Polisiye Öykü Nasıl Yazılır?

Polisiye Öykü Nasıl Yazılır?


Twitter'da Paylaş
0

Her edebi türde olduğu gibi polisiye öykünün de bir fikirle başlaması, bir fikir bulmak için yola koyulmaması gerekir, bu kural aynı zamanda türün daha somut ve mekanik ayrıntıları için de geçerlidir. Öykünün polisiyeye döndüğü yerde, dedektif olaya dışarıdan dahil olur, ancak yazarın içerden başlaması gerekir. Bu tip yapıcı problemler, kaynağını pozitif bir mefhumdan alır ki bu da kendi içinde basit bir mefhumdur; yazarın hatırlayabildiği, okurun unutabildiği günlük hayattan alınma herhangi bir durum.

Öncelikle belirtmem gerek, bu makaleyi, polisiye öykü yazma konusunda başarısız olduğunun farkında biri olarak yazıyorum. Defalarca başarısız olduğum bir gerçek. Bu yüzden bu konudaki yetkinliğim hem pratiğe dayalı hem de bilimsel, tıpkı işsizlik ya da konut sorunuyla ilgilenen büyük bir devlet adamında ya da toplum düşünüründe olduğu gibi. Burada genç öğrenciler için ortaya koyduğum ideale kendim erişmiş gibi görünmek istemem; deyim yerindeyse bir öğrencinin kaçınması gereken berbat bir örneğim ben. Buna karşın, yapmaya değer her şeyde olduğu gibi, polisiye yazınında da ideallerin olduğuna inanırım; öte yandan yapmaya çok daha az değecek birçok şeyi bize nasıl yapacağımızı öğreten şu popüler didaktik literatürde pek az boy göstermelerine şaşarım. Doğrusu, her kitapçı rafında, bu makalenin tepesindeki türden başlıkların olmamasına çok şaşırıyorum. İnsanlara kişilik, popülerlik, şiir ve çekicilik gibi öğrenilmesi mümkün olmayan her tür şeyi öğretmeye kalkan kitapçıklar basılıyor. Edebiyat ve gazeteciliğe dair öğrenilemeyeceği besbelli şeyleri bile harıl harıl öğretmeye çalışıyorlar. Ama burada söz konusu olan, yaratıcı olmaktan ziyade yapıcı, bir nebze de olsa öğretilebilen, hatta şanslıysanız öğrenilebilen, sade ve anlaşılır bir edebi zanaatkârlık örneği. Arzın talebe derhal yanıt verdiği, herkesin bütünüyle memnuniyetsiz olduğu, istediği hiçbir şeyi elde edemediği bir ticari sistemde, bu boşluğun er ya da geç doldurulacağını düşünüyorum. Sanırım, er ya da geç, yalnızca suç mahallini inceleyenler için değil, suçlulara da ders veren kitaplar olacaktır. İktisadi etiğin mevcut tonunda yalnızca hafif bir değişim olacaktır; kıvrak ve arsız ticari akıl, rahiplerin uydurduğu dogmalardan kalan son etkilerden de kurtulduğu zaman, günümüz ortaçağ tabularına nasıl kayıtsız kalıyorsa, gazetecilik ve reklam da aynı kayıtsızlığı günümüzün tabularına gösterecektir. Hırsızlığa, faizciliğin açıklanmasına benzer bir izah getirilecek; boğaz kesmenin piyasaları ele geçirmek kadar bile gizlisi saklısı kalmayacak.

Kitapçılar, “On Beş Derste Kalpazanlık”, “Neden Evlilik Sefaleti Çekesiniz ki?” gibi başlıklarla parlayacak, boşanma ve doğum kontrolü nasıl tamamen bilimsel açıklamalarla yaygınlaştırıldıysa bu zehir de öyle yaygınlaşacak. Gelgelelim, bize sık sık hatırlatıldığı üzere, mutlu bir insanlığın gelişi konusunda acele etmemeliyiz; bu arada, suçları tespit etmeye dair iyi öğütler aldığımız gibi suç işlemek konusunda da iyi öğütler almamız epey muhtemel görünüyor. Ben bunun açıklamasının şu olduğunu düşünüyorum: Suç, tespit, tarif, tarifin tarifi, bunların hepsi belirli bir oranda düşünme unsuru gerektiriyor, öte yandan başarılı olma ve başarı üstüne bir kitap yazma hiçbir surette böylesine meşakkatli bir tecrübeden geçmiş olmayı gerektirmiyor. Öyle ya da böyle, kendi durumumda, polisiye öykü teorisi üstüne düşünmeye başladığımda, kimilerinin fazla teorik olmak dediği şeye düştüğümün farkındayım. Yani, en başta hayhuy, zapzup ederek dikkati yakalama sanatının gereklerine başvurmadan, herhangi bir şekilde zihni silkeleyip uyarmadan doğrudan konuya giriş yapıyorum. En temel ilk ilke şudur: Her tür öyküde ve gizemli olayda olduğu gibi, gizemli bir öykünün hedefi karanlıktan ziyade aydınlıktır.

Öykü yalnızca okurun henüz anlamaya başlamadığı girişteki hazırlık anları için değil, aksine anladığı tek an için yazılır. Anlaşılmazlık, anlaşılma ânının parlaklığını ortaya çıkarmak için karanlık bir arka plan gibi kullanılır sadece; çoğu polisiye öykü de bu noktayı ıskaladığı için kötüdür. Yazarların, okurun aklını karıştırmanın kendi işleri olduğuna dair tuhaf bir düşüncesi var; sanki okurun aklını karıştırdığı sürece onu hayal kırıklığına uğratmasının bir önemi yoktur. Ama bir sırrı saklamak tek başına yeterli değildir, aynı zamanda bir sırra sahip olmak, hatta saklamaya değecek bir sırra sahip olmak gerekir. Öykünün bir taraftan zirvesine çıkmak, öbür taraftan pat diye aşağıya yuvarlanmaya yol açmamalı; okuru dansa kaldırıp sonra bir çukura bırakmaktan ibaret olmamalı. Zirve, yalnızca bir balonun patlaması gibi olmamalı, aynı zamanda şafağın sökmesi gibi olmalıdır; şafak yalnızca karanlığı arkasına aldığında ön plana çıkabilir. Her ne kadar önemsiz olsa da, her sanat biçimi bazı ciddi hakikatlere dayanır; baykuşunki gibi yuvarlak gözlerle etrafı izleyen bir Watson sürüsünden daha mühim şeylerden bahsetmiyor olsak bile, en azından şu konuda ısrarcı olmak mazur görülebilir; büyük bir ışık görmeye mazhar olan insanlar karanlıkta oturan insanlardır ve karanlık, yalnızca büyük bir ışığı zihinde canlı kılması açısından değerlidir.

Sherlock Holmes öykülerinden en iyisinin, tamamen farklı bir kullanım ve mana içinde, bu temel aydınlanmayı ifade etmek için bulunmuş olabilecek bir başlık taşıması bana hep eğlenceli bir tesadüf gibi gelmiştir – “Gümüş Şimşek” öyküsünün başlığından söz ediyorum. İkinci önemli ilke: Polisiye kurmacanın özü karmaşıklık değil, yalınlıktır. Sır, karmaşık görünebilir ama yalın olmalıdır; böyle olduğunda aynı zamanda daha yüce gizemlerin sembolü haline gelir. Yazarın görevi gizemi açıklamaktır; oradaki varlık nedeni açıklamaları açıklamak değildir. Açıklama kendisini açıklamalıdır; kötü adamın yılan gibi tıslayarak fısıldadığı birkaç sözcükle ifade edilebilen bir şey olmalıdır veya iki kere ikinin dört ettiğini geç idrak etmenin şokuyla bayılmadan önce tercihen kadın kahramanın çığlık atarak ifade ettiği bir şey olmalıdır. Şimdilerde edebiyattaki kimi dedektifler, çözümü gizemden, suçu da çözümden daha karmaşık bir hale getiriyorlar. Üçüncü olaraksa, bunlardan da anlaşılacağı gibi, her şeyi açıklayan olgu ya da şahıs olabildiğince bilindik olmalıdır. Suçlu ön planda olmalıdır, ancak suçlu rolüyle değil, doğal olarak ön planda olmasını sağlayacak başka bir rolle.

Buna uygun bir örnek olarak az önce söz ettiğim “Gümüş Şimşek” öyküsünü ele alacağım. Sherlock Holmes, Shakespeare kadar bilindik, dolayısıyla bu ünlü öykülerden birinin sırrını ortaya dökmenin kimseye bir zararı dokunmaz. Sherlock Holmes’e haber gelir, değerli bir yarış atı çalınmış, atı koruyan eğitmen de hırsız tarafından öldürülmüştür. Elbette birçok kişinin hırsızlık ve cinayet şüphelisi olması makuldür. Herkes eğitmeni kimin öldürmüş olabileceğiyle ilgili polis sorununa odaklanmıştır. Gerçek ise basittir, eğitmeni at öldürmüştür. Bunu kendime örnek alıyorum, çünkü gerçek çok ama çok basittir. Gerçek sahiden de apaçık ortadadır. Ne olursa olsun, mesele atın apaçık ortada olmasıdır. Öykü ismini attan almıştır, tümüyle atla ilgilidir, at sürekli ön plandadır ama başka bir roldedir. Büyük bir değere sahip bir şey olarak okurun gözdesidir, öte yandan ancak suçlu olması bakımından karanlık bir attır.* Atın mücevher rolü oynadığı bir hırsızlık öyküsüdür bu; tabii biz mücevherin aynı zamanda silah olabileceğini unuturuz. Bu türden eserler için kurallar koyacak olsam, ortaya koyacağım ilk kurallardan biri bu olurdu. Genelleme yapacak olursak, fail, alışılmadık bir işleve koşulan bilindik bir şahıs olmalıdır. Farkına vardığımız şey, bildiğimiz bir şey, yani önceden bilinen, gözler önüne serilmiş bir şey olmalıdır. Tek başına yenilik, şaşılacak bir şey değildir. Eğer zaten beklenen bir şey değilse, beklenmedik olması mümkün değildir. Ama bir yandan ön plana çıkmalı, diğer yandan açıklanabilir olmalıdır. Gizem öyküsü yazmanın işçiliği ya da sırrı, büyük ölçüde suçlunun meşru bir sebeple suç işlemesinin ötesinde, ön plana çıkması için inandırıcı ama aynı zamanda yanıltıcı bir neden bulmaya dayanır.

Birçok polisiye öykü, sırf suçluyu suç işlemekten başka yapacak bir şeyi yokmuş gibi bıraktığı için başarısız olur. Suçlu genelde varlıklı bir durumdadır, ya da bizim adil ve eşit kanunlarımız onu katil zannıyla tutuklatmadan çok önce belki de berduş olarak tutuklatacaktır. Böyle bir karakterden şüphe duyma aşamasına bilinçsiz olsa da hızlı bir eleme yöntemiyle varıyoruz. Genelde, daha önce kimse ondan şüphelenmediği için bu kişiden şüphe duyarız. Anlatı sanatında yazar, karakterin bir yere cinayet işleme amacı olmadan gelmiş olabileceğine okuru bir süreliğine inandırmakla kalmaz, aynı zamanda bu karakteri oraya cani olması için koymadığına inandırır. Çünkü polisiye öykü yalnızca bir oyundur, zira bu oyunda okur, aslında suçluyla değil, yazarla boğuşur. Böyle bir oyunda yazarın bir şeyi unutmaması gerekir: Bazen ciddi veya gerçekçi bir inceleme sırasında olabileceği gibi okur şöyle demez: “Yeşil gözlüklü bilirkişi neden doktor hanımın arka bahçesine bakmak için ağaca tırman?” Farkına varmadan ve kaçınılmaz olarak şu soruyu soracaktır: “Yazar neden bilirkişiyi bir ağaca tırmandırttı, ya da bilirkişiyi ne diye öyküye soktu ki?” Okur her halükârda kasabanın bir bilirkişiye ihtiyaç duyduğunu kabul edebilir ama öykünün her halükârda buna ihtiyaç duyduğunu kabul etmez. Bilirkişinin öyküdeki (ve ağaçtaki) varlığının açıklanması gerekir, bunu yaparken kasaba konseyinin onu oraya gönderme sebebini belli etmek yetmez, aynı zamanda yazarın da onu oraya koyma sebebini ortaya koymak gerekir. Bulaşmaya niyetlendiği küçük suçların ötesinde, öykünün derinliklerinde, gerçek hayatta sefil, somut bir kişi olmasının yanı sıra öykünün bir karakteri olarak da başka bir meşruiyeti olmalıdır.

Gerçek düşmanı olan yazarla saklambaç oynayan okurun sezgileri her zaman şüpheyle şöyle diyecektir: “Evet, bir bilirkişinin ağaca tırmanabileceğini biliyorum, ağaçların ve bilirkişilerin varlığının farkındayım, ama onlarla ne yaptığını tam anlayamıyorum? Neden özellikle bu öyküde, bu bilirkişiyi, bu ağaca tırmandırtıyorsun, seni kurnaz, art niyetli adam?” Gelelim unutulmaması gereken dördüncü ilkeye. Başka durumlarda olduğu gibi, insanlar muhtemelen bu durumun da pratiğe dayalı olduğunu fark etmeyecek, çünkü dayandığı ilkeler, kulağa teorik gibi gelir. Ama aslında şu gerçeğe dayanır: Sanatlarda sınıflandırılmaya gidildiğinde, esrarengiz cinayetler, fıkra denen şeylerin ihtişamlı ve neşeli birlikteliğinden doğar. Öykü bir hayal ürünüdür, alenen hayali bir kurmacadır. Öykünün çok yapay bir sanat formu olduğunu bile söyleyebiliriz. Hatta açıkça bir oyuncak olduğunu, çocukların “istiyormuş gibi” yaptığı bir şey olduğunu söylemeyi yeğlerim. Bundan ötürü, okur, basit bir çocuk, dolayısıyla gözlerini dört açmış biri olarak yalnızca oyuncağın değil, aynı zamanda hem oyuncağın imalatçısı hem de kumpasın müellifi olan görünmez oyun arkadaşının bilincindedir. Masum çocuk zehir gibidir ve biraz olsun şüphe içinde değildir. Bir tür kumpas olan öykünün yaratıcısı için ilk kurallardan biri, tekrar ediyorum, maskeli katilin dünyada olmak için basitçe gerçekçi bir gerekçesinin olması yetmez, olay mahallinde bulunması için sanatsal bir gerekçesinin olması gerekir. Eve yalnızca bir işi olduğu için gelmesi yetmez, aynı zamanda öykünün amaçları doğrultusunda gelmelidir; mesele ziyaretçinin davranışlarına yol açan saiklerle bitmez, yazarın saikleri de bir o kadar önemlidir. İdeal bir gizem öyküsünde, yazar, karakteri, karakterin kendisi için ya da öyküyü diğer gerekli mevzulara kaydırabilmek için yaratır, nitekim karakterin oradaki varlığı bariz ve yeterli bir nedene değil, ikincil ve gizli bir nedene dayanır.

Bu yüzden şunu da belirtmek isterim ki, polisiye romanda “aşk öğesi” olmasına dudak bükülmesine karşın, duygusallık geleneğine ve daha yavaş Viktoryen bir anlatıma dair de söylenecek çok şey var. Kimileri buna can sıkıcı diyebilir, ama en azından bir tür perde işlevi görme olanağı var. Son olarak, her edebi türde olduğu gibi polisiye öykünün de bir fikirle başlaması, bir fikir bulmak için yola koyulmaması gerekir, bu kural aynı zamanda türün daha somut ve mekanik ayrıntıları için de geçerlidir. Öykünün polisiyeye döndüğü yerde, dedektif olaya dışarıdan dahil olur, ancak yazarın içerden başlaması gerekir. Bu tip yapıcı problemler, kaynağını pozitif bir mefhumdan alır ki bu da kendi içinde basit bir mefhumdur; yazarın hatırlayabildiği, okurun unutabildiği günlük hayattan alınma herhangi bir durum. Ama yine de öykü bir hakikat üzerine kurulmalıdır, bu hakikate afyon katılabilir, ama yalnızca afyon hayallerinden ibaret olmamalıdır.

İngilizceden çeviren: Özgün Dede

* (İng.) Dark horse: Hakkında pek fazla şey bilinmeyen, sürpriz bir şekilde yarışı kazanan at. (ç.n.)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR