Raymond Carver: “Öykü bir şeyleri açığa vurmalı, ama her şeyi değil. Öyküde belli bir gizem olmalı.”

Raymond Carver: “Öykü bir şeyleri açığa vurmalı, ama her şeyi değil. Öyküde belli bir gizem olmalı.”


Twitter'da Paylaş
0

Carver, karakterlerini genellikle Orta Amerika’daki işlerinde, aşk hayatlarında ya da benliklerinde çeşitli tehditlere maruz kalan bireylerden seçer. Hepsi de bir an geldiğinde gerçekle yüzleşmek zorunda kalır: ifşa, “hastalık”, ıstırap, cazibe. Bu duyguların anlaşılması ve açıklanması o kadar zordur ki Carver’ın ince ve kusursuz yazma sanatının, nedenlerin imkânsızlığını ve sonuçların mükemmeliyetini çok iyi vurguladığını söylemek hiç de yanlış olmaz. Carver’ın öykülerindeki tümceler açık ve doğrudandır. Yazar, “Tümceler okuyucu üstünde düş kırıklığı değil, gizem duygusu bırakmalıdır,” der.


Claude Grimal: Roman yerine kısa öyküler yazmayı seçmenizin nedeni nedir?

Raymond Carver: Yaşam koşulları. Çok gençtim. On sekiz yaşında evlendim. Karım daha on yedisindeydi ve hamileydi. Meteliksizdim, çalışmak ve çocuklarıma bakmak zorundaydım. Bunun yanında nasıl yazılması gerektiğini öğrenmek için üniversiteye gitmem gerekiyordu, oysa iki üç yılımı alacak bir şeye başlamam imkânsızdı. Bu yüzden kendimi şiir ve kısa öyküler yazmaya zorluyordum. Masaya geçiyor ve bir oturuşta başlayıp bitirebiliyordum.

CG: Kendinizi iyi bir şair olarak mı yoksa iyi bir öykü yazarı olarak mı görüyorsunuz?

RC: Öykülerim daha çok biliniyor ama ben şiiri daha çok seviyorum. İlişkisi? İkisinin de kısa olması olabilir. İkisini de aynı şekilde yazıyorum ve sonuçlarının da benzer olduğunu söyleyebilirim. Romanlardan farklı olarak öykü ve şiirlerde bir dilde ve duyguda bir yoğunluk söz konusudur. Sıkça söylediğim gibi öykü ve romana göre kısa öykü ve şiir birbirine daha yakındır.

CG: Fikir bulma konusuna da aynı şekilde mi yaklaşıyorsunuz?

RC: Ah, fikir. Şiirlerimi ve öykülerimi bir fikir üstüne temellendirdiğimi düşünmüyorum. Fikirler öykülerden oluşur, öyküler fikirlerden değil.

CG: Kendinizi hangi şiir geleneği içinde görüyorsunuz?

RC: Bir bakalım... Wallace Stevens’ı beğenmiyorum. William Carlos Williams’ı ve Robert Frost’u beğeniyorum. Galway Kinnel, W.S. Merwin, Ted Hughes, C.K Williams, Robert Hass beğendiğim günümüz şairleri arasında. Şu anda Amerika’da şiir ve düzyazıda, özellikle de kısa öykü yazarları arasında bir devrim söz konusu.

 

CG: Örnekse, hangi yazarlar?

RC: Bugünlerde Amerika’da çok sayıda iyi eser ortaya çıkıyor. Yazarlar için mükemmel bir zaman. Çok sayıda genç yetenek var. The Best American Short Stories 1986 başlıklı bir derlemeyi yayımlanmaya hazır hale getirdim ve daha önce hiç duymadığım ama tümü de oldukça iyi olan yazarlar keşfettim. Hayran olduğum günümüz yazarları arasında Richard Ford, birinci sınıf bir yazar olan Tobias Wolff, Jayne Anne Phillips, Ann Beattie, Barry Hannah, Grace Paley, Harold Brodkey, belli öyküleriyle John Updike ve Joyce Carol Oates var. Ayrıca öykülerini beğendiğim çok genç bir yazar olan Amy Hempel ve 1950’lerde Fransa’da yaşamış olan Richard Yates’i de beğeniyorum.

CG: Roman yazmayı düşünüyor musunuz?

RC: Evet, bugünlerde sadece öykü değil ne istersem yazabilirim, roman da yazabilirim. Bir diğer Toplu Kısa Öyküler için sözleşmem var. Çoğunu yazdım, ocak ayında yayımlanacak. Ondan sonra bakacağım. İlk Toplu Öyküler’den sonra herkes benden roman yazmamı istemişti. Oldukça yoğun bir istek vardı. Hatta roman yazmak için avans bile kabul ettim ama yine kısa öyküler yazdım. Bilmiyorum, sonradan romana dönüşmesi muhtemel bir öykü yazmayı düşünüyorum ama illa roman yazmalıyım gibi bir zorunluluk hissetmiyorum. Ne yazmak istersem onu yazacağım. Şu anki özgürlüğümden hoşnutum. Şiir ve denemeler yazdım; hocam John Gardner, babam ve 1977 yılında yendiğim alkol bağımlılığı hakkında denemeler yazdım. Şu an yayıncım çok memnun: Öykülerimin satışları oldukça iyi gidiyor.

CG: İlk ve son kitabınız arasında üslup açısından bir farklılık olduğunu düşünüyor musunuz?

RC: Evet hem de çok. Artık yazarken daha cömert davranıyorum. İkinci kitabım Aşktan Söz Ettiğimizde Sözünü Ettiklerimiz de öyküler daha kırpık, kısa, sıkışık ve duygudan yoksundu. Son kitabım Cathedral’de öykülerim daha uzun, daha dolu, daha güçlü, daha gelişmiş ve daha umutlu.

CG: Bu kasıtlı olarak yaptığınız bir şey mi?

RC: Hayır, kasıtlı olarak değil. Hiçbir programım yok, sadece yaşam koşullarım farklılaştı. İçkiyi bıraktım ve belki de şimdi daha umutluyum. Yaşlanıyorum. Bilmiyorum, bir yazarın değişmesinin, doğal bir gelişim kaydetmesinin önemli olduğunu düşünüyorum, ama bu verilmiş bir karar değil, kendiliğinden oluşan bir süreç. Bu yüzden bir kitabı bitirdiğimde, şiir ve bir deneme dışında altı ay hiçbir şey yazmam.

CG: Öykülerinizi yazarken bir bütün oluşturacak şekilde mi yazıyorsunuz? Yoksa onları birbirinden bağımsız bir şekilde mi düşünüyorsunuz?

RC: Bir bütün olarak düşünüyorum. Öyküleri yazıyorum ve zaten onlar bir bütün olarak biçim alıyor.

CG: En beğendiğiniz öyküleriniz hangileri?

RC: “Cathedral”, “A Small, Good Thing”. Artık pek sevmediğim çok sayıda öyküm var, fakat hangileri olduğunu söylemeyeceğim. Bir öykü derlemesi çıkarmak istiyorum ama bu kesinlikle tüm öykülerimi içeren bir çalışma olmayacak.

CG: Amerikan konuşma dilinde mi yazmaya çalışıyorsunuz?

RC: Elbette. Konuşmaları aktarmada iyi olduğum söyleniyor. İnsanların yazdığım gibi konuştuğunu sanmıyorum. Hemingway gibi yani. Onun da iyi bir kulağı olduğu söylenir ama o da yazdığı her şeyi kendi üretirdi. İnsanlar hiçbir zaman öyle konuşmaz. Üslup meselesi.

CG: Öykülerinize konuşmalar eklemenizin önemi nedir?

RC: Önemli, çünkü olay örgüsünü ilerletmek, karakteri ortaya çıkarmak gerekir. Gereksiz konuşan insanlardan hoşlanmam ama birbirlerini dinlemeyen insanlar arasındaki konuşmalar hoşuma gidiyor.

CG: Biraz da öykülerinizdeki konulardan söz eder misiniz?

RC: Bir yazar onun için önemli şeyler hakkında konuşmalıdır. Bildiğiniz gibi üniversitelerde on beş yıl ders verdim. Başka işlerle de uğraştım orada ve asla üniversite hayatı hakkında tek bir öykü bile yazmadım. Çünkü duygusal yaşamım üstünde iz bırakan bir deneyim değildi. Ben daha çok zamanda geriye doğru yolculuk yapmayı ve gençken tanıdığım ve üstümde büyük etki bırakmış insanlar hakkında yazmayı yeğliyorum.

CG: Öykülerinizi nasıl yazıyorsunuz ve nasıl bir araya getiriyorsunuz?

RC: Bir öykünün sonuç kısmını yazmak için yazarın dram duygusu olmalıdır. Mucizevi bir biçimde sona varmıyorsunuz. Çoğu kez öyküyü gözden geçirirken sonuçla karşılaşabilirsiniz. Ben on beş yirmi kez gözden geçiriyorum öykülerimi. Farklı uyarlamaları zihnimde ölçüp biçiyorum. Eskiden böyle bir şey yapmazdım, şimdi kitap koleksiyoncularından ötürü yapar oldum. Yazmanın fiziksel bir iş olması hoşuma gidiyor. Sözcük işlemcim yok ama bana temiz ve düzeltilmiş metinleri geri veren bir sekreterim var. Sonra onları tekrar tekrar gözden geçiriyorum. Tolstoy Savaş ve Barış’ı yedi kez yeniden yazmış ve basılmadan önceki son dakikaya kadar da gözden geçirmeye devam etmiş.

CG: O zaman kesinlikle Yolda adlı kitabını daktilonun başına geçerek hiç ara vermeksizin bir oturuşta büyük bir rulo kâğıt üstüne yazdığını iddia eden Kerouac’ı beğenmiyorsunuz?

RC: Evet, ama ben Yolda’yı çok severim. Geri kalan kitaplarını değil. Onlar okunacak gibi değil, çok kötü biçimlendirilmiş.

CG: Belki de Kerouac yalan söylüyordu.

RC: Evet, yazarlar büyük yalancıdır.

CG: Ya siz?

RC: Tanrım, hayır, ben değilim. Tek ayrıksı benim.

Raymond Carver ve Tess Gallagher

CG: Hangi yazarlar ilginizi çekiyor?

RC: Ders verirken beğendiğim ve bana faydalı olabilecek yazarları seçtim. Flaubert’den öykü ve mektuplar, Maupassant (Onun hakkında bir şiir yazdım “Ask Him”), Çehov, Flannery O’Connor, William Gass’den bir roman ve eleştiri denemeleri, Eudora Welty...

CG: Hemingway ile çok kıyaslanıyorsunuz?

RC: Hemingway’i çok okudum. 19-20 yaşlarındayken o kadar çok okudum ki Hemingway okuduğum her şeyin bir parçası haline gelmişti. Aynı zamanlarda okuduğum Faulkner’dan daha çok ilgimi çekerdi. Kuşkusuz Hemingway’den, özellikle de ilk eserinden öğrendiğim çok şey oldu. Onunla kıyaslanıyorsam gurur duyarım. Bana göre Hemingway’in tümceleri şiirseldir. Bir uyum, ahenk vardır. Öykülerini defalarca okudum ve ilk okuduğum zamanki kadar büyük haz duydum. Beni eskiden olduğu kadar ateşliyor. Mükemmel bir yazarlık. Hemingway, “Düzyazı mimaridir ve Barok Çağı sona erdi,” der. Flaubert de, “Sözcükler bir duvarı oluşturan taşlar gibidir,” diyerek hemen hemen aynı şeyi söylemiştir. Buna inanıyorum. Sözcükleri bir şey ifade etmeyen, elle tutulamayan yazarları sevmiyorum.

CG: Ama siz çok gizemli konuşuyorsunuz ve onların neler olduğunu hiç bir zaman söylemiyorsunuz. Bu, okuyucu üstünde düş kırıklığı yaratıyor. Öykülerinizin sonlarındaki bağıntısızlıktan söz edelim. Okurlarınızı düş kırıklığına uğratıyorsunuz.

RC: Nasıl öyküler yazdığımı bilip bilmediğimi bile bilmiyorum. Yalnızca yazıyorum. Bir programım yok. Bir hikâye gelişmeli, yüksek bir noktaya varmalı gibi açıklamalarda bulunma yeteneğine sahip yazarlar var. Ben kendimi bilmiyorum. Yazabileceğimin en iyisini yazmaya çalışıyorum. Öykü bir şeyleri açığa vurmalı, ama her şeyi değil. Öyküde belli bir gizem olmalı. Hayır, okuyucuyu düş kırıklığına uğratmak istemiyorum, ancak bir beklenti yarattığım ve bu beklentiyi karşılamadığım da bir gerçek.

CG: Öykülerinizde röntgenciliğe yer verdiğinizi düşünüyor musunuz? Çoğunlukla başka insanları gözetleyen, komşularının yaşamlarından etkilenen vb. karakterleri ele alıyorsunuz?

RC: Haklısınız. Tüm öykülerin böyle olduğu söylenebilir. Yazmak zaten normalde söylenemeyen şeylerin söylenmesidir.

CG: Öykülerinizde cinsellik sıradan ya da diğerlerinin özel hayatlarının gözetlenmesiyle heyecan kazanıyormuş gibi görünüyor.

RC: Çok fazla cinsellik yok aslında öykülerimde, ama doğru, olduğu zamanda genellikle sahne arkasında yer alıyor ve mekanik bir biçimde sergileniyor.

1986


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR