Popüler Roman Kahramanları: Üstinsanın Yükselişi ve Çöküşü
9 Temmuz 2019 Kültür Sanat

Popüler Roman Kahramanları: Üstinsanın Yükselişi ve Çöküşü


Twitter'da Paylaş
0

“Bana öyle geliyor ki sözde Nietzsche’ye özgü üstinsanlık kavramının kaynağı ve öğretisel modelinin, Zerdüşt değil Alexandre Dumas’nın romanı Monte Kristo Kontu olduğu söylenebilir.” Antonio Gramsci

“Popüler roman” olarak adlandırmaya karar verdiğimiz çizgi, Emile de Girardin’in 1833’te Le Musée des Familles (Aileler Müzesi) dergisini kurmasından sonra Fransa’da doğar ve kendini kabul ettirir. Elbette Richardson’ın Clarissa’sı ve Fielding ile Defoe’nun romanlarıyla başlayıp gotik romanın başyapıtlarından geçerek Dickens’a ulaşan daha eski İngiliz anlatı geleneği için popüler roman nitelemesi kullanılabilir. Ancak dönemin Fransız popüler romanının karakteristik özelliklerini çeşitli etmenler belirler: Girardin’in önerdiği halk basını, nüfusun en alt kesimlerine de ulaşır. Alt kesimler, ezilmiş sınıflar eserlere konu olmaya başlarlar. Fransız popüler romanı, halka satabilmek için halktan bahsetmekle kalmaz. Aslında genel bir siyasal ve toplumsal durumun etkisine maruz kalır, sosyalist hareketlerin doğuşuyla eşzamanlıdır. Kendilerini öyle ya da böyle “demokratik” bir savaşın parçası gibi hisseden yazarlar tarafından yazılır. Dumas basın özgürlüğünü tehdit eden Riancey yasasına karşı mücadele verirken Hugo halkçı kaynaşmaların ve mistik bir sosyalizmin etkisi altındadır. İlk evrede popüler roman ikinci evreden farklı olarak kendini demokratik olarak sunar. İkinci evreye yöneliş Ponson du Terrail ile olur. Du Terrail karanlık karakterlerinin girişimlerinin arka planı olarak kanun dışı kişileri ve alt kesimleri kullanır, herhangi bir toplumsal araştırma kaygısı yoktur.

Vathek

Vathek sevimli ve asil görünüşlüydü, ama öfkelendiğinde gözlerinden biri öyle korkunç bir hâl alıyordu ki gözünü diktiği kişi oracıkta ölebiliyordu. Vathek’in yazarı William Beckford bu betimlemenin ardından not düşer: Vathek krallığı insansız kalmasın diye öfkesini nadiren açığa vuruyordu. Beckford’ın bunu söylemesinin nedeni okuru rahatlatmaktır. Sonra bir anda çok yüksek bir kuledeki kötülükler okura saldırır. Bu kulede köleler ve uşaklar kılıçtan geçirilir, masum çocuklar anne babalarının gözü önünde katledilir, şeytana tapılır, ateş törenleri yapılır, bataklardan yükselen mikroplu hava zehirli otları besler… William Beckford romanını 1786’da yayımladı. Bu yapıtın bir dönemi yansıtan kitaplardan çok bir dönemin kültürel atmosferini yaratan kitaplar arasında yer aldığı düşünülebilir. Bununla birlikte Vathek’i kara roman türü kapsamında değerlendirmek yeterli değildir. Beckford’la ilgili kuşku şudur: Günahkâr halifenin hikâyesi, insan kötülüğü üzerine ahlaki düşünce düzenine değil, daha çok ahlakdışı öneriler dizisine aittir. O dönemde vaaz edilen birçok din karşıtı kitaptan biridir. Başka bir deyişle Sade’ın yapıtlarına benzer. Çünkü Vathek korkunç suçlarını aydınlanmaya ermek için işler. Tanrı’ya değil, karşı-Tanrı’ya olan saygısından ötürü yapar bunu. Vathek’in duyular düzeninin bozulması, aydınlanmaya ve güç aracına dönüşür: Satanizm ve cehenneme iniş, üstinsanlığa doğru gidişin aşamalarıdır.

Monte Kristo

Monte Kristo Kontu elde ettiği popüler başarıdan ötürü değil, romanda karşımıza çıkan “felsefi” atmosferden ötürü önemli bir kitaptır. Gramsci’nin ima ettiği üzere Dumas gelecekteki bütün edebiyatçı Übermensch kâhinlerine felsefi aksiyomlar sağlamıştır. Dumas’nın, zaten kendine yeterli bir temayı (hapse atılıp sonra serbest kalan masumun intikam alması) ellerinin arasında bulup vurguyu intikamdan güç iradesine oradan göreve kaydırması etkileyicidir. Başka bir deyişle, rahip Faria’nın hazinesi sayesinde intikama hazır olan Monte Kristo artık yalnızca intikam almak isteyen biri değil, adalet arayıcısı olduğunu anlamaya başlar. Özgürlüğü elindedir ve onu kısıtlayabilecek bir şey yoktur:

“Kâinatın kralıyım, hoşuma giden yerde kalırım. O yerden canım sıkılırsa yola çıkarım, kuşlar gibi özgürüm, kuşlar gibi kanatlarım var… Bütünüyle bana ait olan bir adaletim var… Ah, hayatımın tadını alsanız, başka bir hayat istemez, dünyaya büyük bir tasarıyı gerçekleştirmek dışında asla geri dönmezdiniz!”

Zerdüşt’ün öncüsü intikamını almaya böyle atılır. İntikam aldıkça ve kendini düşmanlarına belli ettikçe içinde bir kuşku belirir: İntikam alan kişi, kendi hareket ve seçimlerinin temelini üstinsan olduğu gerçeğinde bulabilir mi? Dumas ile Nietzsche arasındaki fark şundan kaynaklanır: Tarihsel olarak Nietzsche her ne pahasına olursa olsun, transandantal gerekçelendirmeler (meşrulaştırmalar, mazur göstermeler) ile köprüleri atacak olgunluktadır ve bunu yapacak düşünsel enerjiye sahiptir. Dumas’nın düşünsel enerjisi yoktur ve ürününü, özellikle Zamanın Ruhu nedeniyle satmak zorundadır. Bunun üzerine üstinsan, Tanrı’nın elçisi haline gelir.

Monte Kristo’nun gücünden ve iyiliğinden etkilenen Morrel ona şöyle der: “Siz insandan üstün biri misiniz? Siz bir melek misiniz?” Giriştiği işin sonuna doğru Monte Kristo’nun benliğini kuşkular kaplar, gücünü kötüye kullanmış olmaktan korkar, ama sonunda rahip Faria’nın gizli elyazmaları eline ulaşır ve “Ejderin dişlerini koparacak, aslanları ayaklarının altında ezeceksin, dedi Tanrı” epigrafını okur. “İşte cevap buymuş!” diye haykırır Monte Kristo. Onu gizlice seven kadına birlikte mutlu, bilinmeyen kıyılara yelken açar, tefrika alıcılarını zor durumda bırakmamak için yeniden insana dönüşür.

Rocambole

Vikont Pierre-Alexis Ponson du Terrail 1854’te Racombole’un ilk cildini yayımladı. 1850’de Sue’nün toplumsal romanları ile Dumas’nın tarihsel romanları son derece revaçta iken İkinci Cumhuriyet, Riancey yasasını meclisten geçiriyor, bu yasayla tefrika roman içeren gazeteler ek vergiye tabi tutuluyordu. Bu, tefrika romanının sonunu getiren ağır bir yasaydı, ancak yadsınmaz bir gerçeği gözler önüne seriyordu: Tefrika romanı iyi kötü demokratik bir işleve sahipti. 1851’de Louis-Napoléon Bonaparte imparator sıfatıyla kişisel diktatörlüğünü kurarken Balzac çoktan ölmüş, Sue sürgüne gidiyordu. Tefrika roman ikinci yaşamına başlıyordu ve Du Terrail, artık her türlü ideolojik hayalden arınmış, heyecan için heyecana dayalı bu sanatın ustası olarak beliriyordu.

Racombole’in ilk cildinde son derece zengin olup kendini suçun cezalandırılması ve talihsizlerin rahata kavuşturulmasına adayan Armand de Kergaz, Paris Esrarı’ndaki Rodolphe’un birebir kopyası olarak karşımıza çıkar. Her tür gönderme ideolojiden arındırılmıştır. Sue’de Frankların ezenler sınıfı ile Galyalıların ezilenlerden oluşan işçi sınıfı ile özdeşleştirilmesi söz konusudur. Ponson du Terrail’da aynı karşıtlığı görürüz, ama bu karşıtlık Jeanne de Balder’in aristokratik güzelliğini övmek için kullanılır. Jeanne, Franklara özgü saflığı içinde, Galyalı bozulmalardan korunmuştur. Popüler roman artık toplumun savcısı olmayı bir yana bırakmıştır. Oyunu kurgusal, salt anlatısal kurmaca niteliğindeki bir toplum üzerinden oynayarak heyecanlar satar.

Richelieu

Üç Silahşörler’in gerçek büyük kahramanı Richelieu’dür. Silahşörler saf hâliyle pikaresk düş gücünü temsil ediyorlarsa Dumas modern dönemin gelişmesiyle birlikte pikaresk ruh ve iktidar ruhunun karşı karşıya geleceğini sezmiş demektir. Richelieu böyledir: İnsandışılığı içinde son derece insanidir, Üç Silahşörler’in ahlaki kazananıdır, çünkü kötü kişi olarak yola çıkıp hayran okurların “Ne adam ama!” şeklindeki övgüleriyle sona ulaşmak az şey değildir. Sonraki iki ciltte silahşörler, artık var olmayan büyük insanın dönemini hasretle anarak bunu söylerler. Gerçekten de diğer iki ciltte iktidarın, bu barok boyutunun eksikliği hissedilir: La Fronde’un tertipçileri bir avuç zavallı, Mazarin ucuz bir düzembaz, XIV. Louis bir budala ve Fouquet basit, zeki bir muhafızdır. Mesele çağın, iktidarın karizmatik bir kahramanla ete kemiğe bürünmesine imkân tanımamasıdır. Aramis bu dersi anlayan tek kişi olup hükümetin, komplonun, simgesel iktidar ile gerçek iktidar arasındaki oyunun yegâne yorumcusu olarak kendini gösterir.

Arsen Lüpen

Kibar hırsız Arsen Lüpen’in üzerinde dilsel ve ideolojik bir yanlış anlamanın ağırlığı kendini hissettirir. Dilsel yanlış anlama, Arsen Lüpen’i “kibar hırsız”a dönüştüren İtalyanca çeviriden kaynaklanır ve geleneksel imgenin kaynağını oluşturur: Frakı, fötr şapkası ve beyaz eldivenleriyle kâh paha biçilemez bir inci kolye, kâh elması yok ediveren bir beyefendi. Fransızca sözcük gentleman cambrioleur’dür ve cambrioleur kelimesi daha çok bir yerleri kırıp içeri giren soyguncuya ya da organize suç örgütüne gönderme yapar. Arsen Lüpen tam olarak budur: Hapishane gediklisi kişilere parayla iş gördüren ve isterse bir gecede bütün bir şatonun içini boşaltan bir çete reisi. İdeolojik anlam karışıklığının kaynağı fakirlere vermek için zenginlerden çalan Robin Hood imgesidir. Oysa Lüpen küçümsediği zenginlerden çalar, ancak çok zengin oldukları için değil, az zengin oldukları ve onlardan daha zengin olabilen kendisi gibi becerikli olmadıkları için.

Arsen Lüpen’in olağanüstü maceraları 1904’te başlar. Yirminci yüzyılın başlarında bazı yeni olaylar meydana gelir. Bunların en önemlileri Fantômas ile Arsen Lüpen’dir. Fantômas ile ilgili çok şey söylendi. Onun gerçeküstücülerin gözde roman kişisi hâline gelmesi rastlantı değildir. Sınırları kesin olarak belirlenmiş toplumsal koşulların dışındaki Fantômas irrasyonelin devreye girmesini temsil eder. Arsen Lüpen kendini Fantômas’ın üst orta sınıf karşıtı gibi sunar: Yasadışıdır ama acımasız değildir, hırsızdır ama hırsızlığı zariflikle yapar, dürüst değildir ama insani duygularla yüklü biridir. Lüpen suçu örgütler, polisle insafsızca alay eder, parayı har vurup harman savurur ve kılına zarar gelmeden yeni maceralara açılır. Adalet susuzluğu ya da kâr arzusu için değil, güç arzusu ve neredeyse aşırı derecede narsist bir tutumla kendi enerji kaynaklarını ortaya sermek için. Oyuk İğnenin Esrarı’nda daha önce Caesar, Charlemagne ve XIV. Louis’ye ait olan hazineleri, keza ülkesinin kaybettiği ve ele geçirilmesi imkânsız bir askeri üssün sırrını miras bırakmaya hazırlanırken, “Zaman zaman gücüm başımı döndürüyor! Güç ve yetki sarhoşuyum!” der. Bugün okunduğunda Arsen Lüpen ait olduğu dönemle ilgili anlamları yitiriyor olabilir. Ancak onu kendi döneminin belgesi olarak kullanmanın ve biraz olumlu bir yanı varsa bunun hırsızlığından değil “centilmenliğinden” kaynaklandığını fark etmenin zararı olmaz.

(Kaynak: Umberto Eco, Popüler Roman Kahramanları, Kemal Atakay, 2016, Alfa)

Hazırlayan: Aslı İdil Kaynar


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR