Popüler Kültür Kavramının Yaşamdaki Yeri ve Etkileri
12 Mayıs 2019 Kültür Sanat

Popüler Kültür Kavramının Yaşamdaki Yeri ve Etkileri


Twitter'da Paylaş
0

Sanatın ayrı bir kategorik öğe olarak siyasetten uzak tutulması durumu, siyasal bilgi üretiminin sekteye uğraması sonucunu doğurur.

Cemiyetler halinde yaşama fıtratıyla yaratılmış olan insanoğlu, dünya üzerinde, düzenli bir sosyal hayatın gerektirdiği tüm yaşam kurallarını oluşturup sonra da bu normlara uyma disiplinini uygulayacak yetenek ve dirayetteki tek canlı türüdür. Toplum düzeninin ana çerçevesini belirleyen tüm ortak değerleri oluşturmakta otoriter bir kararlılık gösteren bu üstün nitelikli toplum bireylerinin birbirlerinden etkilenme ya da belli erk merkezleri tarafından güdülme gibi beşeri zaaflarla malûl oldukları da yadsınamaz bir gerçektir. Değişik ülkeler, hatta daha özel ölçekte ele alacak olursak aynı ülkenin değişik yörelerindeki hayat tarzları dahi, aynı zamanda o yerlerdeki kültürel oluşumların da hâkim unsurlarıdırlar. Ama bugünün uygarlık penceresinden bakıldığında ülkemizde görünen manzara şudur: Başka uluslarla olan farklılıklarımıza karşın, küreselleşme ve iletişim teknolojilerinde kaydedilen hızlı gelişmelerden dolayı, özellikle yabancı kültürler taklitçisi bir nesil oluştuğu meselesi, görmezden gelinemeyecek kadar hassas bir durumu işaret etmektedir. Bir insanlık icadı olan moda olgusunun dünya üzerinde yer alan birçok ülkedeki egemenliğini, bu bağlamda görmezden gelebilmek mümkün müdür?

Tümüyle bilinçli bir mutabakata dayanmadığı halde, toplum tarafından ortak bir tutku ve heyecanla yaşanan, paylaşılan ve sevilerek sahip çıkılan hayat pratikleri, bulundukları yerin kültürel yapısını oluşturur. Spordan edebiyata, müzikten modaya, tiyatrodan sinemaya geniş bir yelpaze oluşturan bu beşeri değerler manzumesi; popüler kültür olarak insan yaşamında kapsamlı bir alanın sürekli temsilciliğini yapar. Kitle kültürüyle yakın bir ilişki içinde olduğu kabul edilebilen popüler kültür; çıkış noktasını genel itibariyle alt kültür ve folklorik arka plandan almasına karşın, toplum bireylerinin ortak emeğinden ve özel bir işbirliğinden vücut bulmaz.

Kitle kültürünün var oluşundaki ana etkenlerden birincisi demokratikleşme unsuru, ikincisi de kültürel ürünlerin imal edilişinde teknoloji kullanımının olumlu katkısıdır. “Siyasal demokratikleşmenin bir yansıması olarak kitle kültürü, halk kültürünün doğrudanlığını ve basitliğini üstlenerek yüksek kültürün elitizmine bir karşı çıkış olarak ortaya çıkmıştır.” (s.156)

Popüler kültürün halk nezdinde bu denli yaygın oluşuna karşın, benzer içerikleri dolayısıyla ortak nitelikler taşıyan elitist ve demokratik başlıklı iki eleştirel görüşün hedefi olmuşlardır. Elitist eleştirinin bakış açısından hareketle popüler kültür, eğitimsiz geniş kitlelere kolayca ulaşarak, sıradan duygu ve düşüncelerin tatminini sağlamada bir araç olarak kullanılabilme özelliğini taşımaktadır.

Bir şeyden hoşlananların sayısal çokluğunu, o şeyin iyi nitelikler taşıdığı anlamında değerlendirmek, popüler kültürü savunanlarca da dillendirilen bir düşüncedir. Yine kendilerinin bu görüşüne katılmayan kesimlerin ise, halktan kopuk olup bu geniş kitlenin kültürel varlığını temsil eden zevk ve tercihleri yok sayan seçkinler ya da elitist azınlıklar olduklarının iddiasındadırlar. Sıradan insanların kültürel tercihlerini yaşama özgürlüklerini savunu anlamına gelen bu demokratik yaklaşıma karşı, kapitalistlerce üretim ve dağıtımı yapılan kitle kültürü ürünlerinden ötürü, popüler kültür özerkliğinin yok edildiği karşı görüşü ileri sürülmüştür. “Kitle kültürü üretim yasalarına göre ‘pop’ içerik, biçim ve zevkin bir starlar ve hitler sistemi içinde, işletme amaçlarına göre önceden belirlenmesidir.”(s. 157)

noam chomskyNoam Chomsky: "“Medya hükümetin uzantısıdır."

Kapitalist sistem, popüler kültüre geçiş aşamasını, tüketim arzusunu olabildiğince çoğaltarak hızlandırabilmektedir. Halkta böyle bir yönelimin sağlanabilme başarısı, sistem için iki açıdan önem taşımaktadır. Birincisi, kapitalist “endüstriyel yapının” ürettiği mallara bir tüketici kitlesi sağlamak, ikincisi de kapitalist “siyasal kültürün” toplum üzerinde hâkimiyet kurabilmesini temin edip kapitalist sistemin iktidara gelişini sağlayacak bir seçmen kitlesi oluşturmaktır.

Toplum bireylerinin düşünce yapısını kontrol altına alabilmek ve sistem tarafından planlanmış olan talep özendirici programlarına uyum sağlamalarını temin etmek amacıyla kitle iletişim araçları kullanılmaktadır. Gazete, dergi gibi basılı yayınlar, sinema, televizyon gibi görsellik sunabilme niteliklerine sahip medya araçları, yayınevleri ile müzik üretim piyasasının büyük şirketleri, ülkedeki ticari kültürün ana unsurlarını oluştururlar. Reklam endüstrisindeki büyük şirketlerin, gelişkin teknolojik donanımlı araçlarıyla geniş bir hedef kitlesinin şuuraltı merkezlerini kendi çıkarları doğrultusunda uyarıp yönlendirme amaçlarından vazgeçmedikleri de kimselerin meçhulü değildir.

“Kitle iletişim araçlarına sahip olmak çok büyük bir sermaye sahipliği gerektirir. Liberal yaklaşımın iddia ettiğinin aksine, medya içeriklerini, izleyicilerin talepleri belirlemez. Çünkü izleyicilerin kendileri de kitle iletişim endüstrisinin bir ürünüdür ve onların istek ve beklentileri de endüstrinin kendisi tarafından şartlandırılır.” (s. 10)

Kitle iletişim araçları kullanılarak mülkiyet kavramı etkinliğiyle topluma benimsetilen fikirsel oluşumun, meşruluk zemininde sistem lehine işlem görebilmesini sağlamak Araçsalcı Yaklaşım ilkesinde açıklamasını bulur. Burada sahiplik olgusu, içerik oluşumunu sağlama bakımından temel bir işlev üstlenmiştir. Bu görüşün önemli temsilcilerinden Ralph Miliband (1968), Kapitalist Toplumda Devlet (The State in Capitalist Society) adını taşıyan çalışmasında, kitle iletişim araçlarıyla; egemen sınıf çıkarlarına hizmet edecek fikir ve düşüncelerin topluma yayıldığı ve bu araçlar içeriğinin de, yine aynı zümre tarafından belirlendiği fikrini savunmuştur… Yine bu yaklaşım doğrultusunda Amerika Birleşik Devletleri’nden E.Harman ve N. Chomsky’nin değerlendirmelerinde şöyle bir yapısal oluşum dikkat çeker. “Medya hükümetin uzantısıdır ve egemen seçkinlerin kendi çıkarlarını destekleyen politikalar konusunda bir ‘rıza üretme’ aracıdır. Onlar, ‘Propaganda Modeli’ adını verdikleri yaklaşımlarıyla, Amerikan haber medyasının ekonomi politiğini incelemişlerdir.” (s. 14) Herman ve Chomsky, farklı konu ve olayların, Amerikan haber medyasında beş filtrenin süzgecinden geçerek bir değişime uğramış haliyle topluma aktarıldığını ileri sürmüşlerdir. Bu durumun oluşma safhalarını da şu nedenler aracılığıyla açıklamışlardır:

1) Medyanın güç ölçeğini temsil eden büyüklüğü, mülkiyet durumu ve kâr amacına yönelik bir çalışma içinde olması 2) Reklam alıp vermede gözetilen ayrıcalık (ruhsat). (Kapitalist kuruluşların alternatif medyaya reklam vermemeleri) 3) Haber alma kaynaklarının etkin oluşu ki bu heyetin çoğunluğu devlet ve hükümet yetkililerinden oluşturulmaktadır. 4) Ekonomik ya da başka türden bir etkinliğe sahip olan egemen kurumlar.(Bunlar, aleyhlerine yayın yapanlara tepki gösterip, yaptırımlar uygulayabilecek konumdadırlar.) 5) Medyanın, Anti Komünizm ideolojisi temelinde yapılandırılmış bir denetim mekanizması olarak kullanılma meselesi.

Yapısalcı yaklaşım esasına göre, kitle iletişim araçlarının faaliyet planlama ve yönetim politikaları artık medya patronlarının inisiyatifinden daha çok, kapitalist ekonomi dinamiklerinin daha etkin rol oynadığı bir işleyiş alanına kaymıştır. İçinde bulunulan pazar yapısı ve kapitalist düzeni oluşturan kuram ve yasaların etkisiyle, kişisel mülk sahipliği konumunun yerini holdingleşme ve tekelleşme gibi yapısal oluşumların aldığı görülür.

“Özellikle Peter Golding ve Graham Murdock’un yaklaşımları yapısalcı yaklaşımın örnekleridir. Her ikisi de araçsalcıların yaptığı gibi, kitle iletişim kuruluşları konusunda basit bir nedensellik ve belirleyicilik ilişkisi kurulmasına karşı çıkarlar.” (s. 16)

Kâr etme ve buradan elde edilen kazançları daha da arttırma amacında olan kitle iletişim şirketleri, hedefledikleri büyük kitleye; gazete, dergi, vcd, dvd vb. gibi popüler kültür ürünleri ile ulaşmaktadırlar. Bu tür emtiaların satışlarına ilaveten, radyo ve televizyon gibi kitle iletişim araçları; teknik yapılarındaki görsel ve işitsel özelliklerden dolayı; toplumun çok büyük bir kesimine yönelik bir reklam sunum avantajı barındırmaktadır. Bu nedenle reklam verenlerin büyük ilgisi, olabildiğince büyük bir tüketici kitlesini kendi mallarını almaya koşullandırarak yapacakları satışlarını ve dolayısıyla da kârlarını arttırabilmektir.

Rekabet olgusunun tekelleşmeye neden olması, aynı zamanda piyasada faaliyet gösteren kitle iletişim kuruluşlarının sayıca daha da azalması sonucu doğurmaktadır. Böylelikle, bu alandaki medya ve kültür potansiyelinin denetimi, azınlıktaki bir grup sermaye sahibinin imtiyazına terk edilmektedir.

Frankfurt Okulu Cephesinden “Kültür Endüstrileri” ve “Kitle Kültürü”

Eleştirel teori esasına dayalı olup; sosyoloji, siyaset bilimi, psikanaliz, tarih, estetik, felsefe, müzikoloji gibi temel alanlarda çalışmalarda bulunan insanları ortak bir bilimsel çatı altında birleştiren Frankfurt Okulu, 1923 yılında Almanya’da kurulmuştur. Bu okul üyelerinin başka toplumsal meselelerde olduğu gibi konumuzla doğrudan ilgili iletişim araştırmaları bağlamında da “kültür endüstrileri” ve “kitle kültürü” kavramsallaştırmalarını kapsayan çok önemli fikrî yaklaşımları vardır.

Birinci Dünya Savaşı’nın sona erişinden itibaren Avrupa ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal meseleleriyle yüzleşme durumunda kalmıştı. Bu dönemde Marksist devrimin hedefinden saparak Stalin diktatörlüğüne dönüşmesi, tarihsel materyalizm ideasının pratikte toplum taleplerini karşılamakta yetersiz kalması, sol siyasi hareketlerinin düşüşüne karşı Nazizm ve Faşizm ideolojilerin yükseliş kaydetmeleri, Frankfurt Okulu’nun kuruluş nedenlerini oluşturan önemli olaylardandı.

theodor adornoAdorno sanatın doğrudan siyasallaştırılamayacağı görüşünü ileri sürer.

1923-1933 döneminde Carl Grünberg’in daha çok Marksizmi merkeze alan tarih ve ekonomi ağırlıklı araştırmaları gündemdeydi. Max Horkheimer ve Thodor Adorno’nun 1933 yılında sürgün edilmeleriyle faaliyetini durduran okul, 1950’li dönemlere kadar kapalı kalacaktır. Faaliyetine yeniden başladığı dönemde ekonomi ve tarih eksenli okul araştırmaları, felsefe ve psikanaliz alanlarına kaymıştır. Adorno, müzik üzerine yoğunlaştırdığı çalışmalarında popüler müziği; birbirlerinin benzeri olup melodi yapısı itibariyle fazla bir zihinsel algıyı gerektirmeyen ama dinleyenleri de kolayca etkileyen bir özelliğe sahip ürünler olarak tanımlamıştır.

20. yüzyıl başları itibariyle Frankfurt Okulu’nun araştırmaları içinde üzerinde durulan ana meselelerden biri de yüksek sanat ile kitle kültürü arasındaki sınırların, birbirlerinden ayrımsanamayacak derecede belirsizleşmesidir. “ Çünkü sanatçılar, eserlerine kitle kültürünün biçimlerini katmaya, kitle kültürü ise yüksek sanatın stratejilerini almaya başlamıştır.” (Huyssen, 1986, ix, s. 157) Horkheimer ve Adorno, modernite ve onun bir yansıması kabul ettikleri kitle kültürünü, Aydınlanmanın Diyalekti’ğinde eleştirmişlerdir. Modernitedeki araçsal akıl, sanatta yer alan toplumsal akıl ile birlikte, toplumsal iktidarı temsil eden gücün elinde bir tahakküm aracı haline gelmiştir. Siyasallaşmış sanat ile estetize edilmiş siyaset arasında bir fark gözetilememesi durumu, bu ikisi üzerinde egemenliğini kurmuş olan kitle kültürünün etkisiyle; sanat ile yaşamın birbirlerinden ayrılmazlığı sonucunu getirmiştir. Ama bir başka açıklamalarında ise Adorno ve Horkheimer; uygarlık ölçütleri bağlamında yüksek sanatın, bilhassa drama ve müzikte varlık bulduğunu, –bu özelliğiyle de modern zamanlarda– kitle kültürünün karşıtı bir pozisyon aldığını ifade etmişlerdir.

Walter Benjamin, Marksist düşünce açısından kültür dönüşümü meselesini Mekanik Yeniden Üretim Çağında Sanat Eseri (Work of Art in the Age of Mechanical Reproduction) adlı makalesinde ele almıştır. Buna göre, sanat eserindeki “aura”nın giderek yitmesi, mekanik üretim çağı koşullarıyla doğrudan ilgilidir. Çünkü “üretim tekniği, üretilen nesneyi geleneğin alanından uzaklaştırır.” (s. 158)

Adorno ile Horkheimer’ın, Benjamin’den ayrıldıkları husus, kültür kavramının ekonomik ilişkiler boyutundaki görüş farklılığından kaynaklanır. İki şık içersinde açıklığa kavuşturulabilecek olan görüşlerden birincisinde; kültür endüstrisi kapsamındaki kitlesel üretim ve dağıtım ağının tüketici ihtiyaçları öncelenerek tasarlanmış olan standart ürünler dolaşımı aracılığıyla sistemin işleyişine destek olmasıdır. İkincisi ise, kültürel tekellerin kendi işlerlikleri açısından gerekli yeterliliğe sahip olamayan zayıf yapısıdır. Bir yayın kuruluşunun bankacılık sektörü ile film endüstrisi ve elektrik sanayisine olan bağımlılığının yadsınamayacağı, bu zaaf nedeniyle de gücü temsil eden odaklara taviz vermekten uzak kalamayacakları açıktır.

Kültür, Sanat ve Siyaset İlişkisi

Bir sanat eseri; taşıması gereken özgünlük şartından ötürü, taklit olma durumundan uzak bulunmalıdır. Yeniden kurgulanabilmesi özelliği dolayısıyla da gerçekliğin kopyalanması eylemine karşıt bir konuma sahiptir. Yalnız, yeniden kurgulamanın, var olan toplumsal üretimle ilişkili olma durumunda, sanatın toplumu dönüştürücü bir işlevinin olmayacağı belirtilmiş, sanat eserinin; biçim ve içeriğiyle toplumsal çatışmanın ifadesi olarak değerlendirilmiştir. “Sanat eserinde ifade edilen bu çatışma, çözülme potansiyeline sahiptir. Sanatın siyasetle en temel bağlantısı da sanat eserinin sunduğu bu bilgiye dayanır.” (s. 161)

Peter Bürger özne ile nesneyi keskin bir biçimde ayıran modernitenin, sanatla bir beraberlik kurabileceğini imkânsız görmüştür. Böylelikle, sanatın büyüsünü bozan modernite, onun hakikat ile olan ilişkisinin de bozulma nedenidir. J.M. Bernstein ise Burger’in zıddı bir düşünceyi savunurken, sanat – hakikat ilişkisindeki bozulmanın tam anlamıyla modernite hakikatini yansıttığını ileri sürmüştür. Sanatın ayrı bir kategorik öğe olarak siyasetten uzak tutulması durumu, siyasal bilgi üretiminin sekteye uğraması sonucunu doğurur.

Sanat, politik hayatın yerine geçtiğinde; toplumdaki geleneksel yapıların yeni biçimler aldığını ve böylelikle aslî anlamlarını bulacakları iddiası aynı zamanda ideolojik bir anlam içermektedir. Bu iddianın kültür aracılığıyla ifade edilmesi, sanatı kültürel bir mücadele alanına dönüştürmüş ve bu durumun siyasal amaçlar doğrultusunda kullanılma çabaları görülmüştür. (Bernstein, 1992: 62)

Adorno ise; sanatın doğrudan siyasallaştırılamayacağı görüşünü ileri sürerek, sanatın siyaseti depolitizesinden dolayı eleştirel bir etki alanının oluşacağı fikrini savunur. “Aksi takdirde, elimizde kalan ya siyasetin estetikleştirilmesi ya da estetiğin siyasallaşmasıdır ki siyasetin estetikleşmesinin en başarılı örneğini Nasyonal Sosyalistler (faşistler) vermiştir!” (s. 162)

Montesquieu’nun, –bir ulus kuruluşundaki temel ilkeler, o topluma ait değer ve adetlerden vücut bulur– görüşünden hareketle, siyaset bilimin dikkati, yasal ve kurumsal yapılardan, toplumun gözlenebilir davranışlarına yönlendirilmiş, böylelikle kültürün siyasi davranışa olan etkisi fark edilmiştir.

Kitle toplumlarında iktidar odakları, hedefledikleri kesimlere cazip gelecek ideolojiler sunmak durumundadırlar. Bu amacı gerçekleştirmek için çağdaş ideolojiler; basitleştirme, genelleştirme, sıradanlaştırma, bayağılaştırma yöntemlerini uygulamak suretiyle, kitlesel dolaşıma girebilmek yolunu tercih etmektedirler. Burada istenilen amaca varabilme şansı iki ana unsura bağlıdır. Birincisi, hedef kitlenin arzu ve amaçlarını doğru tahmin edebilmek başarısı, ikincisi ise iletişim teknolojisinin etkili kullanılabilmesinin getireceği avantajlardır.

Bir siyasal sistemin etkinlik kıstası, ideolojisinin kurumsallaşmadaki yetkinliği ve dolaşımdaki başarısına bağlıdır. Yazılı basının yaygınlık kazanması oranında ideolojilerin dolaşıma girmesi hızlanır. İletişim teknolojisindeki ilerlemeler, bilgi paylaşımının artık seçkinler ve yönetici sınıflar dışındaki kesimlerin de yararlanmasına imkân sağlamaktadır. İdeolojik dolaşımdaki hızlı işleyiş, sınırlar dışındaki hedeflere daha kolay ve etkin olarak ulaşılmasını sağlamaktadır. “Modern ideolojiler ve popüler kültür, kitlesel tüketime yönelik olduklarından, her şeyi kapsayıcı, hiçbir boşluk bırakmayan düşünce ve inanç modelleri olarak, totaliter siyasal teolojiler ve siyasal kültürler oluştururlar.” (s. 164)

Medya, Popüler Kültür ve İdeoloji, Derleyenler: Levent Yaylagül, Nilüfer Korkmaz, Dipnot Yayınları, 269 s.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR