Pushkar Panayırı: “Sarasvati müzik, şiir tanrıçası. Varlıkların anası, ilk kadın.”
31 Mart 2017 Hayat Gezi

Pushkar Panayırı: “Sarasvati müzik, şiir tanrıçası. Varlıkların anası, ilk kadın.”


Twitter'da Paylaş
0

Bizi Ajmer’e götürecek şoförümüzle buluşuyoruz. Şoförümüz Hindistan’ın muhtemelen en yakışıklı erkeği. Ajmer yolu üzerinde bir otoban otelinde kalıyorduk. Yola koyuluyoruz.
Ayşe Topbaş
Pushkar, Racastan’da minik bir kutsal gölün çevresine kurulmuş sevimli bir kent. Ajmer’e çok yakın. Her yıl kasım ayında kurulan panayırıyla ünlü. Bir de Brahma tapınağıyla. Koskoca Hindistan'da Brahma adına tek tapınak var. O da Pushkar’da. Yıllardır bu panayıra gelmek için planlar yapıp durmuş, bir türlü gerçekleştirememiştim. Pushkar’a vardığımda izdiham beklerken tenha bir kasabayla karşılaşmıştım. Fotoğraflarda her daim kalabalık olarak gördüğüm panayırın, bu ıssız görüntüsü şaşırtıcı. Boylarından büyük şeker kamışlarının yanında poz verirmişcesine duran rengârenk Hintli kadınlar. Bir inek dolaşıyor ağır aksak aralarında. Gazete kâğıtlarının üzerine koydukları kızarmış hamurlardan iştahlı lokmalar koparan kadınların önünden geçiyorum. Birkaç deve dolanıyor ortada. İlk karşılaştığım manzara bundan ibaret. Her yıl kasım ayında insanların ve develerin festivale sel gibi aktığı yer mi burası? Yıllardır hayalini kurarak allem edip kallem edip sonunda gelebildiğim Pushkar Panayırı hakkında ilk izlenimim büyük bir hayal kırıklığı. Fotoğraflarda karşıma çıkıp duran binlerce süslü deve yerine Hindistan’a hiç yakışmayan renksiz, ruhsuz bir sahne. Oysa etkisinden bir türlü çıkamadığım Kumbh Mela’da ne biçim hikâyeler çıkmıştı karşıma. Ne ruhsal tınısını ne de müthiş görselini hayatım boyunca unutmayacağım manzaralar. Hayal kırıklığım had safhada. Pushkar bana yüzünü ilerleyen saatler de mi gösterecek? Beklemekten başka çare yok. Ben de öyle yapıyorum. Bizimkiler Ajmer’e geri dönüyor, ben bir dostumla Pushkar’da kalıyorum. Küçük bir kız yürüyor ipin üzerinde. Başında metal bir vazo. Tüm ciddiyetiyle gidip geliyor ipin üzerinde. Gölgesi kızıl kumların üstüne düşüyor. Bakışları dosdoğru karşıdaki dağlarda. Ayağına bir çember geçiriyor. Cambaz bu kez çemberi çevirerek dolaşıyor ip üstünde. Sonunda minik akrobat iniyor yere. Güzel yüzünde başarının getirdiği huzur. Kendisi değil, annesi topluyor paraları. Ortalarda görünmeyen develer için süsler satılıyor çadırdan yapılmış derme çatma dükkânlarda. Şekilden şekile girmiş yünler, urganlar, envaî çeşit halatlar, rengarenk ponponlar, süslü püslü aynalar, deri kayışlar, deniz kabuklarıyla kaplanmış aynalar, boyunlarına asmak için ziller, çıngıraklar. Develer nerede bilinmez ama aksesuarları her yerde. Çadırların arkasında bir lunapark var. Hiç durmadan dönen dönme dolaptan çocukların neşeli çığlıkları geliyor. Henüz cazibesini göstermeyen festival alanını hareketlenmeye bırakıp, tapınağa gitmeye karar veriyoruz. Lunaparkın önünden geçip, Tanrı Brahma’nın tapınağına doğru ilerliyoruz. Tanrı Brahma, üç Nilüfer çiçeğini alıp, yeryüzüne serpmiş. Çiçeklerin toprağa düştüğü yerlerde kutsal göller oluşmuş. Gölleri beğenen Tanrı Brahma, kendine mekân olarak Pushkar’ı seçmiş. Kentin efsanesini geçip tarihine gelirsek bin yılı aşkın geçmişi var. Babür İmparatoru Evrengzib, nam-ı diğer Alemgir Şah, her yerde olduğu gibi burada da esip gürlemiş. Pushkar’da tapınak da nasibini almış öbür Hindu kentleri gibi onun yıkımından. Çok geçmeden rengârenk yığınlar halinde istiflenmiş çiçekçileri görüyoruz. Hasır sepetlerde özenle hazırlanmış adak çiçekleri Brahma’ya vardığımızın göstergesi. İçeri sırayla girmeye karar veriyoruz, çünkü çantalar, fotoğraf makineleri içeri alınmıyor, birimiz gezecek, diğerimiz çantalara göz kulak olacak. Önce ben giriyorum. Tapınağın önünde çok sayıda polis bekliyor, sandaletlerimi bırakıp merdivenleri tırmanıyorum. Avluda sağlı sollu, çeşitli tanrılara adanmış pek çok bölüm. Yanıma genç bir adam yaklaşıyor. Sanki önceden sözleşmişiz gibi bana tapınağı gezdirmeye başlıyor. Önce elime çiçek yaprakları tutuşturuyor. Sonra da bir paket küçük beyaz şeker. Brahma tapınağının tanrılarını, tanrıçalarını bir bir dolaşıyoruz. “Hinduizme göre tapınağa girdiğinizde tanrılar sizi görüyor. Darşan. Bir tanrıya ne kadar dikkat gösterir, ne kadar çok bakarsan gücü de o denli büyük olur, o denli kolayca görülebilirsin.” Hinduların büyük bir saygıyla tapınağa girmesi bu yüzden. Tanrılar tarafından görülmek. Rehberimle eğilerek selamlıyoruz tüm tanrıları. Brahma’dan başlıyoruz doğal olarak. Dört yöne bakan dört kafası var. “Tüm evren alanını denetler. Vedalar’ın dört kutsal kitabı da bu dört ağızdan yayılır. Ayrıca dört kolu var, bunlar da yönleri simgeliyor.” Her yere hâkim. Bütün elleri kolları dolu, hiç boş yok. Birinde bilgiyi yani kutsal Vedayı sembolize eden kitap, bir diğerinde zamanı simgeleyen bir tespih, bir başka elinde evrenin ilk maddesi suyu taşıdığı kutsal kap ve son elinde de kainatı yaratırken içinde bulunduğu eylemi sembolize eden altın var. “Brahma’nın bineği yaban kazı. Kaz mutlak özgürlüğün simgesi.” Tanrıları öğrendim de binekleri kusur kaldı. Hepsinin binekleri de farklı. Hinduizmi anlamaktan çoktan ümidi kestim zaten. Hinduizm’le ilgili kitaplar aldım, konuya hakim kişilerden dinledim. Ama nafile, işin içinden çıkmak mümkün değil. Ne kadar çabalasam olmuyor. İpin ucu kaçıyor. Herkes bir başkasının avatarı. Şiva, Vişnu, Krişna hepsi birbirine giriyor. Tanrı Brahma altın nilüferlerin üzerine oturmuş, bize bakıyor. Yanında da karısı Sarasvati. Beyaz bir kuğunun üzerinde, bir eliyle kocasına çiçek uzatıyor, diğer elinde de palmiye yapraklarından bir kitap. “Sarasvati müzik, şiir tanrıçası. Varlıkların anası, ilk kadın.” Elimizdeki çiçeklerden ve minik beyaz şekerlerden verdikten sonra geri geri çıkıyoruz tanrıların huzurundan. Sonra başka bir tanrı, başka bir tanrıça, ziyaret böyle sürüp gidiyor. Tören uzadıkça huzursuz olmaya başlıyorum. Dışarıda beni bekleyen E’yi daha fazla bekletmek istemiyorum. Mümkün mertebe çabuk elimdeki çiçekleri bitirmem lazım. Gelişigüzel bırakmaya başlıyorum. Tavizsiz rehberim itiraz ediyor. “Bu şekilde rastgele bırakamazsın, miktar önemli.” Bu tanrıya iki tane vermen lazım, şuna bir tane, biri şans, biri aşk, bir öbürü refah, bir başkası bilmem ne için, diye anlattıkça anlatıyor. Her şeyin bir usulü, erkânı var tabii. Ama böyle de ne şekerler bitiyor, ne de çiçekler. Son olarak Shiva’ya gidiyoruz. Lingam’a son çiçeği bırakıyorum. Koşarak merdivenlerden aşağı iniyorum. E’yi rehberime teslim ediyorum. Şimdi gezme sırası onda, bekleme sırası bende. Çantaları alıp, duvarın üzerine oturuyorum. Elimde kalan tanrılara adanmış şekerleri ne yapacağımı bilemiyorum. Bir tanesini ağzıma atıp gerisini duvarın üstüne bırakıyorum. Ardından bir sigara yakıyorum. Adak çiçekleri satan kadınlardan bir tanesi ters ters bakıyor bana. Kadın, duvarın üstüne bıraktığım poşeti alıp, yere dökülen bir kaç tanesini de toplayıp özenle poşete koyuyor. Tanrılardan geriye kalan şekerleri yaşlı bir adama veriyor. Neyse o adam ne yapması gerektiğini bilir. Benim gibi bihaber değil haliyle. Tapınağın yakınlarında sevimli bir kafeye giriyoruz. Aroma Royal. Çimenlerin üzerine masalar atılmış, harika bir atmosfer. Çay, Hindistan’da içtiğim çayların en güzeli. Hava kararmak üzere. Başımı yukarı kaldırdığımda bir tarafta dönme dolabın parlak ışıkları, diğer tarafta hindu tapınağının göğe uzanan kulesi. Bir de dolunay var sahnede. Yüksek bir duvarın üzerine oturmuş rengarenk sarilerine bürünmüş kadınlar bize bakıyor tepeden. Gözlerinin içi gülen sevimli bir genç adam yaklaşıyor yanımıza. Kendini tanıtıp adının Mavi olduğunu söylüyor. Sohbete başlıyoruz. “Mavi adının Türkçede renk anlamına geldiğini de, aynı isimde bir de kot markası olduğunu biliyor musun?” Biliyor. Transit geçmiş Türkiye’den. “Buralara kadar gelmişsiniz, göle gidip kutsanmayacak mısınız?” Bu hiç aklımızda yoktu, çaylarımızı hızla bitirip, hesabı ödüyoruz. “Dikkat edin, sakın fazla para vermeyin, kazıklanmayın,” diye sıkı sıkı tembih ediyor biz ona veda ederken. Bir kez daha lunaparkın önünden geçiyoruz. Brahma Tapınağı’nın ışıkları yanmış, hâlâ kalabalık. Koşar adımlarla tapınağın yanındaki sokaktan aşağı iniyoruz. Sonunda göle varıyoruz. Kutsal suya inen merdivenin başında tepeden tırnağa beyazlar giymiş brahman rahibi duruyor. “Otur yanıma,” diyor, emir veren bir ses tonuyla. Duymazlıktan gelip aşağı göle doğru basamaklardan inmeye devam ediyorum. Göle yaklaşmışken bu kez bir başka rahip yakalıyor beni, neredeyse zorla oturtuyor yanına. Dönüp arkama bakıyorum, E’de diğer rahibe yakalanmış, ciddi bir yüz ifadesiyle rahibin anlattıklarını dinliyor. Gülmemek için kendimi zor tutuyorum. Tuhaf bir görüntü, gecenin karanlığında, nehre inen gatlarda iki rahip ve biz. Rahip bir elime Hindistan cevizi, öbür elime bir çanak tutuşturuyor. Uzattığı çiçekleri, söylediklerini tekrar ederek, tabağa birer birer koymamı istiyor. Duaya “Om” diye başlıyor. Brahman rahip sanskritçe sözler söylüyor ve tekrar ettiriyor, Bazı sözleri söylemeyi beceremezsem ya da geçiştirirsem kızıyor. Ailemi, yaşadığım kenti, nerelere gittiğimi soruyor, bu soruların arasında Shiva’ya Visnu’ya ve adını dahi bilmediğim pek çok tanrıya en çok da Brahma’ya dair bir şeyler istiyor. “Tanrı Brahma için yüz dolar Pushkar’a, bu kutsal yere bırakıyorum.” Söylediğini tekrar ediyorum ancak küçük bir değişiklikle. “Tanrı Brahma için bu kutsal yere iki yüz rupi bırakıyorum.” İki yüz rupi, üç dolar ediyor. Her nedense fazla ısrar etmiyor. “Uzat kolunu.” Uzatıyorum, sağ bileğimi beğenmiyor, sol kolumu istiyor. İnce kahverengi bir ip geçiriyor, sıkı bir düğüm atıyor. Oysa şimdiye kadar hep kırmızı ip bağlamışlardı bileğime. Gerek Şiva’ya adanan tapınaklarda, gerek mistik sufilerin türbelerinde. Kahverengi ip tuhaf geliyor. “Çiçekleri göle atmak için hazırsın.” Ritüelin sonundayız artık. Yavaş yavaş boşaltıyorum çiçekleri karanlık sulara. E’de öbür rahiple birlikte atıyor. Karşı kıyının ışıkları, gökyüzünde dolunay, Sanskritçe ilahiler duyuluyor alçalıp yükselerek. Gün boyunca göle yansıyan suretler silinmiş, karanlık sularda yüzen sadece turuncu çiçekler. Panayır yerine dönüyoruz geldiğimiz yollardan geçerek. Artık hareketlenmiş meydan, kıvama gelmiş. Gösterilerin başlamasına az kaldı. Sabahtan beri bir şey yemedik. Bir külah fıstık alıyoruz. Sahnenin karşısına yabancılar için ayrılan bölüme geçiyoruz. Ayakkabılarımızı çıkarıp yere, seyirciler için hazırlanan yeşil muşambanın üzerine oturuyoruz. Aslında arkalarda, dışarıda kumların üstünde oturup, deveciler ve yerel halktan oluşan izleyici kitlesiyle izlemek daha keyifli olurdu. Bir yandan fıstıktan oluşan akşam yemeğimizi yerken, diğer yandan bizim gibi dünyanın çeşitli yerlerinden, çeşitli beklentilerle gelen turistlere kulak kabartıyoruz. Önümüzde yaşlı bir çift oturuyor. Kadın hiç durmadan konuşuyor, adam pek dinlemiyor. Sonunda yatıyor adam. Başı dizlerimizin dibinde. Kanadalı bir gazeteci kadın, her şeyi ardında bırakıp bir yıl mola verdiğini, işte bu yüzden Hindistan’da olduğunu anlatıyor. Kırk dakika geçti, oyun halâ başlamıyor. Masalla gerçeğin birbirine karıştığı bu topraklarda zamanın pek önemi yok. En nihayet başlıyor. İki meddah, iki zenne, bizdeki orta oyunları gibi. Tekdüze, anlamadığımız dillerde anlamadığımız hikâyeler anlatıyor meddah. Zenneler arada bir görünüp kayboluyor. Pek beğenmiyoruz. Ne danslar, ne renkli sahneler hayal etmiştik oysa. Yarım saat kadar izledikten sonra sıkılıp Ajmer’e dönmek için kalkıyoruz. Bizi Ajmer’e götürecek şoförümüzle buluşuyoruz. Şoförümüz Hindistan’ın muhtemelen en yakışıklı erkeği. Ajmer yolu üzerinde bir otoban otelinde kalıyorduk. Yola koyuluyoruz. Yaklaşık kırk dakikalık yolumuz var. “Ajmer, Mekke ve Medine’den sonra islamın en kutsal kenti,” diyor ciddi bir ses tonuyla. “Bizim oralarda, Mekke ve Medine’den sonra Kudüs gelir derler. Dün Ajmer’deydik, gerçekten enteresan bir yer.” “Senin tanrın hangisi? Şiva mı?” Adları sayılamayacak kadar bol tanrının içinden Şiva’yı yakıştırmıştım ona nedense. Kaldı ki tanıdığım üç-beş tanrıdan biriydi. “Hayır, Durga” Hiçbir özelliklerini bilmediğimiz tanrılardan biriyle daha karşı karşıyaydım. Arabanın aynasından gördüğüm gözleri parlıyor Durga’yı anlatırken. “Şiva’nın karısı tanrıça Devi’nin kızgın, ateşli ve asabi hali, asla yenilmeyen bir tanrıça.” Başarılı tanrıçasının dizginlemeyen öfkesinden bahsediyor. Durga’nın müritlerinden biriyle tanıştığıma memnundum. O günden sonra kitaplarda Durga hakkında bir yazı ya da tapınaklarda, müzelerde ona ait bir heykel görünce dikkat kesiliyorum. Sekiz ya da on kollu tasvir ediliyor. Her kolunda ayrı bir marifet, her elinde ayrı bir silah. İki değil, üç gözü var. Aslanın üstünde, iblisleri parçalayıp, ayağının dibine kan revan içinde sererken inadına sakin bir duruşu var. Çok şükür, sonunda güzel, yenilmez tanrıçayı bir nebze ayırt etmeye başlıyorum.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR