir Öykülerinde Modern Hayatın Dedektifi

Poe’nun Şehir Öykülerinde Modern Hayatın Dedektifi


Twitter'da Paylaş
0

Poe bir yandan işlenen suçun dehşetini abartır, bir yandan da suçu hikâyenin içinde bastırır ve kontrol altına alır. Öykülerde Paris’in içinde barındırdığı potansiyel tehlike ve “şövalye” Dupin’in tehlikeyi bertaraf etmesi aşırı abartılı resmedilmiştir. Son kertede dedektif kurgusunun en önemli işlevi okuru teskin etmek ve ıstırap verici kent yaşamı karşısında geçici bir (kurmaca) sığınak sunmaktır. Şehrin ıstırabının üstesinden gelebilen dedektif modern hayatın zorunlu kahramanıdır.
Hande Tekdemir
Kısa hayatı boyunca son derece üretken bir yazar olan Edgar Allan Poe, aralarında öteki-ben’in konu edildiği Doppelgänger’ın da bulunduğu polisiye, korku, psikolojik gerilim ve bilimkurgu gibi değişik türlere öncülük ederek ölümünden 200 yıl sonra bile dünya yazarları üzerinde etkisini sürdürmektedir. Joyce Carol Oates’un dediği gibi, “Kim Poe’dan etkilenMEmiştir?” Poe yaşadığı dönemde değeri bilinmeyen bir yazardı, sefalet içinde ölmüştü. 19. yüzyılda popüler olan dergi sektöründe –kendi deyimiyle “dergi hapishane”sinde (magazine prison-house)– çalışarak kısa öykü, şiir, edebi eleştiri ve dergi sahiplerinin yaptığı baskılar sonucu her türlü konuda “ilgi çekecek” yazılar yazarak kıt kanaat geçiniyordu. Tıpkı hikâyelerindeki kahramanlar gibi, Edgar Allan Poe da yabancılaşma, şüphe, sanrı, güvensizlik, suçluluk hissi, endişe, şiddet, tutku, saplantı, sapkınlık, delilik, ölüm ve yeniden dirilme gibi “tuhaf” gerçekliklerin bulunduğu (kurgusal) bir dünyanın parçasıdır. Polisiye edebiyatın yaratıcısı sayılan Poe, aslında türün ilk örnekleri olarak yalnızca birkaç hikâye yazmıştır: Poe’nun “muhakeme hikâyeleri” (tales of ratiocination) olarak adlandırdığı “Morgue Sokağı Cinayetleri” (1841), “Marie Rogêt’nin Sırrı” (1842-1843), “Çalınan Mektup”tan (1844) oluşan üçleme dedektif türünün belli başlı karakter ve özelliklerini –esrarengiz bir kişiliğe sahip olan dedektif prototipini, onun kadar zeki olmayan ortağı, gizemli vakayı çözmede dedektifle yarışan beceriksiz komiser gibi kült karakterleri ve kilitli odada cinayet, haksız yere suçlanan şüpheli gibi belli başlı formülleri– sergileyerek dedektif kurgusunun gelişmesinde dönüm noktası olmuştur. Mekân olarak “19. yüzyılın başkenti” Paris’te geçen üçleme aynı zamanda modernleşmenin şehir hayatında yarattığı karmaşık tecrübeyi, sancıları ve heyecanlarıyla beraber göstererek modern hayatın tüm karmaşasını resmeder. Dedektif Dupin şehirleşmenin yarattığı bir kahraman olmakla birlikte modern şehir hayatına karşıtlık da gösterir. Ne tam geçmişe ait bir karakterdir, ne de tam çağdaş burjuva toplumunda kendini rahat hisseder. Böylece Poe’nun dedektif öyküleri, geçmiş ve şimdiki zamanın birbiriyle çelişen değerleri arasında sıkışıp kalmış modern insanın bütün çelişki ve ikilemlerini ortaya koyarak modern yaşamın birer eleştirisini sunar. Dupin’in ikircikli durumu en belirgin şekilde kentsel mekân içinde kendine edindiği konumda ve kentteki suçu ve kargaşayı kontrol altına alırken kullandığı kendine has yöntemlerde gözlemlenebilir. “Marie Rogêt’nin Sırrı” hikâyesinde “şövalye” olarak tarif edilen C. Auguste Dupin birtakım talihsizlikler sonucu iflas eden tanınmış bir aileden gelmektedir, geride kalan az miktardaki mirasın geliriyle hayatını sürdürmektedir. Hikâyenin isimsiz anlatıcısıyla birlikte şehir merkezinden uzakta yıkılmak üzere olan “eski ve grotesk bir konakta” gündüzleri kitap okuyup bir şeyler yazarak veya sohbet ederek münzevi bir hayat sürdürür, geceleri ise kol kola şehir sokaklarında aylak aylak dolaşırlar (“Morgue Sokağı Cinayetleri”). Yani Dupin, “gotik kalesi”ndeki aristokratik yaşam tarzından olduğu kadar kentteki düzenli gece gezmelerinden de aynı derecede zevk alır: “Kale”si geceleri sokaklarda gezebileceği kadar şehre yakın, ama şehrin hareketliliğinden bıktığında inzivaya çekilebileceği kadar şehre uzaktır. [caption id="attachment_28618" align="aligncenter" width="571"] Desen: Seda Mit[/caption] Dedektif Dupin’in çift kişiliği kendine özgü metodunda da ortaya çıkar. “Morgue Sokağı Cinayetleri” öyküsünde Dupin gerek işlenen suçtan haberdar olmak, gerek de suçluya ulaşmak için 19. yüzyılın en yaygın modern kitle iletişim aracı olarak “hayali cemaatler” yaratan gazeteyi etkin bir şekilde kullanır. “Marie Rogêt’nin Sırrı” hikâyesinde de dedektifin suçla ilgili kanıtları incelemek için kullandığı ana kaynak yine günlük gazetelerde olayla ilgili yazılmış haberlerdir. Hikâyeyi New York’ta yaşanan gerçek bir olaydan esinlenerek yazmıştır. Öte yandan Dupin, modern şehirde gittikçe artan yabancılaşma ve paranın metalaştırıldığı mekanikleşen insan ilişkilerine âdeta meydan okurmuşçasına paradan ziyade eğlence için yaptığı “iş”ini kişisel ilişkiler üzerinden yürütme konusunda ısrarlıdır. “Morgue Sokağı Cinayetleri” hikâyesinde haksız yere suçlanan Le Bon’a geçmişteki bir yardımından ötürü minnettardır, eğer vakayı çözerse hem eğlenceli bir uğraşla vakit geçirmiş olacak hem de Le Bon’a borcunu hizmet olarak geri ödeyecektir. Olay yerini görmek için gerekli izni ise polis tanıdıklarından sağlayabileceğini söyler. “Çalınan Mektup” hikâyesinde polisin yakalamaya çalıştığı mektup hırsızı bir zamanlar Dupin’e kötülük yapmıştır: Suçlunun yakalanmasıyla sadece adalet yerini bulmakla kalmayacak Dupin de intikamını almış olacaktır. Bu açıdan Dupin büyük şehrin ortasında herkesin birbirini tanıdığı küçük bir taşra hayatı yaratmış gibidir. Kendi çevresinde küçük bir dünyada yaşayan Dupin’e en yakın karakter olan hikâyenin kafası yavaş çalışan isimsiz anlatıcısı, mantığını tam anlamıyla kavrayamasa da Dupin’in hareketlerini okura aktarır. Kısıtlı bir öngörü kapasitesi olduğu için anlatıcı her zaman Dupin’in birkaç adım gerisindedir, hikâyeyi ondan dinlediği için okuru da Dupin’in gerisinde bırakır. Dupin’e hayranlığı aşikâr olan bu karakterin en önemli işlevlerinden biri dedektif figürünün göklere çıkartılmasına yardımcı olmaktır. Hikâyelerde vurgulanan nokta, Dupin’in muhakeme yeteneği ve analitik zekâsıyla hangi adımları izleyerek olayı çözdüğüdür. Evinin mahremiyetinde rahat koltuğuna gömülerek bir yandan gazete haberlerini okur, bir yandan olayla ilgili anlatıcıyla ve polis komiseriyle sohbet ede ede esrar perdelerini aralar Dupin. Onun için suç, sosyal bir problemden çok çözülmesi gereken bir bulmacadır. Bu özellik daha sonra başta Sherlock Holmes’un temsil ettiği “armchair detective” (koltuk dedektifi) alt türünde devam etse de, özellikle 20. yüzyıl başlarında Amerika’da ortaya çıkan “hardboiled detective” (çetin ceviz dedektif) alt türünde –dönem koşullarının da etkisiyle– tamamen değiştirilmiş, daha çok eyleme ve suçluyla çatışmaya yönelik bir karakter yaratılmıştır. Aksiyonun olabilecek en alt seviyede tutulduğu Poe hikâyelerinde, hikâyenin başında suç çoktan işlenmiştir ve hikâye ne suçlunun ne de kurbanların geçmişiyle ilgilenir. Birer ceset olmanın ötesine gidemeyen Poe’nun kişiliksizleştirilmiş kurbanları ile günümüzde modern okurun duyarsızca tükettiği üçüncü sayfa haberlerindeki kurbanların kaderi ortaktır. Hikâyelerde suçun hangi koşullarda ve ne amaçla işlendiği, toplumun hangi koşullar yüzünden bu kurbanları verdiği tartışılmaz. Örneğin, “Morgue Sokağı Cinayetleri”nde vakanın çözümünde can alıcı olan nokta, Dupin’in bir orangutan tarafından işlenen en akla gelmedik cinayeti bile çözecek kadar sistematik bir mantığa ve parlak bir zekâya sahip oluşudur. Şehir halkını âdeta gözaltına alan Dupin’in keskin gözlerinden hiçbir ayrıntı kaçmaz. Şehir kargaşasını belirli bir düzene sokmakla neticelenen dedektif öykülerinin ilk örnekleri ile toplumun her kesimini görünür kılan modern disiplin kurumlarının ortaya çıkması aynı döneme rastlar. Michel Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu adlı kitabında ortaya koyduğu gibi, mutlak rejimlerden modern devletlere geçiş dönemi olan 19. yüzyıl boyunca idari gücün halka sergilenişi dönüşüm göstermiş, umumi idam cezasının yerini kurumsallaşmış yargılama ve denetleme yöntemleri almıştır. Walter Benjamin, Franco Moretti gibi eleştirmenlerin vurguladığı gibi, dedektif karakterinde görülen ve hikâyenin geneline hâkim olan gözetleme arzusu modern toplumlara temel teşkil eden denetim mekanizmalarının edebi bir temsili olarak yorumlanabilir. Hikâyelerin Londra’dan sonra polis teşkilatı kuran ikinci şehir olan Paris’te geçiyor olması bu açıdan da anlamlıdır: Yükselen kentleşme oranıyla birlikte özellikle büyük şehir kalabalıklarını disipline sokma amacıyla denetim kurumlarına gerek duyulmuştur (Rachman, “Poe and the origins of detective fiction”). 19. yüzyıl şehir modernleşmesini disiplinlerarası bir yaklaşımla inceleyen 20. yüzyıl düşünürlerinden Walter Benjamin, polisiyenin ortaya çıkışını tarihselleştirerek denetim mekanizmalarının sadece edebiyata değil, birtakım günlük pratiklere de nasıl yansıdığını inceler. 1840’larda gazete ve dergilerde yayımlanan ve şehirde yaşayanların çarşıda karşılaşabileceği her çeşit insan tipinin tek tek ayrıntılı bir şekilde listelendiği kısa makaleler (“physiology”), herkesin –gerçeğe dayalı bilgiden bağımsız– yoldan geçenlerin mesleğini, karakterini, geçmişini ve yaşam tarzını çözebileceğine dair okura güvence verir. Benjamin, bu kısa makalelerin “büyük şehir kalabalıklarında bireyin izini silmeye odaklanmış” olan dedektif türüne öncülük ettiğini savunur. Benjamin’e göre, “physiology” türüyle aynı dönemde fotoğrafçılığın ortaya çıkması, Napoléon hükümetinin standartlaşma amacıyla evleri numaralandırması, pasajların yerini alışveriş merkezlerinin ve bulvarların alması gibi teknik gelişmelerin ve toplumsal hayattaki değişikliklerin toplumu engelleyici etkisi vardır. Benjamin’e benzer bir şekilde Franco Moretti, dedektif kurgusunu 19. yüzyılın ortalarında artan gözetleme kültürünün bir devamı olarak görür. Sherlock Holmes hikâyelerini inceleyen Moretti’ye göre dedektif kurgusu “saydam bir topluma duyulan totaliter arzuyu” ön plana çıkarır. Poe’nun hikâyeleri, gözetleme kültürünün bir parçası olması açısından 19. yüzyıl ideolojisinin bir devamıdır, ama bazı açılardan bakıldığında Poe’nun kendi çağına hâkim ideolojilerle çatıştığı gözlemlenir. Dupin’in şehir halkını gözetleme arzusuyla kullandığı “melez” metot ve bohemliği, vakayı çözmekten sorumlu olan polisin fazlaca sonuç odaklı ve aşırı akılcı metoduyla tam bir zıtlık oluşturur. “Hızlı kalkınma”nın idolleştirildiği 19. yüzyıla hâkim pozitivist, determinist ideolojinin temsilcisi olan polis, fazla vakit harcamadan bir an önce rastgele de olsa bir sonuç almak pahasına masum bireyleri suçlu diye tutuklamayı göze alır. Anlatıcının “yaratıcı ve çözümleyici” olarak tarif ettiği sanatçı ruhlu Dupin akılcı olduğu kadar sezgi ve hayal gücüne de sahip olduğu için, en mantıksız, doğaüstü, akıl sınırları dışındaki olayları bile yavaş yavaş ve dikkatlice analiz edebilir. Dedektif Dupin karakterinin, bir parçası olduğu çağa mesafeli duruşu aynı zamanda yazarın kendisini de yansıtır: aşırı maddiyatçı ve kâr odaklı orta sınıf okurların hesapçılığı ve kurnazlığı biraz fazlaca önemsediklerini düşünür Poe (Rzepka, Detective Fiction). Çağın değerlerini sorgusuz sualsiz benimsemeyi eleştiren Poe’nun dedektif öyküleri, gittikçe güç kazanan modern kapitalist ekonominin yarattığı mekanikleşme karşısında Dupin karakterini alternatif bir modernleşme örneği olarak öne sürer. Tıpkı dedektif karakteri gibi şehrin modernleşmesini koşulsuz kabullenme yerine sorgulayıcı bir yaklaşım sergileyen flâneur (şehir gezgini) karakteri, Charles Baudelaire’in “Modern Hayatın Ressamı” (1863) adlı makalesinde “modern hayatın kahramanı” olarak betimlenir. Modern sanatın biçim ve içerik açısından nasıl şekillenmesi gerektiğini tartıştığı bu makalede Baudelaire, çağdaşı ressam Constantin Guys’in sanatını örnek göstererek modern sanatçının sanatının kaynağını edebi geleneklerden değil, günlük hayattan alması gerektiğini savunur. Modern sanatçıyı temsil eden Baudelaire’in flâneur karakteri yaşadığı döneme âdeta kendini teslim eder: Bu açıdan o bir kahramandır, çünkü modernliğin getirdiği zorluklarla mücadele ederken aynı zamanda da modern hayatın büyüsünün tadını çıkarır. Bir yandan ışıltılı çağdaş şehir hayatı onu cezbeder, bir yandan da şehirleşmenin getirdiği yıkım sonucu kendi şehrinde evsiz yurtsuz hisseder. Baudelaire, Poe’dan oldukça etkilenmiş, Poe’nun hikâyelerini Fransızcaya çevirmiş ve “Modern Hayatın Ressamı”nda Poe’nun “Kalabalıkların Adamı” (1840) adlı hikâyesini temel bir kaynak olarak almıştır. Walter Benjamin de hem Baudelaire’e hem Poe’ya gönderme yaparak flâneur karakterini dedektif karakterine öncül bir figür olarak görür: “Baudelaire’de İkinci İmparatorluğun Paris’i” (“Paris of the Second Empire in Baudelaire”) adlı makalenin “Flâneur” alt başlıklı bölümünde, Baudelaire’in yaşadığı 19. yüzyıl Parisi’nde ortaya çıkan denetim mekanizmalarından bahsederken, bu mekanizmaların dışında kalabilen Baudelaire’in flâneur karakterinin kısa sürede “amatör dedektif”e dönüşmesinin kaçınılmaz olduğunu savunur. Paris’in yerlisi olan Baudelaire ve burada uzun süreler kalan Benjamin, bu yakından tanıdıkları şehrin sokaklarında modern yaşamın izlerini aradılar. Kısa ve buhranlı hayatını Amerika’nın Baltimore, Philadelphia ve New York gibi üç büyük şehrinde geçiren Poe ise, Baudelaire’in de belirttiği gibi aslında Paris’e hiç gitmemiştir. Buna rağmen her üç öyküsü de Paris’te geçer. “Mary Rogêt’nin Sırrı” öyküsünde Poe, hikâyeyi yazmasından kısa bir süre önce New York civarında Mary Cecilia Rogers adlı bir genç kızın öldürülmesi olayından esinlenir. Bir şehir efsanesine dönüşen tezgâhtar kız Mary Cecilia Rogers cinayetinin sırrı Poe hikâyeyi yazdığı sırada henüz aydınlanmamıştı; Poe hikâye mekânını New York yerine 19. yüzyıl modern metropol hayatının sembolü olan Paris’te tasavvur ederek bu gerçek cinayete türlü hayali çözümler önerir. Öykülerde gerçekçi bir şekilde Paris’i temsil etmek yerine büyük şehirde yaşayan pek çok kişiye tanıdık gelecek bir şehir miti yaratılır, modern metropolün karanlık yüzü ve şiddeti resmedilir. Örneğin Madam L’Espanaye’nin vücudu o kadar hırpalanmıştır ki başı gövdesinden kopmuştur, Matmazel Camille L’Espanaye’nin cesedi bacanın içinde ters dönmüş bir şekilde bulunmuştur. Marie Rogêt’nin Seine Nehri’nde bulunan cesedi neredeyse tanınmaz haldedir. Kapalı mekânlarda geçen ve şiddet içermeyen bir suç üzerine yazılmış “Çalınan Mektup” dışında diğer iki hikâyede işlenen cinayetler son derece tüyler ürperticidir ama daha da korkuncu bu cinayetlerin kalabalık kentin orta yerinde işlenebiliyor olmasıdır. “Marie Rogêt’nin Sırrı” adlı hikâyede Dupin’in görüp polislerin göremediği olasılık, binlerce kişinin tanıdığı, güzelliğiyle herkesin dikkatini çeken bir genç kız olan Marie Rogêt’nin kimseyle karşılaşmadan, ya da daha önemlisi, kimse tarafından fark edilmeden üç blok yürümüş olabileceği gerçeğidir. “Morgue Sokağı Cinayetleri”nde verilen tanık ifadelerinde ise, aynı mahallede yaşayan ve yıllardır tanıdıkları maktul anne-kız ile ilgili hiç kimsenin elle tutulur bir bilgi verememesi dikkat çekicidir. Tıpkı Dupin-anlatıcı çifti gibi izole bir hayat yaşayan anne-kızın ziyaretçisi azdır ve çevredekilerle bağlantıları kopuktur. Poe’nun hikâyelerinde aileler dağılmıştır; aynı binada veya mahallede yaşayan karakterler birbirine yabancıdır ve koca şehrin kalabalıklarının ortasında bile her birey tek başınadır. Görünüşte ana konusu suç vakasının çözümü olan hikâyelerde satır aralarında şehir hayatının yarattığı iletişimsizlik ve yabancılaşma verilir. Örneğin “Morgue Sokağı Cinayetleri” öyküsünde Hollandalı lokantacı, İngiliz terzi, Fransız banker, İspanyol asıllı cenaze levazımatçısı ve İtalyan şekercinin verdiği tanıklıklar âdeta bir iletişimsizlik parodisidir. Avrupa-merkezli kozmopolitliğiyle (Dupin, “Paris’te fazla Asyalı ve Afrikalı bulunmaz,” der) dikkat çeken bu renkli gruptaki her bir tanık olay sırasında “tiz” bir ses duyduğunu ve bu sesin “yabancı” bir dilde konuştuğunu iddia eder. Hepsi farklı bir yabancı dilden bahseder ve işin ilginç yanı hiçbir tanık bahsettiği yabancı dili bilmemektedir. Şehir sakinleri için “sabıkalı” olan, ancak en “yabancı” ya da “bilinmeyen” olandır. Bu noktada tüyler ürpertici (ama çözülebilir) cinayet iletişimsizlik ve yabancılaşma gibi temel (çözümsüz) kent sorunlarından dikkati başka tarafa çeker, aynı zamanda kentsel kaosun sadece suça bağlı olduğuna dair sanal bir gerçeklik yaratır: Yani suç çözüldüğü anda şehir sözde okunabilir bir “metin” olacaktır. Hakikaten de öykülerde şehir âdeta okunup tercüme edilmesi gereken bir “metin” gibi sunulur: Evde oturup gazeteleri okuyan, ansiklopedileri karıştıran “usta okur” (master reader) Dupin şehir metninin sırrı üzerine kafa yorar (Rachman). Dedektifin şehrin “kayıp metni”ni arayışı modernliğin şehirde yarattığı yıkıma karşı âdeta bir direniştir. Dedektif türünün yapısı apaçık olan bir sırrın ya da kaybın anlatılmasına dayanır, ama bu sır/kayıp ifade edilmeyi, tekrarlanmayı ve biçimlendirilmeyi gereksinir. 19. yüzyılda hızla yükselen kentleşmeyle beraber ortaya çıkan toplumsal sorunlar kent hayatını karmakarışık hale getirmişti. Dolayısıyla kent keşmekeşini düzenleme ve anlaşılır hale getirme kaygısı ortaya çıktı. Dana Brand, dedektif türü vasıtasıyla “kentin yarattığı endişelere kontrollü bir şekilde maruz kalma”nın okurlar üzerinde bir arınma etkisi (katharsis) yarattığını savunur. Hakikaten de Poe bir yandan işlenen suçun dehşetini abartır, bir yandan da suçu hikâyenin içinde bastırır ve kontrol altına alır. Öykülerde Paris’in içinde barındırdığı potansiyel tehlike ve “şövalye” Dupin’in tehlikeyi bertaraf etmesi aşırı abartılı bir şekilde resmedilmiştir. Son kertede dedektif kurgusunun en önemli işlevi okuru teskin etmek ve ıstırap verici kent yaşamı karşısında geçici bir (kurmaca) sığınak sunmaktır. Şehrin ıstırabının üstesinden gelebilen dedektif modern hayatın zorunlu kahramanıdır. Kaynaklar Charles Baudelaire, Modern Hayatın Ressamı (Le Peintre de la vie Moderne), çeviren Ali Berktay, İletişim, İstanbul, 2003. Walter Benjamin, The Writer of Modern Life: Essays on Charles Baudelaire, Belknap Press, Cambridge, 2006. Dana Brand, “From the flâneur to the detective: interpreting the city of Poe”, Popular Fiction: Technology, ideology, production, reading, editör Tony Bennett, Routledge, New York, 1990, ss. 220-237. Franco Moretti, Signs Taken For Wonders, Verso, New York, 1988. Edgar Allan Poe, Bütün Hikâyeleri, çeviren Dost Körpe, İthaki, İstanbul, 2002. Charles Rzepka, Detective Fiction, Polity, Cambridge, 2005. Stephen Rachman, “Poe and the origins of detective fiction”, The Cambridge Companion to American Crime Fiction, editör Catherine Ross Nickerson, Cambridge University Press, New York, ss. 17-28. Yukarıdaki desen: Pietro Spica

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR