Rast Gelsin!
23 Ocak 2019 Öykü

Rast Gelsin!


Twitter'da Paylaş
0

Her meyveden tat almaya benzer başkalarının düş(ünce)lerinde yoğunlaşmak. Gördüğü tabuttan rüyalar iki yakasında. Gerçek ve hayal arasında gitgel yaptığı yaşamda, hep başkalarının sırdaşı olmuştu hep önceki hayatında. Önceki hayat? Hayatı “önce ve sonra” diye ikiye ayırmak, yaşamın kendisini bıçak darbeleriyle hırpalamaktan öte neydi ki aslında?

İşte, bu düşüncelerle yatağından usulca kalktı. Ponçik maviş terliklerini ayağına geçirdi. Daha saat dokuzdu. Birkaç saat daha uyursa, kendini daha iyi hissedecekti. Ancak uyumamalıydı artık. Dün gece 11’de uyuyakalmıştı. Tutulan beli de cabası. Yapacak çok iş, gezecek daha çok yer vardı aklında bugün. Ne gerek vardı sızlanmasına o zaman? Bir iki kalk, yat, otur. Bir şeyin kalmaz üç vakte kadar.

Her yeri gezmeye vakit var mıdır? Bak, işte o bilinmez. Bu yüzden elini çabuk tutmalıydı. Daha doğrusu bir yerden başlamalıydı işlerini yapmaya. Bu yüzden, zamanını lavaboda elini yüzünü yıkamakla geçirmek yerine sehpanın üstündeki bir şişe suyu kafasından aşağı döktü. Üzeri ıslanmıştı. Bir nevi ayakta banyosunu da yapmıştı. Yere akan suyun üzerine parmak uçlarıyla halkalar çizdi. Yüzündeki tebessüm yerini kahkahaya bıraktı. Annesi görse kesin onu terlikle kovalardı. Neyse, böyle bir şeyin olmasına gerek kalmadı. Sağ ayağındaki terliği çıkardı ve birkaç kez kafasına vurdu. Vallahi yaptıkları tam bir saçmalıktan ibaretti. Neden, nasıl diye sorulara kendini bırakmadan aynanın karşısına geçip saçlarını elleriyle taradı. Oysaki her gün kullandığı tarak yatağının bitişiğindeki dörtlü çekmecenin ilk gözündeydi. Bugün ona elini uzatmaya bile üşenmişti. Gardolabını açtı ve gözlerini kapadı. Rastgele eline çiçekli, sarı bir gömlek gelmişti. Aman canım, hiç sevmezdi şimdi çiçek miçek. Hem de bu mevsimde olacak iş miydi bu? Elini ne zaman doğru yere koyardı ki zaten…

Akşam çıkarttığı yerde duruyordu siyah kumaş pantolonu. Tek yapması gereken, pantolonun bacaklarından geçiş hizasına geçmekti. Aynen söylediğim gibi pozisyonunu hiç bozmadan hızlıca pantolonu sınırlarına çekti. Mutfağa doğru yöneldi. Kare mutfak masasının önünde duran bardağın içine bir poşet çay koydu. Dün pazardan aldığı cezvenin içine musluk suyunu doldurdu. Ay, ne üşengeç şeydi bugün! Telefonla otuz saniyesini alırdı bir damacana sipariş etmek.

Kaynayan suyun fokurdamasını birkaç dakika seyrettikten sonra ocaktan aldığı gibi cezve suyunu bardağın içine direkt boşalttı. Bir on dakikasını sadece bitki çayını içerek ve dışarıda çiseleyen yağmur seslerini dinleyerek geçirdi. Sonra ayağa kalktı. Kahvaltı yapmak da canı istememişti bugün zaten. Marketten alacağı bir çikolatayla idare ederdi. Bu planla lacivert paltosunu askılıktan aldı, üzerine geçirdi.  Kulaklığını unutmamalıydı. Sokakta yürürken biraz radyo dinlese fena mı olurdu yani? Ne olmuş müzik listesinde beşten fazla parça yoksa? Aynı parçaları yüz kere dinlesin. Yarasın anacım.

Kapıyı tam çekip çıkacaktı ki ayağında hâlâ pofuduk maviş terliklerin olduğunu fark etti. Gülse mi şimdi, ağlasa mı? Ondan başka kim bu terlikleri yıkayacaktı? “Bu terlikler sadece ev sınırları içinde kullanılabilir!” kuralıyla hareket etmek gerekir bu vaziyette büyüklerimize göre. Hak vermeli o vakit şu garibe. Amaaan! Altı delinmedi ya terliklerin. Bir silerdi bez ile akşam eve gelince. Oldu bitti işte. Yeşil anahtarıyla çelik kapıyı açtı ve terlikleri eliyle aldığı gibi salonun tam köşesine nokta vuruşuyla attı. Şimdi bas geriye… İşi eğlenceydi. Sırtını duvara dönerek yürümeye başladı. Ayakkabılığın tam yanına gelmişti ki durdu. Bir çift çizmesini aldı. Önünde var yok bir metre. Atlayası gelmiş arkadaşın. Bir zıpladı eşikten dışarı… Helal olsun. Atmaca mübarek! Çabucak ayaklarından geçirdi çizmesini. Merdivenlerden aşağı inmeye başladı. Tam apartman kapısının eşiğinden adımını atacaktı ki evin iç kapısını açık bıraktığını, anahtarı da o çelik kapının üstünde bıraktığını hatırladı. Yok artık! Arkandan hırsız çağıraydın bare. Bu kadar da unutulmaz ki kardeşim. Bak, yine vaktini ve enerjini kaybettin. Kesin, bütün çakralarını kapatmış bu arkadaş evrene. Biliyorum canım ben. Benden kaçar mı? Hadi oradan. Sen sadece öyle san…

İklim de gün geçtikçe değişiyor. Bir sıcak bir soğuk derler ya… Bizimki bir terledi, bir üşüdü markete gidene kadar. Marketten içeri girdi. Zaten alacağı çikolata Allah’ın emri. Ne gerek var şimdi düşünmeye? Açlık hissi gitsin, bir iki dakika tadı damağında kalsın yeter… Cebinde kalmış buruşmuş bir beş lirası vardı. Kasiyere direkt uzattı şu buruşmuş beş lirayı. Üstü kalsın diyecek hali yok bizimkinin. Paranın üstünü fişiyle beraber aldı. Şimdi el alemin gözü önünde de yenmezdi çikolata. Bir bank aradı oturacak. Sağa sola bakındı. Hayır, yok. Aslında ilerde, şu köşeden dönünce bir çocuk parkı vardı… Ancak, çocukların önünde çikolatayı öyle ballandıra ballandıra yemek ona yakışmazdı. En iyisi çikolatayı cebine koymak, yürürken tenha bir yere rast gelirse yemekti. Eeee, ne anladık biz bu işten? İki lira para verdi bu kadın şu fındıklı sütlü çikolataya. Hem de aç arkadaş… Ne yapsın tuğla mı yesin yani? Her yer olmuş taştan bina. İlahi sen de… Bırak da biraz kendi olsun canım! El alem ayıplarmış; falandı, filandı derdi olmasın.

Kaldırım taşları… İstiklal Caddesi’nde tek başına yürürken yere bakmak bu kadının huyu.+ Hele bir huyu daha var, sorma. Attığı adımları sayıyor. Bir, iki, üç… Hop! “İçimden geçeydin ağabey,” dedi birden bizimki. “Önüne baksana kızım,” dedi orta yaşlı havalı dikdörtgen gözlüklü ağabey. Doğru söylüyor. Hakkını yemeyelim: Önüne, etrafına baksana arkadaş! Etrafında tarihi binalar, birbirinden renkli modern binalar, yere bağdaş kurmuş enstrüman çalan gençler, simit satan amcalar… Birbirinden değişik; uzun kısa insanlar…Bırak şu alışkanlıklarını. Eğme başını arkadaş. Vur, yak, yık ortalığı! Sen değil, sana kötü gözle bakan başkaları utansın.

Önünden geçtiği kafe önceki hayatında gittiği uğrak yerlerden biriydi. Canı içeri girmek pek istemedi. Ne değişmişti? Onu tanıyan çıkar mıydı, bilinmez. Ya da hadi ödeşelim. Ben bilmiyorum. Neyi bildiğimi de bilmiyorum. Sezgilerimle hareket ediyormuşum. Evet!

Bir günahtan sevap çıkarılmaz ya… Saatlerce işte o kafede oturup başkalarının muhabbetlerine komşu olurdu önceden. Gıybeti yapan kendi değildi ama kendi yapmış kadar da olurdu. Kolay mıydı o kadar lafı, küfürü sindirmek? Bazen kendi kendine gülüp, bazen de kendi kendine konuşurdu. Eee, dedikoduya kendini kaptırmış bizimki. Ne yapsın başka? Ha bir de… Çayını yudumlar, yudumlar. Yarım saate kalmaz, bitirirdi. Yarım saat? Abarttım biraz galiba. Neyse canım, on beş dakika olsun. Seni mi kıracağım?

Gözlerimiz görme eğiliminde olduğu şeyi görür. Denizdi dalgalanan, simitçiydi gazetesini okuyan, çocuktu tezgâha selpak koyup satan. Banklar boştu ama ıslaktı. Oturulur mu ki şimdi? Kıçı falan ıslanır arkadaşın, üşütür bir yerlerini. Kim bakacak bu zavallıya? Ayy! Bak, dinlemedi oturdu. Gördün mü? Aferin, böyle devam et! Anların tadını çıkar!  Rahatlamak böyle bir şey. Bir de seril istersen, yeri gelmişken. Yakışır.

Aynen, bu vaziyette bir saattir oturuyorsun. Yahu bakışlardan da mı rahatsız olmadın! Yerleri süpüren belediye görevlisi on dakikadır sana tip tip bakıyor. Hele karşındaki… O ne öyle, insan yiyecek gibi. “Pardon, bayan kimi aradın?” diye ses etti biri uzaktan. “Ne? Hee… şey… Yok, ben öylesine oturuyorum.” dedi kadın. Öylesine. Valla iyi buldu cevabı. Ne deseydi yani? “Bir yerlerim dondu ama sen bakma. Keyif alıyorum tatlım,” dese daha mı iyiydi?

Oturduğu yerden kalkması biraz vakit alsa da, uyuşan ayağının acısıyla kalkmayı başardı. “Nereye gitsem şimdi? Biraz daha denizi seyretsem mi acaba? Ya da dur. Biraz, diğer banka geçeyim. Manzara… Belki orada daha güzel gözüküyordur,” diye düşündü. Paylaşmak mutluluktur, derler. Göz göze bile gelmediğin, seni herkesleştiren herkes gibi paylaşmak… Belki de bu yüzden bir buçuk, hadi bilemedin, iki saat o bankta öylecene oturdu. Başkalarının anlarına tanık olmak için anlayacağın… Sebep-sonuç ilişkisi içerisinde gerçekleşmez yalnızlık. İstersin ve olur. İstemli bir harekettir ıssızlık. Kendinle başbaşa kalabildiğin bir yer var mıdır acaba şu koca İstanbul’da? Bir düşün, derim. Bu arkadaş için zaman yalnızken daha hızlı geçiyor. Bilmem, nedendir?

En çok da denizin kıyısında olan yerler korkutur kadını. O balık tutan oltalı yaşlısından gencine insanlar yok mu? Kafama gelecek diye ben de korkuyorum. Ürküten bir tek bu olsa keşke. Ya takılırsa… Yok mu o belediye çukurları? Onlardan birine bir düşse…“İki şık arasında kaldıysan ikisinden de vazgeç,” derdi büyük kardeşi. Bu sefer onu dinlemek en iyisi. Kısa olan yoldan değil, uzun yoldan gitmek gerek. Aman, şimdi de bir inşaat var o bitmek bilmeyen yolda! Boya moya, olmadı kiremit, düşmez değil mi başına? Bu kadarı da şansına kalmıştı bizimkinin. Ben değil, Allah bilir.

Ooo! Saatte baya geç olmuş. Anca Cihangir’den, Taksim’e, oradan Galata’ya, oradan da Eminönü vapuruna… Baya yürümüş bizimki, biz burada iki lafın belini kırarken. Ayy! Yoldan geçerken hızla geçen arabalı… Bugünkü ikinci banyosunu da yapmış oldu. İyi ya… Anısı oldu şu garibin. Başkalarına anlatırdı bir güzel: “Oğlum, tam karşıdan karşıya geçiyordum. Bu yapılır mı şimdi bana? Çamurlandım resmen. Kim yıkayacak bu paltoyu? Şeytan diyor ki, alsaydın plakasını.” Bir anlık mesele ancak bu kadar uzatılırdı zaten. Bizim arkadaş da işine geldiği gibi aldı konuyu, evirdi, çevirdi… Şekle şemale soktu. Piyasaya verdi. Piyasa? Her kelime ağızdan çıktığı andan itibaren piyasalaşır. Bir ürün satmayı düşün. Arz- talep ilişkisi… Beğenilirse arz edilir. Farklı dillerin içinde kaybolur, parçası olur. Bütünden ayıramazsın ama tadını alırsın. Çayın içinde çözünen şekerdir kelimeler…

Vapur da bir o yana bir bu yana sallanırken, başını cama dayadı bizimki. Bir kalabalık var ki sorma. Kiminin iş dönüşü, kiminin okul çıkışı, kiminin altın günü… Hepsi burada toplanmış. Hep bir ağızdan sesler… Duymak ağır gelirdi bizim arkadaşa. Cebindeki kulaklığı çıkardı ve telefonuna taktı. Öylesine... radyoyu açtı. Arabesk parça da çalsa, hip-hop da çalsa şu an mutluydu. Çünkü önemi yoktu ne dinlediğinin, ne anlattığının veya nasıl anlaşıldığının….Ne çıkarsa bahtına artık. Göz kapaklarını yavaşça indirdi. Gerginleşen alnını rahat bıraktı. Çatık kaşlarını indirdi. Hadi, rast gelsin!


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR