Rembrandt’ı İcat Eden Adam: Rembrandt
19 Ağustos 2019 Kültür Sanat Plastik Sanatlar

Rembrandt’ı İcat Eden Adam: Rembrandt


Twitter'da Paylaş
0

Rembrandt, Rubens’in kompozisyonları üzerinde sıkı biçimde çalışmaya başladı. Dahası Rubens’in başarısında büyük role sahip stratejiyi de benimsedi: resimlerinin gravürlerini yapıp çok sayıda basarak Avrupa’nın her köşesinde tanınır hale gelmek.

Akkor halindeki ışıklar, hayat dolu vücutlar, esin yüklü bir fırçanın hareketlerinin okunduğu pürüzlü yüzeyler... Hiç şüphesiz Rembrandt sadece Hollanda’nın değil, dünyanın da en büyük ressamlarından biri. Ölümünün 350. yıldönümünde düzenlenen etkinlikler bir imparatorun yüzünü kızartacak boyutlara erişiyor. Amsterdam’da yedi sergi, üç sergi La Haye’de, sonra Leyde, Dordrecht, Leeuwarden, Hoorn, Delft... Yetmedi mi? Daha Almanya var, Dresden, Kassel, Hamburg, Münih, Köln... Sonra Madrid, Londra, Denver, Abu Dabi... Bunlara paralel olarak Taschen Yayınevi tarafından basılan iki ciltlik bir kitap: Editörler bir yanda The Complete Paintings’i, diğer yanda The Complete Drawings & Etchings’i sunuyor. Rembrandt’ın günümüzdeki etkisini, ona dair her şeyi kapsamak için duyulan bu açlığı nasıl açıklamalı?

Rembrandt’ın arkadaşı şair Constantijn Huygens’a göre her şey 1630 yılında başladı. Bu yıllarda yeteneğinin farkında olan genç Rembrandt Harmenszoon van Rijn (1606-1669), André Malraux’nun Le Musée Imaginaire’ine (Hayali Müze) girişini kesinleştirecek biçimde her şeyini ortaya koymaya karar vermişti. Elbette daha Malraux ortalıkta yoktu ama Peter Paul Rubens vardı. Huygens da Rubens’in en büyük hayranlarından biriydi. Şair arkadaşının da etkisiyle Rembrandt, Rubens’in kompozisyonları üzerinde sıkı biçimde çalışmaya başladı. Dahası Rubens’in başarısında büyük role sahip stratejiyi de benimsedi: resimlerinin gravürlerini yapıp çok sayıda basarak Avrupa’nın her köşesinde tanınır hale gelmek. Son derece düşük maliyeti ve yaygın dağıtımıyla bu baskı tekniği 17. yüzyıl sanatının yaygınlaşmasında, internetin icadına dek, rakipsiz bir etkiye sahipti.

Rembrandt koleksiyoncuların ruhunu herkesten iyi anlıyordu, zira kendisi de aynı ruha sahipti. Avrupa’nın her köşesinde prensler ve aristokratlar bir Kunstkammer’e, sanat koleksiyonlarına ayrılmış bir odaya sahip olmayı ve misafirlerine gezdirmeyi isterdi. Bu odada hayranlık çığlıkları arasında gravür baskılara da göz atılıyordu. Rembrandt ise daha da ileri gidiyordu: Çağdaşı İtalyan tarihçi Filippo Baldinucci’nin (ustanın bir öğrencisinin tanıklığına dayanarak) anlattığına göre, hoşuna giden bir gravür olduğunda açıkartırmayı öyle yüksek rakamlara çıkarıyordu ki kimse peşinden gelemiyordu. Koleksiyonculuk hastalığı ve kendisini manevi mirasçısı olarak gördüğü 16. yüzyıl gravürcüsü Lucas van Leyden’a olan tutkusu Rembrandt’ı iflasa götüren nedenler arasındadır.

Bir süre sonra Rembrandt var olan kompozisyonları çoğaltmayı bıraktı, deney alanı olarak oyma baskı ve sert kalem tekniklerini kullanmaya başladı. Cüret, karmaşa, özgürlük ve hatta bir miktar küstahlık; o zamanlar bu alanda hiç görülmemiş şeyler: İşte böylece Rembrandt kendisini tanıttı. Kitaplar için –en başta arkadaşı Haham Menasseh Ben Israel için– bazı çizimler yaptıysa da basılan eserlerinin çoğu bağımsız olarak dağıtıma girdi. Avrupa’da tanınır hale gelme stratejisinin bir parçasıydı bu. İşe yaradı: Filippo Baldinucci, gravür sanatının en büyük sanatçılarının tarihine adadığı kitabına onu dahil etti. Ama o vakte kadar Rembrandt’ın sadece iki resmini görmüştü.

rembrand

Hollandalının kurnazlığı burada bitmiyordu. Kendi eserlerini, biraz da haşarılıkla, oyma kalemiyle yeniden üretmeye başladı ve bunlara ufak değişiklikler ekledi. Böylece eserlerine varyasyon kavramını dahil etti. Bir anda, zaten meşhur bir resimdeki sehpanın üzerinde bir anahtar beliriyordu... Koleksiyoncular ne yaptı? Üzerine atladılar. En büyük hedefleri bir kompozisyonun tüm varyasyonlarını ele geçirmek oldu. Böylece Rembrandt bir çeşit uluslararası şirkete dönüştü, aynı yıllarda ilk defa küreselleşmeyi icat eden Doğu ve Batı Hindistan Şirketi misali. Tuvallerini Hollanda’dan uzaklara, Akdeniz’e doğru ihraç ediyordu. Öyle ki iflası esnasındaki beyanda “denizde kayboldu” ifadesini eklemesi gerekti.

Peki Rembrandt’ın eserlerinin başarısını atölyesindekilere paylaştırmak doğru olur mu? Örneğin bugün Rodin için bu yapılıyor: Rodin mermer üzerinde çalışmayı bilmediği için asistanlarından yardım alıyordu, Rodin Müzesi’ndeki etiketler de artık bu durumu gün ışığına çıkarıyor. Öte yandan Rembrandt’ın durumu farklı. Rembrandt’ın gerçek ustası Pieter Lastman (1583-1633) ona kişisel bir üslup geliştirmenin zorunluluğunu öğretmişti. İşte tam da bu nedenle Rembrandt’ın atölyesindekiler ustayı aynen taklit etmiyordu, söz konusu olan daha çok herkesin kendi üslubunu koruduğu bir okuldu. Atölyeden ayrılan asistanların her biri son derece kişisel bir ifadeye doğru evrimleşti ve birbirlerinden çoğu kez radikal şekilde farklılaştılar. İşte bu nedenle kesin olarak söylemek gerekir: Sadece tek bir Rembrandt var. İşte yine bu nedenle tüm Rembrandt’ları bir seferde görmek büyük keyif veriyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR