Prometheus’un Sonsuz Yolculuğu: Frankenstein Bağdat’ta
7 Kasım 2018 Kitap

Prometheus’un Sonsuz Yolculuğu: Frankenstein Bağdat’ta


Twitter'da Paylaş
0

“Hepimizin masum bir tarafı olduğu gibi suçlu bir tarafı var. Suçsuz yere öldürülen biri bugün için masum görünebilir.”

Bağdat sokaklarında duman… Bağdat sokakları karanlık… Bağdat sokaklarında kurşunların ayak izi…

Şehrin duvarları Amerikan bombalarının rengine boyanırken yıkılan taş yığınlarının arasında kalan hikâyelerin ruhu kaplıyor Bağdat sokaklarını. Kimi zaman patlamaların etkisiyle fırlamış bir ayakkabının hikâyesi oluyor bu; kimi zamansa gövdesinden kopup kayıplara karışan ayakların, kolların, gözlerin ve ağızların. Sonunda hepsi bir gövdeyi tamamlamak için bir araya geliyor; savaşın, acının ve intikamın ete kemiğe bürünmüş gövdesini. Ve her bir parçasının hikâyesini bir başka sokağa, hayata, acıya pay ederek yürüyor Franskenstein Bağdat’ta.

IX. yüzyılda, Alp Dağlarının karanlığında ilk kıvılcımı yakan Mary Shelley’den iki yüzyıl sonra Prometheus’un ateşini, bugün Iraklı yazar ve film yapımcısı Ahmed Saadawi tutuyor. 2014’te uluslararası Arap kurgu ödülüne layık görülen yazar, Shelley’nin canavarıyla günümüz dünyasına seslenirken çağdaş bilim-kurgu edebiyatına da çarpıcı bir eser bırakıyor.

Frankenstein Bağdat’ta, çevresindekilere türlü hikâyeler anlatan, ancak bunların doğruluğu kimse tarafından bilinmeyen eskici Hadi’nin etrafında şekillenir. Hadi, ufacık dükkânının raflarını kullanılmayan, eski, antika eşyalarla doldururken biriktirdikleri yalnızca bunlarla sınırlı değildir; zira evinin bahçesinde bir zamanlar canlı bedenlere hizmet etmiş, ancak savaşın paramparça ettiği hayatlardan etrafa saçılan gövde parçaları bulunmaktadır. Hadi kimselere göstermeden bu parçaları bir araya getirerek tıpkı Dr. Frankenstein’ın canavarı gibi bir ceset meydana getirir. Ne var ki bir gün yolda tesadüf ettiği bir burun parçasıyla gövdesi tamamlanan ceset, ansızın ortadan kaybolur. Hadi, “uydurduğu hikâyenin” can bulduğundan habersiz, korku ve şaşkınlıkla Bağdat sokaklarında isimsiz ve kimliksiz bir cesedi ararken o sırada canlı bomba tarafından öldürülen bir güvenlik görevlisinin ruhu, canavarın gövdesine çoktan yerleşmiştir. Yeniden vücut bulan ceset, böylelikle belirsiz de olsa bir isim kazanır: İsmi Nedir.

Bir yandan yazar kimliğiyle romanın anlatıcısından eskici Hadi ve canavarının hikâyesini dinlerken diğer yandan Hadi’nin anlattığı yarı gerçek yarı kurgu hikâyeleri ve bu sırada dokunduğu farklı kapıların ardındaki gerçekleri öğreniriz. Bunlardan biri, savaşta kaybettiği oğlu Danyal’ın bir gün geri geleceği umuduyla hayata tutunan yaşlı ana, İlişva’nın dünyasıdır. Baktığı her yerde anılarla beraber oğlunun parçalarını gören İlişva, hayalinde oğlu addederek tanımadığı kimseleri evine alır, onlarla ilgilenir, onlara evladı gibi muamele eder. Nitekim İsmi Nedir de İlişva’nın kapısını çalanlardan biri olur. Böylece canavarın hikâyesi, yıllar yılı oğlunun geri gelmesi ihtimaliyle evinden inatla çıkmayan yaşlı kadının dünyasına dokunur ve İlişva, sonunda gerçeklikten tamamen kopmuş bir hâlde günün birinde evinden tamamen ayrılır.

İsmi Nedir’in uğradığı bir başka kapı da genç ve hırslı gazeteci Mahmud’un hikâyesidir. Mahmud, patronunun sevgilisine gönlünü kaptırmıştır; ancak onunla birlikte olmakla kendi ahlak değerleri arasında gelgitler yaşadığı sırada bürokrasinin karanlık dünyasıyla tanışır. Burada gördüğü her şey, tıpkı Hadi’nin anlattığı hikâyeler gibi kurguyla gerçeğin birbirine karıştığı iki ayrı yüze, farklı kişiliklere, gizli tutulmuş niyetlere sahiptir. Bu ikiliklerden hangisine inanacağını bilemeyen Mahmud, tek bir şeyden emindir:

“Hepimizin masum bir tarafı olduğu gibi suçlu bir tarafı var. Suçsuz yere öldürülen biri bugün için masum görünebilir.”

saadawi

Saadawi’nin, suçun, adaletsizliğin ve acımasızlığın sonuçlarından mürekkep XI. yüzyıl canavarıyla özellikle Batı dünyasına söylemek istediği de budur. Zira savaşla birlikte Batı’nın yol açtığı ve beslediği şey, fiziksel yansımaları ve insan hayatına doğrudan etkileriyle gelen “canavarlık” ruhundan ibarettir. Bu ruh, özünde kötülüğü taşımasa da kötülüğün sonuçlarını insanlığa duyurmak üzere başlı başına bir manifestodur. Parçalarını oluşturan her bir hikâye, suçun kol gezdiği sokakları adımlamış, sonra bu sokaklardan ve hayattan koparılarak âdeta insanlıktan çıkarılmıştır. Canavarsa intikamını, bu parçalara can vermekle alır; kendi varlığını ortaya koyarak bir bakıma yaşama hakkı elinden alınan her parçanın insan olarak tekrar kabul görmesi ve hükümet tarafından bu sıfata layık bir şekilde gömülmesi için çalışır. Ne var ki İsmi Nedir’in canavarlık ruhu bu noktada tezahür eder; kendisini oluşturan parçaların intikamını, başka canlardan alır ve Bağdat sokaklarında korku salan bir seri katile dönüşür. Bu anlamda intikam duygusunun somut bir metaforunu yansıtır İsmi Nedir. Zira bir yandan gittikçe büyüyen bir öfke ve öç alma duygusunun alevleriyle hareket etmekte, diğer yandansa işlediği her cinayette bir parçasını, yani insanlığını kaybetmektedir. Ancak yitirdiği parçaları, taze cesetlerden aldıklarıyla telafi etmesi, intikam duygusunun bitmeyen bir döngü hâlinde olduğuna da işaret eder. Tıpkı ateşi tanrılardan çaldığı için ciğeri bir kartal tarafından koparılan ve her gün yenilenerek ebedi bir cezaya dönüşen Prometheus gibi, insan var oldukça ne bu savaş son bulacaktır ne de doyumsuz intikam duygusunun kurbanları.

Dil ve anlatım özellikleriyle çağdaş bilim kurgu dünyasına sürükleyici bir soluk katan Frankenstein Bağdat’ta, ayrıca her taşının altında bambaşka hikâyelerin dile geldiği Bağdat sokaklarına davet eder bizi. Kuşkusuz bu davet, insanlığın yitirilen parçalarını savaş gerçekliğinin harabeleri arasında yeniden bulmaya ve yekvücut olarak bunun karşısında her beraber durmaya bir çağrıdır.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR