Postmodernizmin Kendine Bir Hayat Kurma Hayalinin Sonu
14 Ağustos 2018 Edebiyat

Postmodernizmin Kendine Bir Hayat Kurma Hayalinin Sonu


Twitter'da Paylaş
0

Yaratıcı emek ürünü kitapla tanımlanan yayıncılık sektörünü bir kültür alanı olarak düşünmeyenler, o alanı kolayca terk edebilir. Acaba bu alana girme ehliyeti olmayanları büsbütün dışarıda bırakmak da düşünülebilir mi?

İnsanın ayağının tökezlemesine önce kendi yanlışları nereden olur ama arkadan itenlerin suçu da niçin örtülsün. Yakın çevresinin övgüleri yazar adayını olmuş bitmiş sayması için nasıl yanıltırsa, o da gerçekten yazar sayıldıktan sonra yakınları için desteğini esirgemeyecektir. Bazen yazılı övgülerle yapar bunu, bazen küçük çıkarlar sağlayarak.

Para ile bir ürün olan kitabı özdeşlemek, belki ikisini ayırt etmek için yeterli koşullara sahip olmayan Proudhon’un işi olabilirdi ama bu, tepeden tırnağa düzen kurma ideolojisi olarak da işleyen postmodernizmin de en çok özlediği sonuçlardandır. Bu özdeşliği hiç değilse bir kez görebilmek için bir kurgu da yaratır elbette ama iskambilden kurduğu bu hayal kolayca yıkılır. Yazarın yaratıcı emek ürünü olan yapıtının karşılığını ölçecek para birimi yeni zamanların keşfi: Postmodern zamanlarda, yazarların ya da yaratıcı yapıtların ederi hemen hesaplanabiliyor. Bir romanı iş zamanı ile değerlendirince, onun kaç paraya satılıp yazarına ne kazandıracağı basit aritmetik hesabıyla bulunabilir.

Ucuz kitap buluşu sanırım bu anlayışın sonucu. Bir romanın değerini ona verilen zamanı ölçerek bulan postmodern yayıncı, belki arada o romanın yaratılması için gereken zamanda üretilebilecek başka bir ürünün, sözgelimi bir masanınkiyle de karşılaştırır mı? Bu karşılaştırmayı postmodernizmin ataları bile yapmamıştır ama bilinçaltında da olsa, vazgeçilmez bir düşünme biçimi.

edebiyat postmodernizm semih gümüş

Demek yazarın yaratıcı emeği şimdi içinde yaşadığımız koşullarda –Batı’da daha çok, bizde daha az– bir ekonomik değer yaratır ve ekonomik değer taşıdığı sürece piyasanın parçasıdır ve değeri vardır, yoksa yoktur. Yayıncının ucuz kitap yayımlaması yazarın yaratıcı emeğine biçilen değeri piyasaya koşullamak kadar, ölçütleri aynılaştırıp farklılıkları ortadan kaldırmak gibi bir düşüncenin de ürünüdür. Bunu eskiden düşünmek olanaksızdı ve bizim tarihimizde bu ölçüde uç bir örneğe daha önce rastlanmamıştır. Değil mi ki 15 liralık bir kitabı 1 liraya satıyorsunuz (bir zamanlar bunu yapan da oldu), orada kitabın yalnızca kullanım değerini düşünerek bir değer biçiyorsunuz ama yaratıcı emeğin değerini göz önünde tutmayı umursamıyorsunuz.

Belki yaratıcı emeğin ölçülmesiyle de 1 liralık fiyata ulaşıyor yayıncı ama yayımladığı kitabın teknik özellikler içinde yapılırken aynı zamanda estetik ölçütler içinde de yaratıldığını göz önünde tutmuyor. Ucuz kitapların tümü bu eksiklikle sakatlanmış, yayıncılık dünyamızın bugün ulaştığı düzeyin çok gerisinde, ortamalı zihniyetiyle üretilmiş birer mal olarak görülmektedir.

İnsan kolay alışır ve alıştıkça kendini yaralamaya başlar. Artık rüyalardan yoksun bir hayata geçmiştir de, kendini kandırır. Bu bireyin bir yazar olduğunu düşünmek iç acıtıcıdır: düşünün, rüya görmeyen yazar – demek artık yaratıcılığı sönmüş, yazmakta ısrar edecekse, yalnızca bir yazıcıya dönüşecektir. Yazdıklarının postmodern hayatın dizgeleri içinde bir işlevi gene olacaktır elbette.

Postmodernizm, edebiyatta da organik bir dünya kurmayı amaçlar, bizde de böyle olduğu görülüyor ama Batı’da bile zordur bu amacına ulaşması. Çünkü organik görünen düzeni içinden çürüten uyumsuzlar, bir türlü uzlaşmaya yanaşmayan kesimler, aykırı düşünceler, düzeni hasta eden virüsler bütün bütüne ayıklanamaz. Sonunda organik hayat çözülmeye, kâğıttan kaplan buruşup bozulmaya başlar.

İlginç olan şu ki, sonunda yanlış hedeflerle kafayı duvara vuran zararlı çıkmaz da bu işten, işin başında nitelikli yayıncılık yapmak için çırpınan yayınevi ipe çekilir.

Şöyle bir model alalım (örneklerine rastlayabiliriz): Nitelikli kitaplar yayımlayarak yayıncılık etkinliğinin düzeyini yükseltmeye, bu arada ticari bakımdan da başarılı olmaya başlamış bir yayınevi, bağımsız bir yayınevi olmadıkça, kendi üstündeki şirket görüsü önünde yeterince başarılı bulunmayabilir. Bu durumda büyük şirketin ölçütlerine uygun yeni kâr hedefleri belirlenip o hedefleri gerçekleştirecek yeni yöneticiler gerekebilir. Daha çok kâr hedefineyse ona uygun kitaplarla ulaşılabileceği sanılır. Ne yazık ki çok geçmeden duvara toslayacak bir projedir bu. Nitelikli edebiyat kitapları çok satmaz. Hemen her zaman. Onları yayınevinden uzaklaştırıp yalnızca çok satan kitaplardan oluşan bir katalog oluşturmaksa, tatlı bir hayal olarak kalmaya mahkûmdur. Çünkü bu koca ülkede, kitap satışlarının hep bir sınırı var, o sınır sizi milyonlarca dolarlık kâr hedeflerine götürmez. Üstelik çok zor büyüyen pastayı paylaşan başka holding, banka yayınevleri, büyük yayınevleri ve rekabet var. İlginç olan şu ki, sonunda yanlış hedeflerle kafayı duvara vuran zararlı çıkmaz da bu işten, işin başında nitelikli yayıncılık yapmak için çırpınan yayınevi ipe çekilir. Sermaye o kârsız alandan çıkıp belki inşaat sektörüne gitmeyi daha anlamlı bulacaktır.

postmodernizm edebiyat semih gümüş

Buna benzer öykülere bundan sonra daha sık tanık olabilirsiniz. Yaratıcı emek ürünü kitapla tanımlanan yayıncılık sektörünü bir kültür alanı olarak düşünmeyenler, o alanı kolayca terk edebilir. Acaba bu alana girme ehliyeti olmayanları büsbütün dışarıda bırakmak da düşünülebilir mi? Herlalde en akıllıca olanı bu ama bunu da şimdi yapmak olanaksız. Çünkü sözgelimi 1960’larda, giderek 1970’lerde bizim olan dünyaların tümü, şimdi başkalarının eline geçmiş durumda. Bize kendi takımadamızda bildiğimiz işleri bildiğimiz biçimde yapma hakkı tanınmış. Onlara da şirket kültürünü postmodernitenin bütün olanaklarını kullanarak yaşatıp yükseltme ödevi.

Hayat acımasız. Hep acımasız oldu. Ortaçağ’da mı, Büyük Bunalım sırasında mı, Nazizmin çizmeleri altında mı, Stalin’in kıyım makinesinin önünde mi daha acımasızdı? Belki hiçbirinde yaşamaya değişilmez bugünün dünyasında yaşamak. Ama şu paradoksla birlikte: Bugünün insanları da tarihin acımasızca kıydığı insanoğlunun torunları olarak, bireyliğini kazandığı bütün mevzileri hiçbir şey yitirmeden korumaya çalışırken sürgün edilmekten acı duyuyor. İnsan geliştikçe çok daha azını katlanılmaz bulacaktır ki, insan da ancak böyle insanlaşır.

Küreselleşmenin bütün yüzleri kötü değil. Bir yüzünde küresel kapitalizmin kendi dışındaki dünyayı köleleştirme içgüdüsünü silahla doğrultan içyüzü var. Bir başkasında postmodernizmin bir kültür olarak olumlu yanlarını kulanmak yerine, hayatı yalnızca kendi isteklerine göre düzenleyen ideolojisi, öbüründe çokkültürlülüğü Slavoj Žižek’in yerinde saptadığı çokkültürcü mesafeli ırkçılık’tan apayrı bir zenginlik olarak yaşanması için verilen küresel hareketler, savaşa ve şiddete karşı barış yanlıları, dünyayı ille de kendi boynuzları üstünde sallamak isteyen zengin ülkelerin ekonomik saldırılarına karşı iktidar amacını iplemeden büyüyen küreselleşme karşıtı antikapitalist hareketler.

Postmodernizm küreselleşmenin bir yüzünde parlarken öbüründe bunun için kararıyor ve her zaman kazanmasının olanaksız, geleceği olmayan bir kültür olarak yerini yeni bir kültüre bırakmaya zorunlu olduğunu böyle görüyor. Demek hayat postmodernizme karşı da acımasız. Modernizm belki neden sonra çoklarınca seçkinci, insana özgü olmayan bir kültür ve düşünce olarak görüldü ve her durumda kamusal olanı gözettiği sanılan postmodernizm insana daha dönük bulundu. Oysa postmodernizmin edebiyat ve sanatta, politik hayatta ya da ekonomik dizgeler içinde, küçük bir zümrenin egemenliğini kaçınılmaz gören ve onaylayan yanı gizlenemezdi. Sonunda postmodernite içinde her şey bir metaya dönüşüyorsa, metayı tüketenle üreten, üretenle dolaşıma sokan, değişenle kullanan arasında köktenci ayrımlar olması kaçınılmazdır.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR